Düvel-i Muazzama, Oryantalizm ve Neo-Emperyalizm

osmanli-devletiYazan: Furkan Halit Yolcu

Düvel-i Muazzama Osmanlı Devleti’nin dönemin en güçlü ve etkin devletleri olan İngiltere, Fransa, Almanya ve Rusya’yı içine alan gruba verilmiş olan bir isimdir. “Düvel” kelimesi aslen Arapça olup “devlet” kelimesinin çoğul halidir. Türkçede sıkça kullanılan “Yedi Düvel” kelime grubu da bu kelimeyi sık sık duymamızı sağlamıştır. Emperyalizm ise herhangi bir devletin, ırkın, yahut dini bir topluluğun diğer bir devlet, ırk ya da dini topluluğun mali, maddi veya manevi olgularını gerçekleşebilecek her manada kontrol etmesi ve sömürmesi daha sonra bu edinimi (kazancı) kendi maslahatları (çıkarları) doğrultusunda kullanmasıdır.  “Neo” kelimesi ise aslen Latince olup “yeni” manasına gelmektedir. Bu yazı Osmanlı’nın 1774 Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla birlikte başlayan emperyalist siyasi sorunlarını, ve 1880’den (sanayi devriminin Avrupa’da hakim oluşu) sonra değişen Emperyalizm anlayışını irdelemek ve bunun genelde Müslümanlar ve özelde ise birkaç ülkeden verilecek örnekle bir sonraki çalışmaya bir ön hazırlık görevi yapmasını sağlamak amacındadır. Düvel-i Muazzama gibi eski bir kullanımı nispeten daha yeni olan Neo-Emperyalizm kavramının kıyası ile elde edilecek olan eski-yeni sentezi (birleşim) ile yaşanan bu değişimin ve sonuçlarının daha iyi anlaşılacaktır.

Dünya düzenini tarihsel bir açıdan incelediğimizde belirli bir ulus devlet örgütlenmesi sağlandığından bu yana dünyayı yöneten devletlerin pek sık değişiklik göstermediğine şahit oluruz. Osmanlı’da bahsi geçen Düvel-i Muazzama ulus devlet anlayışı ortaya çıktıktan ve dünya siyasetinde sakil (yaygın, baskın) –besta da kullanılabilir tashih de karar verilsin- olduğundan bu yana küresel siyasette en çok söz sahibi ve etkin olan olan devletler sadece aralarına yeni birkaç devletin katılmasıyla genişlemiş ama asıl olarak pek değişmemişlerdir. Zaten I. (1914-1918) ve II. (1941-1945) Dünya Savaşları ile bu ülkeler arasına girmiş olan Amerika da zamanla Düvel-i Muazzama’nın öncüsü ve en güçlü devleti haline gelmiştir. Bu devletleri top yekun incelediğimiz vakit, bunların benimsemiş oldukları zihniyet ve siyasetin aslında aynı doğrultuda oldukları hissiyatına haiz oluruz. Bu ülkede yaşayan birçok insan “Oryantalizm” kelimesini bir kere duymuştur.

Oryantalizm kavramı Avrupalı devletler tarafından üretilmiş olan bir kavramdır. Bildiğimiz üzere Düvel-i Muazzama’nın çoğu Avrupa’da kurulmuş ve güçlenmiştir. Dünya üzerindeki etkileri de buradan doğmakta olup dünyanın bazı “oryant”larına (İslami ve Arabî bölgeler) yayılmıştır. Günümüzde her toplum, din, ırk veya devlet bir “başka veya diğer”e sahiptir. Bu insanın fıtratında olan kendini diğerlerinden üstün veya farklı görme isteğinden kaynaklanmakta olup günümüzde bir ihtiyaç halini aldığını dahi söyleyebiliriz. İşte bu Düvel-i Muazzama’nın (Amerika dahil) başka’sı, diğer’i her zaman ama her zaman Müslümanlar ya da mazlum topluluklar olmuştur. Bugün hepimizin kafasına yerleştirilmiş olan Doğu-Batı ayrımı ve birinin birine üstün olması fikri bu başkalaştırmanın en bariz örneklerinden biridir.  Süregelen tarihte Müslümanlar üzerinde daima bir hakimiyet kurma çabası içinde olan bu super güçler kendi halklarının gözünde de düşmanca tavır takındıkları halkların gözünde de kendilerini üstün göstermeye ve halkları buna inandırmaya çalışmışlardır. Bu çalışma günümüzde iletişim etkinliğinin hat safhada olması ile de daha kolay ve geniş bir hal almıştır. Masif medya denilen, küresel medya kuruşlarıyla insanların gözünde bu “oryant”lar (diğerleri) düşman, gerici, bağnaz, vs. sıfatlarla nitelenerek insanların algılarında bu toplulukları damgalanmaktadır. Öyle ki zaman zaman batı kendi kendine oluşturduğu örgütler veya hareketler ile bu toplulukları ilişkilendirmeye ve suçlamaya çalışmaktadır. Bunun örneklerini Taliban (Afganistan), El-Kaide, Yemen, Sudan ve daha birçok yerde görme imkânına sahibiz.  Bu büyük devletler artık nifak tohumu ekip onun yetişmesini ve bundan kaynaklanacak sorunları beklemek yerine direkt olarak fitneyi oluşturmakta ve desteklemekte daha sonra birbiriyle çatışma durumuna gelen yahut zıtlaşan grupları ticaret ağına dahil etmektedir. Bu ticaret ilaç, silah vs. her şey olabilmekte ve sonuçta bu devletlerin ekonomisi güçlenmeye devam ederken Müslümanlar ve diğer mazlum toplumlar zarar görmektedir. Bugün bu sistem bir kısır döngü halini almış ve Müslümanlar ile bu super güçler arasındaki hakimiyet ve güç farkı günden güne artmaya devam etmektedir.

Oryantalizm düşüncesi ve doktrini ile bütün bu güçlü devletler kendilerine emperyal (sömürgeci) sistemlerini ikame ettirecek hedef veya hedefler belirlemekte bu dünyanın ve insanlığın kanını emmeye devam etmektedirler. Bu kan emicilik sülüklerin yaptığı gibi kirli ve zararlı kanı emmek değil aksine temiz ve dünya için hayati önem taşıyan değerlerin sömürülmesidir. Görüldüğü üzere bu sözgelimi super devletler bir hayvan kadar bile onurlu bir tavra sahip değillerdir. Bu tavrın öncü bilim adamları olan, C. Darwin (v. 1882), S. Freud (v. 1939), A. de Gobineau (1882) gibi ırkçılığa bilimsel bir hava kazandırmış olan yazarların da etkisiyle, artık günümüzde bazı ırklar veya dinler diğerlerinden daha üstün görülmeye başlanmış ve bunların yaptığı insanlık dışı faaliyetler meşrulaşmaya başlamıştır. Bunun sebebi ise bu devletlerin dünya kamuoyunun nezdinde (gözünde) meşru birer güç haline gelmesi ve liderlik vasfının bu devletlere iliştirilmesidir. Dünya ahalisinin büyük bir kısmı kapitalizm ile uyutularak bu devletlerin yaptığı zulme, işkenceye, ve sömürüye tepkisiz kalmaktadır. Sömürgecilik ve oryantalizm kavramları da zamanın erozyonuna yenik düşmüş ve bazı değişimlere uğramışlardır.

Bugün sömürge deyince herkesin aklına Hindistan, Cezayir, Afganistan gibi ülkeler gelir ancak günümüzde sömürge yalnız ekonomik açıdan  değil kültürel, sosyal ve insani açıdan vuku bulmaya (gerçekleşmeye) başlamıştır. Bugün Amerika gibi dünya ekonomisine yöne veren devletler, kendi kültürlerini, bozukluklarını, ahlaksızlıklarını bütün dünya gençliğine empoze etmekte ve bu durumun da normalleşmesini sağlamaya çalışarak birilerinin bu duruma karşı tavır takınmasını da gayr-i meşru hale getirmektedirler. Bugün Amerika ve İngiltere’nin öncülüğünü yaptığı kültür emperyalizmi insanlığın baş belası olmuştur. Dünyada küresel iletişim ağına erişen bütün insanlar bu tehlikeli durumla karşı karşıyadırlar. Zira, Amerika ve İngiltere bütün toplulukların, ırkların ve hatta dinlerin dahi en önemli olgularına, değerlerine tecavüz etmekte ve bunları yeryüzünden kaldırarak kendi emperyal ve kapitalist sistemleri için daha uygun bir dünya oluşturmaya çalışmaktadırlar. Emperyalizmin 1880 öncesi ve sonrasında ne tür değişiklikler gösterdiği hakkında birkaç nokta ön plana çıkar.

16 ve 18. yüzyıllar arasında emperyalizm esasen Avrupalı devletlerin Afrika ve Asya’da ticaret noktaları oluşturduklarını görürüz. Portekiz için Brezilya, Hollanda için Endonezya gibi bölgeler ticaret noktası olmuş ve bu devletler kolonilerinden aldıkları varlıkları diğer dünya devletlerine pazarlamakla yetinmişleridir. 1880 yılında Avrupalılar dünya topraklarının sadece % 7’sini kontrol ederken 1914 yılında bu oran  84 %’e çıkmıştır. İngiltere ise tek başına 1900 yılında dünya nüfusunun dörtte birini ve topraklarının % 20’sini kontrol etmekteydi. O yıllarda İngiltere’nin dünya hakimiyetini örneklemek için bir kişinin dünyayı ingiliz demir yolları ile doşalabilir konuma gelmesi yeterlidir. 1880 yılında ingiltere’nin Mısır’ı işgali Neo-Emperyalizm için bir örnek teşkil etmiş ve bundan sonra devletler hammadde ve başka siyasi, jeo-politik konuma sahip olan küçük ve savunmasız bölgeleri hedef almaya başlamışlardır. Neo-Emperyalizmin diğer bir önemli ayağı da Hıristiyanlığın Afrika ve Asya’da yaygınlaştırılmaya çalışılmasıdır. Bu super devletler en güçlü olan ayakta kalır mantığıyla ele geçirebildikleri bölgelere saldırmaya başlamış ve bu Afrikalı ve Asyalı toplumlara kendi kültürlerini öğretmenin bir görev olduğu gibi ahmakça bir düşünce ile hareket etmişlerdir. Manda ve himayecilik kavramının da dünya siyasetine 1880’li yıllarda dahil olmasıyla ilk defa İngiltere Mısır’ı 1883’de himaye devleti olarak ilan etmiştir.  Bu durum 1956 yılına kadar devam etmiş ve bu topraklar aslında Osmanlı Devleti’ne aitken İngiltere Mısır üzerinde hakimiyet kurmuş ve Süveyş Kanalı’nı etkin bir şekilde kullanmıştır. Öyle ki, bu süper güçler 1884-85 Berlin konferanslarıyla Afrika’da yapılacak olan Emperyal aktivitelerin kurallarını belirlemişlerdir. Görüldüğü üzere bu ahmakça tavır ve o bölgede yaşayan insanlar hakkında olanlara sorulmaksızın alınan kararlar ile hareket edilmiştir.

Bu ahval içerisinde, 1883 yılında İngiltere Neo-Emperyalizmin diğer bir ayağı olarak Sudan’ı işgal etmiştir. Bu bölgede hakimiyeti elde eden ve hem insanları hem de doğal kaynakları sömürmeye başlayan İngiltere farklı kabileler arasında da nifak tohumları ekmeye başlamıştır. Daha sonra 1889 yılında İngiltere 1889 yılında Güney Afrika’yı işgal etmiş ve bu ülkeyi kökenlerinden tamamiyle kopararak Afrika’ya yabancı bir toplum ve devlet haline getirmeyi de başarmıştır. 1890 yılında İngiltere Nijerya, Zanzibar, Kenya ve Uganda’yı hakimiyeti altına almış ve bu devletleri birbirine düşman hatta kendi içlerinde bile savaşacak durumlara düşürmüş ve her iki tarafa da silah satarak insanların birbirini öldürmesini elinde kan dolu kadehiyle seyre koyulmuştur. Gene bu devletlerden biri olan Fransa, 1881’de Tunus’a girmiş ve Kongo ile Fas da burası üs olarak kullanılarak ele geçirilmiştir. Öyle ki, bu büyük Avrupa devletleri aç bir “afrika köpeği” sürüsü gibi avdan bir parça koparabilmek adına birbirlerine sataşır duruma düşmüşlerdir. Afrika devletleri 130-40 yıldır bu “muazzam” devletlerin sömürüsü altında ezilmiş, ruhları sömürülmüş, hayattan bezdirilmiştir. Afrika’da hiçbir şekilde o “muazzam” sistemleri adapte etmeye çalışmayan bu devletler Afrika’nın git gide fakirleşmesine, ruhsuzlaşmasına, kan gölüne dönmesine ön ayak olmuşlardır. Bugün Afrika’da yaşanan açlığın, sefaletin, zayıflığın sebebi sizce orada yaşayan masum insanlar mıdır yoksa bu “Afrika Köpekleri” mi? Varın kararı siz verin…

 

Kaynakça

  1. 1.             E. Said, Orientalism (1978), Culture and Imperialism, Vintage Books, United States
  2. 2.             HistorySage.com (2007), AP European History, Unit 8.3
  3. 3.             David Rothkopf, “In Praise of Cultural Imperialism?” Foreign Policy, Number 107, Summer 1997, pp. 38-53
  4. 4.             P. Wolfe (1997), History and Imperialism: A century of a Theory from Marx to Post-Colonialism, The American Historical Review Vol. 102, No. 2, pp. 388-420

 

(Visited 4.203 times, 6 visits today)
DIKKAT: Sitemize ya da yazarlarımıza hakaret veya küfür eden ve yazarlarımızı tehdit eden şahısların IP adresleri ve giriş saatleri sistemimiz tarafından kaydedilmektedir. Avukatımız aracılığıyla bu kişiler hakkında gerekli yasal işlemler başlatılacaktır. Yorum göndermeden önce nezaket kurallarına dikkat ediniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Dikkat! Yorum yazmadan önce aşağıdaki uyarıyı okuyunuz:
5237 S.lı Türk Ceza Kanunu MADDE 125 Hakaret (1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.
(2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur.

Türk Ceza Kanununun yukarıda belirtilen maddelerine göre, sitemiz veya yazarlarımızın onur, şeref ve saygınlığını zedelemeye yönelik mesajlar gönderenler hakkında  gerekli yasal haklarımızı kullanacağımızı önceden bildiririz. Yorum yazarken nezaket kurallarına dikkat ediniz.

Bir cevap yazın