Kaza ve Kadere Rıza Nedir? Nefis Makamları (Nefsin Dereceleri)

      • 18. yrm. muhsin iyi :

30 Eylül 2011, 20:28

    • Kaza ve kader Allah’ın (c.c.) hakkıdır. Çünkü O kullarına dilediği gibi hükmetme hakkına sahiptir. İsterse herkese zulüm yapabilir. Kullarının buna hiçbir suretle itirazları olamaz. Nitekim insan et ihtiyacı için hayvanları kesmekte ve yemektedir. Aklı başında olan hiç kimse hayvanların yaşam haklarının olduğunu, bunun için canlı bir varlık olarak kesilmemeleri gerektiğini savunamaz. Çünkü insanın kısmi irade sahibi bir varlık olarak canlı varlıkların hayatı üzerinde hakkı bulunmaktadır. Bunun gibi Allah (c.c.) da mutlak irade sahibi yaratıcı olarak kulları üzerinde mutlak bir tasarruf ve hükmetme hakkına sahiptir. O’nun yaptığı şeyler üzerinde hiç kimsenin itirazda bulunmaya hakkı yoktur. Ama Allah (c.c.) böyle zorba biri gibi değil de kaza ve kadere en güzel ve insanın hoşuna giden, hayranlık duyduğu sıfat ve güzel isimlerle egemendir. Zira Allah (c.c.) ezeli ilmi (el-Alîm), pek çok hikmeti (el-Hakîm), mutlak adaleti (el-Adl), sınırsız merhameti (er-Rahmân) ile kaza ve kadere hükmeder. Her insanın kaderi Levh-i Mahfuz’da bir hüküm olarak yazılmıştır. Zamanı geldiğinde bunların meydana gelmesine kaza denir. İnsanın Allah’ın (c.c.) kaza ve kaderi üzerinde rıza göstermesi Allah’ı (c.c.) el-Alîm, el-Adl, er-Rahmân el-Hakîm güzel isimleri ile tazim etmesi (yüceltmesi) anlamına gelir.Allah (c.c.) kaza ve kaderinde eksiksiz, mutlak adalet sahibidir. Dünyada görünüşte pek çok adaletsizlikler göze çarpar. Örneğin bir insanın İslam diyarında doğması ile küfür diyarında dünyaya gelmesi İslam dinine girmede ve onunla şereflenmede bir adaletsiz durum olarak göze çarpar. Yine bir insanın doğuştan kör yada başka bir organının engelli olması da böyle değerlendirilebilir. İnsanın kadın yada erkek cinsiyetine sahip olarak doğması, zengin yada yoksul bir ailede dünyaya gelmesi, zeki yada geri zekalı olması, güzel yada çirkin yaratılması elinde olmadan, kaza ve kaderle gerçekleşen şeylerdir. Tüm bunlar ve benzerleri görünüşte Allah’ı (c.c.) adaletsizlikle suçlayabileceğimiz konulardır.Allah (c.c.) kaza ve kadere pek çok hikmeti, ezeli ilmi, mutlak adaleti ve sınırsız merhametiyle hükmeder. Ama bunları dünya sınavı gereği gözlerden saklar. İnsanları bu görünüşte adalete aykırı yaratılış durumları ile sınava tabi tutar.Allah (c.c.) bazı insanları sözünü ettiğimiz olumsuzluklarla yarattığı için görünüşte zulmetmiştir. Oysa hakikatte “Şu kesindir ki, Allah kullarına zerre kadar bile zulmetmez (Nisa suresi, ayet 40).” O zulüm olarak görülen hoşa gitmeyen şeyler, ahirette birer rahmete dönüşecektir. Belki kişinin ebedi azaptan kurtulmasına birer vesile olacaktır. Onun için Allah’ın (c.c.) kaza ve kaderinde görünüşte kendisini gösteren adaletsizlikler O’nun ezeli ilminde sınırsız bir merhamet nedenine dayanıyor olabilir. Örneğin İslam diyarında doğmayan kişi Allah’ın ezeli ilminde İslam diyarında doğsa idi Allah’ın (c.c.) dinine açıkça cephe alanlardan olabileceği için Allah (c.c.) onu sınırsız merhametiyle esirgeyip fetret ehlinden (Allah’ın [c.c.] dininin tebliği ile karşılaşmadıkları için ahirette hesaba çekilmeyecek olan batıl din mensuplarından) kılmış olabilir. Yada ona İslam diyarında doğup da İslam dinine açıkça karşı gelenlere göre ahirette daha merhametle muamele edebilir. Ama böyle olmasında muhakkak Allah’ın (c.c.) pek çok hikmeti, mutlak adaleti ile sınırsız merhameti rol oynamıştır. Bir insanın doğuştan sahip olduğu kimlik özellikleri de Allah’ın (c.c.) ezeli ilminde mutlak adaleti, pek çok hikmeti ve sınırsız merhameti gereği öyle olması kula iyi ve yararlı olduğu için seçilmiş yada verilmiştir. Bir insanın doğuştan bir organından ötürü engelli olması da böyledir. Dünyaya geri zekâlı olarak gelen bir çocuk kendisini, anne-babasını, kendisine bakıp koruyanları, yardım edenleri böyle yaratıldığı, sorumluluk sahibi olmadığı ve başkalarına yük olduğu için cehennemden kurtarabilir. Bütün bunları kimsenin bilmesine olanak yoktur. Allah’ın (c.c.) ezeli ilmini, mutlak adaletini, pek çok hikmetini ve sınırsız merhametini ancak ahirette tam olarak kavrayabileceğiz.Kaza ve kadere rıza gösterme tasavvufta nefis mertebeleri ile de çok yakından ilgili bir konudur. Şöyle ki: Bilindiği üzere yedi nefis mertebesi bulunmaktadır. Bunlar: 1.Nefs-i Emmâre 2. Nefs-i Levvâme 3. Nefs-i Mülhime 4. Nefs-i Mutmainne 5. Nefs-i Raziyye 6. Nefs-i Marziyye 7. Nefs-i Kâmile.Bu nefis mertebeleri insanın Allah’ın (c.c.) kaza ve kaderi karşısında aldığı tavırla ve rolle çok yakından ilişkilidir.İnsanın manevi yönü asıl olarak nefis, ruh ve iradeden meydana gelir. Nefis, vücut yönü ile toprağa bağlı olduğu için aşağılık şeylere meyleder. Şehvetlerle dünyaya bağlıdır. Ruh, Allah’tan (c.c.) geldiği için aşk, faziletler gibi asil bir duygunun kaynağıdır. İlahi güzelliklere ve erdemlere meyleder. İrade ise seçme yetisidir. İnsan bu dünyada yaptığı seçimlerle, ruhuna yada nefsine uymasıyla ebedi ahiret yurdunda ödül yada ceza için sınava tabi tutulmuştur.

Nefsi terbiye etmek kolay değildir. Nefsin içerisinde bulunduğu makam ve aştığı mertebeler kaza ve kader karşısında belli olur. Aşağıda her nefis mertebesini kaza ve kader karşısında aldığı tavır ve rolle değerlendireceğiz:

Nefs-i Emmâre (kötülüğü emreden nefis) sahibi, her zaman kendisini haklı bulur. Allah’ın (c.c.) kaza ve kaderini yargılar. Başına kötü bir iş geldiğinde haklı ve haksız olduğuna bakmayarak kendisini savunmaya, başkalarına düşmanlık göstermeye bakar. Sabır göstermez. Çıkarları doğrultusunda hareket eder. İşine geldiğinde haksızlığa bile kendince bir gerekçe bulur, onu savunur. Çıkarları zedelediğinde her türlü günahı işleyebilir. Her şeyin bir tesadüf sonucu olduğunu düşünür.

Nefs-i Levvâme (kendini kınayan nefis) sahibi kişi, tövbe-i nasuh (bir daha günah işlememeye kesin niyet) etmiştir. Başına gelen kötü olaylarda her zaman Allah’ın (c.c.) emir ve yasaklarını anımsar. Başına gelen bela ve musibetlerdeki ilahi ikazı sezer. Allah’ın (c.c.) kaza ve kaderine rıza göstermenin gerekliğini bilir. Ama çok çabuk zafiyet gösterir. Unutkanlıkla, öfkeyle, şehvetle eski nefs-i emmâre alışkanlıklarını kısmen de olsa bazen nefsine yenik düşerek sürdürebilir. Allah’ın (c.c.) kaza ve kaderini eleştirebilir. Ama kendisini toparlayıp yine tövbe etmesi de an meselesidir.

Nefs-i Mülhime (ilham sahibi nefis) sahibi kişi, Allah’ın (c.c.) kaza ve kaderi üzerine sırlara yavaş yavaş vakıf olmaya başlar. Allah (c.c.) rüyalarında gayba ait olan şeyleri ona gösterir. Çoğu zaman rüyaları doğru çıkar. Bu sayede kaza ve kadere imanı daha da yakinleşir. Her şeyin Allah’ın (c.c.) ilminde olduğunu, O’nun izni ve yaratması ile meydana geldiğini gözleriyle görüyormuş gibi bilir.

Başına gelen kötü olaylardaki asıl nedeni anlamaya başlar. Allah’ın (c.c.) mutlak adaletini kavrar. Allah’ın (c.c.) kimseye zulmetmediğini görür. Adeta bir doğa kanunu gibi kötü amellerin insanın başına bela ve musibet olarak geri döndüğünü anlar. Ama insanın yaptığına nispetle Allah’ın (c.c.) daha merhametli olduğunu da kavrar. İnsanlara sabrı ve şükrü tavsiye ederken nefsine karşı da böyle davranır.

Allah (c.c.) sadece rüyalarında gabya ait şeylerle ilgili ilhamlarla iltifat etmez. Günlük yaşamda varlıkların, olay ve olguların arkasındaki gerçek nedenleri de kavrar. Bazı sırlar ona açılmaya başlar.
Bu nefis sahibi şeytanın vesveselerini işitebilecek bir merhaleye ulaşabildiği gibi makamın son perdelerinde velilerin de ruhlarıyla konuşabilir.

Nefs-i Mutmainne (tatmin olmuş nefis) sahibi kişi, Allah’ın (c.c.) kaza ve kaderine hiç itiraz etmez. Artık nefsi varlık, olay ve olgulardaki sırlardan haberdar olduğu için bir gönül tokluğu içerisindedir. Başına gelen kötü şeylerde Allah’ın (c.c.) ezeli ilmini, pek çok hikmetini, mutlak adaletini ve sınırsız merhametini yaşayarak öğrenmiş olur. Hiçbir şeyin tesadüf eseri olmadığını bilir. Her şeyde bir hikmet arar.

Kaza ve kaderine itiraz etmeyen birisine Allah (c.c.), el-Hakîm güzel ismiyle tecellide bulunarak olayların arkasında işleyen gizli yasaları gösterir. Varlıkların, olay ve olguların arka planındaki sırları ona öğretir.

Olayların arkasında işleyen gizli yasalara; varlıkların, olay ve olguların arka planındaki sırlara hikmet denir. Nefs-i mutmainne sahibi, hikmete ermiş bir kişi olarak başkalarına yardımcı olabilecek bir makamdadır. Kaza ve kaderle ilgili sırları yaşayarak öğrendiği için insanlara sabrı ve şükrü tavsiye etmede etkili konuşur. Bu, aynı zamanda velilik makamının başlangıcıdır.

Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim’de hikmet için şöyle demektedir: “(Allah [c.c.]) Hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet vermişse kuşkusuz ona büyük iyilik etmiştir. Bundan ancak akıl sahipleri ders alır (Bakara suresi, ayet 269).”

Nefs-i Raziyye (razı olmuş nefis) sahibi kişi, Allah’ın (c.c.) kaza ve kaderine şükreder. Bu şükür sadece başa gelen iyi olaylarda değil kötü olaylarda da söz konusu olur. Çünkü bunlarda Allah’ın (c.c.) ezeli ilmini, pek çok hikmetini, mutlak adaletini, sınırsız merhametini yaşayarak görürken Allah’ın (c.c.) sınırsız merhametinin daha galip olduğunu anlamıştır. Bu nedenle Allah’ın (c.c.) kaza ve kaderine içinde şükürle doğan bir duyguyla razı olmuştur.

Nefs-i Marziyye (Allah [c.c.] tarafından razı olunmuş nefis) sahibi kişi, kaza ve kadere rıza gösterir. Bu rıza sonucu Allah da ondan razı olur.

Nefs-i Marziyye sahibi kişi rızada öyle bir derecededir ki, başının kesileceğini bilse bile kaza ve kadere gönlünde bir şevk ve aşk duyar. Her şeyin Allah’ın (c.c.) izni ve yaratması ile olduğunu bildiğinden ondan gelen bela ve musibeti bir iltifat olarak değerlendirir. Buna içten bir şükürle karşılık verir.

Nefs-i Kâmile (olgun nefis) sahibi kişi, Allah’ın (c.c.) yeryüzündeki halifesidir. Allah (c.c.) onları kaza ve kaderi üzerine pek çok sırlara vakıf ettiği gibi insanlar üzerinde keşif ve kerametleri ile de üstün kılar. Konuştukları zaman hikmetle ders verirler. Her şeyi Allah’ın (c.c.) izniyle ve rızası için yaparlar. Allah (c.c.) katında duaları geri çevrilmez.

İnsanları Allah’a (c.c.) ulaştırırlar. Görüldüğünde Allah’ı (c.c.) anımsatırlar. Peygamberin yaşayan varisleridirler. Dinin koruyucusu ve sığınağıdırlar.

Kaza ve kadere rıza derken zulme uğrayan kişinin hakkını aramaması ve adalet için mücadele etmemesi anlaşılmamalıdır. Allah’ın (c.c.) birer güzel ismi de el-Hakk ve el-Adl’dir: “Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız, yakınlarınız aleyhinde bile olsa Allah için şahitler olarak adaleti ayakta tutun (Nisa suresi, ayet 135).”

Hak ve adalet yolunda Allah rızası için mücadele eden kimselere ise şehitliğin bir mükafat olarak verildiğini de unutmayalım.

Allah bizlere kaza ve kaderine rızayı nasip etsin. Hususiyle rızasını nasip eylesin. Ayrıca Allah bizleri hakkı ve adaleti ayakta tutan şahitler olarak yazsın. Amin.
Muhsin İyi

 

muhsin iyi :

Allah’ın (c.c.) Sıfatları

1Allah’ın (c.c) Zati Sıfatları:
Allah’ın (c:c.) zati sıfatları şunlardır:
a. Vücut: Var olmak demektir. Allah (c.c.) vardır. Ama O bizim gibi bir bedene muhtaç değildir. O’nun varlığı zihinde herhangi bir kalıba sokulamaz. Zihne Allah (c.c.) ile ilgili gelen her şekilden dolayı Allah’ı (c.c.) tenzih etmek (sübhânallah demek) gerekir.

b. Kıdem: Allah (c.c.) ezelidir. Allah’ın (c.c.) varlığının bir başlangıcı yoktur. Allah (c.c.) ezelde (geçmiş bütün zamanlardan önce de) vardı. Allah (c.c.) zaman kaydından uzaktır.

c. Beka: Allah (c.c.) ebedidir. Allah (c.c.) biz fani varlıklar gibi ölümlü değildir. Aslında Allah’ın (c.c.) zaman kaydından uzak olduğunu belirtmiştik.

d. Muhalefetü’n-Lil-havadis: Allah (c.c.) yarattığı hiçbir varlığa benzemez.

e. Kıyam Bi-nefsihi: Allah (c.c.) Kendi zatıyla vardır. Varlığı için kimseye muhtaç olmamıştır.

f. Vahdaniyet: Allah (c.c.) birdir.

Bu sıfatlar, Allah’ın (c.c.) zatı ile ilgilidir. Allah’ın (c.c.) zatı ise bilinemez, tasarlanamaz, nitelenemez, ölçülemez, yer ve zaman kayıtlarına bağlanamaz. Bu özelliklerinden dolayı Allah’ın (c.c.) zati sıfatları sübuti sıfatlarından farklıdır. Çünkü bu sıfatları sübuti (olumlu, gerçekle bağdaşır) sıfatlar gibi varlık dünyasında, özellikle insan üzerinde görmek olanaksızdır. Bu nedenle bu sıfatların bazılarını tam anlamıyla kavramak da çok zordur. Çünkü insan zihni bu dünyadaki doğa yasalarıyla biçimlenmiştir. Bu yüzden mantık kuralları Allah’ın (c.c.) zatını, dolayısıyla zati sıfatlarını anlamakta ve kavramakta bir acziyet içerisinde bulunur. Yalnız vahdaniyet zati sıfatı ahirette ceza yada ödül almada en önemli sınav konusu olması dolayısıyla değerlerinden farklı olarak evrende, yeryüzünde, canlı ve cansız varlıklarda değişik ayetlerle gözler önüne serilmiştir.

Allah’ın zati sıfatlarını varlıklara ilişkin benzerliklerden tenzih etmek gerekir. Bu sıfatları sadece Allah’a (c.c.) has kılmak gerekir. Bu nedenle bu sıfatlara tenzihi veya selbi sıfatlar da denir.

a. Vücut: Zati sıfatlardan vücut ile zihinde Allah (c.c.) ile ilgili hiçbir şey tasarlanamaz. Allah’ın (c.c.) vücudu vardır, ama bu hiçbir biçimde yaratılmışların vücuduna benzemez. Ayrıca Allah’ın (c.c.) vücudu ile ilgili bir nitelik ve nicelik tasarlamak da doğru değildir.

Görünüşte insanın da bir vücudu vardır. Bu vücut, Kuran’ın Kerim’in ifadesiyle topraktan yaratılmıştır. Toprak da bütün evren ve içerisindeki her şeyle birlikte Allah’ın (c.c.) “Ol!” emri ile birlikte yoktan var edilmiştir. Allah (c.c.) evreni ve içerisindekileri yaratırken kendisinden hiçbir şey eklememiştir. O bunları yoktan yaratmıştır ve yaratmaktadır. Bilim, evrenin bir şişirilen balon gibi genişlemeye devam ettiğini belirttiğine göre bu yaratma süreci şu anda da sürüyor demektir. Allah’ın (c.c.) yaratma işini sadece bu evrenle de sınırlamak doğru değildir. Kuşkusuz Allah (c.c.) mahiyetlerini bilemeyeceğimiz, hayal bile edemeyeceğimiz nice evrenlerin de yoktan yaratıcısıdır. Bu yüzden yoktan yaratılmış bir şeyi, hele insan gibi son derece aciz bir varlığı vücut yönü ile evrenleri yaratan Allah (c.c.) ile karşılaştırmak, Allah (c.c.) karşısında insanın bir varlığının olduğunu düşünmek son derece küstahça bir tavırdır. Bu yüzden İslam bilginleri vücut sıfatını, varlık dünyasında, özelikle insan üzerinde Allah’ın (c.c.) nitelik ve nicelik kaydıyla etkileri yada yansımaları görülen sübuti sıfatlarından saymamışlardır, zati sıfatları arasında kabul etmişleridir.

Allah (c.c.) Vacibü’l-vücuttur (yani varlığı gerekli, olmaması düşünülemez). Diğer varlıklar ise, birer mümkündür ( yani Allah’ın (c.c.) yaratıp yaratmamada ilahi iradesine bağlı).

b. Kıdem: Allah’ın (c.c.) kıdem sıfatını da mantık kavramakta zorlanır. Çünkü doğada her canlı varlığın bir başlangıcı vardır. Hatta cansız varlıklar için de bu durum geçerlidir. Binlerce, milyonlarca yılda oluşan fosillere belli bir yaş tespit edilebilmektedir. Hatta çağımızda bilim, dünyamızın ve içerisinde bulunduğumuz evrenin bile bir başlangıcı olduğunu kabul etmiştir. Ama Allah (c.c.) ezelidir. Allah’ın (c.c.) ezeli oluşunu yaratılmış herhangi bir varlıkla karşılaştırmak olanaksızdır. Çünkü Allah (c.c.) dışında herhangi bir ezeli varlık yoktur. Bu yüzden Allah’ın kıdem sıfatını kavramak gerçekten çok güçtür.

Çağımıza gelinceye kadar pek çok filozof, dünyanın ve evrenin ezeli olduğunu düşünmüştür. Bu yüzden Allah’ın (c.c.) da dünya ve evrenle aynı zamanda varolduklarını sanmışlardır. Çağımızda geçerliği yüksek oranda kabul gören “Büyük patlama kuramı (Bingbang)” ile bu anlayış bilim dışı kabul edilmiş, Allah’ın (c.c.) ezeli olduğu, yarattığı varlıkların da sonradan meydana geldiği doğrulanmıştır.

c. Beka: Allah’ın (c.c.) kıdem (ezeli) oluşu mantıkla kavranamayacak bir zati sıfatı iken beka (ebedi) zati sıfatı, insanın doğası ile onaylanabilecek bir özellik taşır. İnsan, hiçbir zaman ölümü içine sindirememiştir. Her ne kadar her birimizin sınırlı bir ömre sahip olduğunu zihnen düşünsek de hiçbir insan ölümün kendi başına gelebileceğine ihtimal bile vermek istemez. İnsan bu dünyaya adeta ebedi yaşamak için gelmiştir. Bu onun iç dünyasında bir inançtan da öte bir şeydir. İnsan, ruhsal dünyasından gelen bir güdüyle yani ebedi yaşam arzusuyla adeta hiç ölmeyecekmiş gibi bir ömür için programlanmıştır. Bundan dolayı inançlı birisi de olsa pek çok insan gafletle ahiret hesabını düşünmeden günah denizine dalmaktadır, Allah’ın (c.c.) emir ve yasakları karşısında gereken saygıyı ve titizliği göstermemektedir. Kuşkusuz iç dünyasındaki bu ebedi yaşam arzusu ile kişi, Allah’ın (c.c.) beka sıfatını da rahatlıkla kavrayabilir. İnsana böyle bir ebedi yaşam arzusu yüklediğine göre Allah’ın (c.c.) beka zati sıfatı ile ahirette ebedi bir yaşamla insana ömür vereceğine inanabilir.

d. Muhalefetü’n-Lil-havadis: Allah’ın (c.c.) diğer bir kısım zati sıfatlarını anlamakta zihin aslında pek o kadar önemli bir sıkıntı yaşamaz. Çünkü bunlar az çok mantık kuralları ile rahatlıkla anlaşılabilir. Örneğin muhalefetü’n-lil-havadis (Allah’ın [c.c.] yarattığı hiçbir varlığa benzememesi) zati sıfatını mantıkla kavrayabilmekteyiz. Şöyle ki, bir ressam ile yaptığı tablodaki şekiller arasında bir ilişki kurmak, ressamın tablosundaki şekillerle kendi fiziksel görüntüsünü çizdiğini iddia etmek ne kadar saçma ise Allah’ı (c.c.) yarattığı varlıklara benzetmek, O’nu yarattığı varlıklar biçiminde tasarlamak da o kadar mantık dışı bir çabadır. Ressam kendi resmini çizmeksizin kendi dışındaki varlıkların resmini çizmede sınırsız bir olanağa sahiptir. Yüce Allah (c.c.) da mutlak ve özgür iradesiyle böyle bir olanağa bir ressamdan daha çok hak sahibidir. Bu yüzden yüce Allah’ı (c.c.) yarattığı varlıklara benzetmekten tenzih ederiz.

e. Kıyam Bi-nefsihi: Allah’ın (c.c.) kıyam bi-nefsihi (Allah, [c.c.] Kendi zatı ile vardır. Varlığı için kimseye muhtaç olmamıştır) zati sıfatını da mantık kavramakta zorluk çekmesine karşın varlık dünyasında verilecek bazı somut örneklerle de bu sıfat mantık için anlaşılır kılınabilir. Örneğin bir trenin vagonlarını düşünelim. En sonuncusu için “Bunu hareket ettiren şey nedir?” diye düşündüğümüzde ilk vagona kadar onu nedenlere bağlayabiliriz. İlk vagondan da makine bölümüne geçebiliriz. Artık “Makine bölümünü hareket ettiren nedir?” diye sormak saçma olur. Zira o kendinden hareketlidir. Onun önünde hareket eden, ettiren bir cisim aramak doğru değildir. Yüce Allah (c.c.) da varlık dünyasını yoktan var etmiştir. Bütün doğa yasaları sonunda O’nun gücüne ve kudretine bakar. Gerek varlık dünyasında gerekse doğa yasalarında ilk neden Allah’a (c.c.) dayanır. Allah’ın (c.c.) varlığı ve sıfatları için Kendi’sinden başka bir dayanak, güç ve kudret aramak tıpkı tren vagonlarının önündeki makine bölümünün önünde başka bir çekici güç aramak gibi saçma bir şeydir.

f. Vahdaniyet: Allah’ın (c.c.) vahdaniyeti (bir oluşu) mantıkla, evrendeki, yeryüzündeki, canlı ve cansız varlıklardaki pek çok ayetle kavranabilecek bir gerçekliğe sahiptir. Bu açıdan diğer zati sıfatlarından ayrılır. Allah (c.c.) vahdaniyetini insanlar doğru yolu bulsunlar, hak dine girsinler diye adeta gözler önüne sermiştir.

Her birimizin yüzünde aynı organlar bulunmaktadır. Allah (c.c.) bununla her yüze yaratıcılarının tek olduğu (el-Vahid) imzasını vurmuştur. Ayrıca her yüzde diğer yüzden ayrılan özellikler bulunmaktadır. Bu küçük farklılıklar nedeniyle tıpkı aynısı iki yüze dünyada rastlanamaz. İkizlerde bile durum böyledir. Allah (c.c.) bu küçük nüanslarla da eşsiz ve benzersiz olma (el-Ahad) mührünü insanın yüzüne vurmuştur. Aslında bu durum tüm canlı varlıklar için de geçerlidir.

Allah’ın (c.c.) tek oluşuna her varlık kendi hal diliyle tanıklık etmektedir. Evrendeki düzen, varlıkların biçimlerindeki uyum, yaratıcının tek olduğunu kanıtlamaktadır. Çünkü pek çok ilahın olduğu bir yerde mutlaka mücadele ve rekabet de olacaktır. Bunun sonucu olarak pek çok ilahın evrendeki düzeni anarşiye, varlılardaki uyumu da kaosa sürüklemesi gerekirdi. Böyle olumsuz şeyler söz konusu olmadığına, yani evrende herkesin tanıklık ettiği bir düzen, varlıklarda gözle görülür bir uyum olduğuna göre Allah’ın (c.c.) tek olduğu gün gibi açıktır.

Allah’ın (c.c.) vahdaniyetinin, diğer zati sıfatlarına göre insanın ölümden sonraki ahiret yurdunda ebedi ödül yada ceza görmesinde önemli bir sınav konusu olması da dikkati çeker. Allah (c.c.) insanın Kendi’sinin bir oluşunu kavramasını istemiştir. Kendi’sine başka bir varlığı şirk koşmasını kesinlikle yasaklamıştır. Allah (c.c.), Kuran-ı Kerim’de şirk dışında kalan diğer günahları affedebileceğini de belirtmiştir. Şirki en büyük günah olarak kabul etmiştir. Allah’a (c.c.) şirk koşanlar ebedi cehennemle uyarılmıştır.

Allah’ın (c.c.) vahdaniyeti (tek oluşu) insanların aynı ebeveynin evlatları gibi toplumsal yaşamda ve kanun önünde bir ve eşit oluşu anlamına gelmektedir. Şirk ise toplumsal yaşamda ve kanun önünde eşitsizliği ve ayrımcılığı temsil eder.

2. Allah’ın (c.c.) Sübuti Sıfatları:
Allah’ın (c.c.) sübuti sıfatları şunlardır:
a. Hayat: Allah’ın (c.c.) diri olmasıdır.

b. İlim: Allah’ın (c.c.) her şeyi ezelde bilmesidir.

c. İrade: Allah’ın (c.c.) yapmak istediği her şeyde özgür ve bağımsız olmasıdır.

d. Kudret: Allah’ın (c.c.) her şeye gücünün yetmesidir.

e. Semi: Allah (c.c.) her şeyi işitir.

f. Basar: Allah (c.c.) her şeyi görür.

g. Kelam: Allah (c.c.) organa, sese ihtiyaç duymaksızın konuşur.

h. Tekvin: Allah (c.c.) yoktan yaratır.

Allah’ın (c.c.) sübuti sıfatları zati sıfatları gibi gerçekliğin ötesinde değildir. Mantıkla rahatlıkla kavranabilmenin yanında duyu organları yoluyla gerçeklikle de karşılaştırılabilir.

Bu sıfatların önemli bir kısmı belli bir nitelikte ve nicelikte olmak üzere insanda da bulunmaktadır. Oysa zati sıfatlar sadece Allah’a (c.c.) özgüydü. Sübuti sıfatların bazılarının belli bir nitelikte ve nicelikte insan üzerinde bulunmasını yanlış anlamamak gerekir. Zira bu konuda ufacık bir hata insanın itikadını (inançla ilgili ilkelerini) bozmaya yeterlidir. Allah (c.c.), bu sübuti sıfatlara bizim mahiyetini anlayamayacağımız, nitelikten ve nicelikten yoksun bir biçimde sahiptir.

a. Hayat: Allah (c.c.), hayat sahibidir. Diridir. Hayat sahibi yani diri olmak, bütün canlı varlıklar için de geçerli bir durumdur. Ama biz canlı varlıklar için hayat sahibi olmak demek, uyumak, hastalanmak, yaşlanmak ve ölmek anlamlarına da gelir. Daha doğrusu hayatın içinde yada sonunda uyku, hastalanma, yaşlanma ve ölme gibi dönemler yada aşamalar da vardır. Oysa Allah (c.c.) böyle şeylerden uzaktır. O değişim, dönem ve aşama gibi evrelerden münezzeh (uzak) olarak hayat sahibidir. O’nun hayatının başlangıcı (kıdem) düşünülemeyeceği gibi sonu (beka) da tasarlanamaz. Allah (c.c.) ezeli ve ebedi olarak diridir. Ayrıca O canlı varlıklarda olduğu gibi uyku, hastalık, yaşlanma, ölüm gibi zafiyet ve eksiklerden de uzaktır. O, hiçbir değişim, dönem, aşama ve zayıflık geçirmeden diridir.

Evrenleri yoktan yaratan Allah’ın (c.c.) diriliği nerede, topraktan yaratılan insanın diriliği nerede? Bunları birbiri ile karşılaştırmak bile bir küstahlıktır.

b. İlim: Allah (c.c.), ilim (bilgi) sahibidir. Daha henüz evren ve insan yaratılmadan önce de O her şeyi biliyordu. O’nun ilmi ezel ve ebedi kuşatıcıdır. Her insanın kaderi ezelde O’nun ilminde vardı. Hatta bir insanın nefeslerinin sayısını, yaşamındaki hadiselerini, ahirettte nasıl bir muameleye tabi olacağını ve nereye gideceğini de biliyordu. Yaşamındaki en ufacık ayrıntı bile O’nun ilmi dahilindeydi. Ama Allah (c.c.) bu ilmini insanın kısmi (cüzi) iradesiyle doğru yada yanlış yolu seçmesinde mecbur (zorunlu) tutmamıştı. İnsanı da doğru ile yanlışı ayırabilecek bir ilim sıfatı ile donattıktan sonra kısmi irade ile özgür bırakmıştı, fakat bu bedele karşılık her seçiminde sorumlu tutmuştu.

Allah’ın (c.c.) ilim sıfatı her türlü eksiklikten ve kusurdan uzaktır. İnsan sınırlı olanakları ile bazen yanlış şeyler öğrenir. Bazen de öğrendiği doğru şeyleri unutur. Her zaman da bilmediği pek çok şey vardır. Allah (c.c.) insana özgü olan bu kusurlardan ve eksiklerden uzak olduğu gibi mutlak anlamda da ilim sahibidir. O’nun ilminde ne bir eksiklik ne de bir kusur vardır. Her şeyi ilmine göre yarattığı gibi ilmiyle de her şeye her an tasarruf etmektedir. Onları egemenliği ve kontrolü altında bulundurmaktadır. Ağacından düşen bir yaprak bile O’nun ilminde yer aldığı gibi O’nun izni ve yaratması ile de bu eylemini gerçekleştirmektedir.

Allah (c.c.) ilim sıfatı ile insana varlık âleminde büyük bir üstünlük vermiştir. Hayvanlardan ilim öğrenme yönümüzle ayrılırız. Hatta Allah’a (c.c.) yakın olan melekler bile insana tanınan bu manevi makama gıpta ile bakmışlardır. Çünkü melekler akıl sahibi varlıklar olmasına karşın onların tüm bilgileri Allah’ın (c.c.) kendilerine öğrettiği şeylerden ibarettir. Onlar yeni şeyleri kendi yetenekleri ile öğrenemezler. Oysa insan öğrendiği bilgiye bilgi katacak, bilgisini sürekli geliştirecek özelliklere uygun olarak yaratılmıştır.

Evrenleri yoktan yaratan Allah’ın (c.c.) ilmi nerede, topraktan yaratılan insanın ilmi nerede? Bunları birbiri ile karşılaştırmak bile bir küstahlıktır.

c. İrade: Allah (c.c.), mutlak anlamda irade sahibidir. O dilediği şeyi yaratmada özgür ve bağımsızdır. Kimse O’nu yargılayamayacağı gibi O’nun mutlak iradesi karşısında itiraz etmeye de güç ve takat bulamaz. Her şey ister istemez Allah’ın (c.c.) mutlak iradesine boyun eğmiştir. Yalnız Allah (c.c.) cin ve insan sınıfına verdiği kısmi irade ile yaşam biçimini seçme özgürlüğü tanımıştır. Dileyen kişi Allah’ın (c.c.) dinini seçer, onu yaşam biçimi edinir; dileyen kişi de ona karşı gelir, nefsinin, arzularının yolunu tutar, onları ilahlaştırır, sadece onlara doyum sağlama gibi kısır, yaratılış amacından uzak bir yaşam biçimini sergiler. Tabii Allah (c.c.) cin ve insan sınıfına verdiği bu kısmi irade ile onları sorumlu da tutmuştur, ebedi ahiret yurdunda seçtikleri yaşam tarzından dolayı onları hesaba çekecektir. Allah (c.c.) Kendi iradesine uygun bir hayat biçimini yaşayanlardan ahirette razı olarak onları cennetle ödüllendirecek, peygamberleri aracılığı ile gönderdiği dinlerin emir ve yasaklarına aykırı bir yaşam biçimine sapanları da gazaba gelerek cezalandıracaktır.

Allah (c.c.) bir şeyi irade ettiği (dilediği) zaman o şeye “Ol!” der, o da hemen oluverir. İnsanın dilemesi ise sınırlıdır. Allah (c.c.) dilemedikçe de insan dileyemez. Ama yine de Allah (c.c.) insana bizim mahiyetini (içeriğini, özelliklerini) pek kavrayamadığımız bir özgürlük de vermiştir. İnsan kendisine tanınan bu özgürlükten ötürü yaptıklarından sorumlu tutulmaktadır. Aslında yaşamımızdaki tüm olaylara kuşbakışı baktığımızda bunlarda bize tanınan kısmi iradenin ne kadar küçük bir rol oynadığını (yani sadece belli belirsiz bir niyet olduğunu,) görürüz. Örneğin bir arkadaşımız bizden biraz borç para istedi. Ama bizim niyetimiz arkadaşımıza borç para vermemek yönündedir. Bunu da bir irade olarak göstermek istiyoruz. Böyle basit bir olayı enine boyuna incelediğimizde kısmi irademizin boyutunu da daha yakından kavramış olabiliriz. Arkadaşımızın bizden borç para istemesini arzulamadığımızı belirtmiştik. Ama bir zamanlar biz ondan borç para almıştık. Bu durumda bizim de ona borç para vermemiz gerekmektedir. Çünkü vicdanımızda bu yönde bir baskı hissettiğimiz gibi arkadaşımız imalarıyla bize bu konuda manevi bir yaptırım da uygulamaktadır. Ayrıca yakın çevremiz de bizi borç para verme yönünde zorlamaktadır. Elimizde de yeterli para varsa borç para vermek dışında başka bir seçeneğimiz kalmayabilir. Hele hele o arkadaşımız bizim yeterli paraya sahip olduğumuzu da biliyorsa bu konuda elimiz kolumuz bağlanabilir. İstemediğimiz halde, yani irademiz dışında kalarak arkadaşımıza borç para verebiliriz. Oysa gönlümüz bu işi hiç onaylamamıştı ve arkadaşımıza borç parayı uygun görmemişti. İşte yaşamımızdaki her olayı böyle inceden inceye irdelediğimizde gerçekte insanın çoğu kez iradesi dışında kalan güçlere yenik düşerek hareket ettiğini görürüz. Oysa yüce Allah’ın (c.c.) iradesi böyle bir zayıflık ve kusur içermez. Allah (c.c.) mutlak anlamda bir irade sahibidir.

Allah’ın (c.c.) insana kısmi irade vermesi de O’nun kudretinin büyüklüğüne ve yüceliğine bir işarettir. İnsan bilgisayar yapabilmekte, bu yolla zihnin bilgiyi hafızada tutma işlemini maddeye, tekniğe en mükemmel şekilde yansıtmaktadır. Hatta bu özellik bilgisayarda insandan daha ileri bir derecede bulunmaktadır. Zira insanlar unutkanlık ile genellikle bilgiyi yitirme, değiştirme gibi olumsuz bir durumla karşılaşırken teknik bir arıza olmadan bilgisayarda bilgi yitirilmeden, değişmeden kalmaktadır. Robotlarla da günlük bazı işler giderilmeye çalışılmaktadır. Ama robotlar bilgisayarlar kadar geliştirilmiş ve yaygınlaştırılmış değillerdir. Bilim kurgu filmlerinde insanın robotlarla ilgili bir kaygısı çokça konu olarak işlenmiştir: Gerçi henüz insanda olduğu gibi irade sahibi bir robot icat edilmiş değildir. Robotlar bilgisayarların bir uzantısı olarak işlem görmekteler, kendilerine yüklenen program dahilinde iş yapmaktadırlar. Bağımsız karar alma, aldığı kararı özgürce uygulama gibi yeteneklere sahip bulunmamaktadırlar. Buna karşın bu bilim kurgu filmlerinde böyle insan gibi irade sahibi robotlar tasarlanmıştır. Bu filmlerde değişmeyen çatışma, bu robotların bazılarının imalat hatası olarak insan için bir tehlikeli silaha dönüşmeleridir. Bunları yok etme de filmin baş kahramanına düşen bir görev olmaktadır. Şimdi bizler de kendimizi bu robotların yerine koyarak yüce yaratıcımız katında nasıl bir rol oynadığımızı, yaratılış amacına hizmet edip etmediğimizi bir düşünelim. Görürüz ki yüce Allah (c.c.) mutlak iradesiyle bizlere tam olarak hakimken, bizi her an öldürebilecekken kısmi irademizi kullanmamıza izin vermiştir. Kendisine itaat edip etmeme konusunda bizlere seçenek sunmuştur. Kısmi irademize aleyhine de olsa saygı göstermiştir. Günah işlediğimizde sabır gösterip tövbe etmemiz için imkan tanımıştır.

Evrenleri yoktan yaratan Allah’ın (c.c.) iradesi nerede, topraktan yaratılan insanın kısmi iradesi nerede? Bunları birbiri ile karşılaştırmak bile bir küstahlıktır.

d. Kudret: Allah (c.c.), sınırsız kudret (güç) sahibidir. Allah’ın (c.c.) kudret sübuti sıfatı gözler önünde olan şeylerde bile insana büyük bir dehşet duygusu verir. Oysa cennet ve cehennem gibi gerçekleri ile de biliyoruz ki, aslında bütün yaratılmış olan şeyler henüz gözlerimizin önünde değildir.

Allah (c.c.) yoktan evreni ve içerisindeki yıldızları, gezegenleri yaratmıştır. Koyduğu kanunlarla bu yıldız ve gezegenler evren boşluğunda kendilerine özgü hareketleri yaparak dengede durmaktadırlar. Bunları hayal dünyamızda canlandırmamız bile Allah’ın (c.c.) sınırsız kudreti hakkında bir fikir verebilir sanırım. İnsanın kendi yaratılışı üzerinde düşünmesi de Allah’ın (c.c.) kudretini anlamayı sağlayabilir. İki ayağı üzerinde dimdik duran insanoğlu bu ayırıcı özelliğiyle diğer memelilere göre daha üstün bir biçimde yaratıldığını adeta kanıtlamaktadır. Zekası ile doğayı anlaması, ona hakim olması, teknik araçlarla ondan en azami bir biçimde yararlanması görünüşte insana ait bir kudret olsa da gerçekte Allah’ın (c.c.) kudretine işaret eden birer ayetleridir. Çünkü nihayetinde insana verilen kudreti de yaratan yüce Allah’tır. Öyle ise asıl kudret sahibi olan ancak Allah’tır.

İnsandaki kudret, Allah’ın (c.c.) iradesiyle kendisine verilmiş ödünç bir enerjidir. Örneğin elimizi havaya kaldırmamız bize verilen bir kudretle gerçekleşmektedir. İrademiz elimizi havaya kaldırma yönünde bir karar aldığında Allah (c.c.) verdiği kudretle bu eylemi gerçekleştirmektedir. Bu işte bize ait olan kısım, sadece elimizi kaldırma isteğidir. Yani bir niyettir. Bu isteğin gerçekleşmesi için gerekli olan enerji ve eylem Allah (c.c.) tarafından yaratılmaktadır. Çünkü Allah (c.c.) mutlak anlamda irade sahibi olduğu gibi mutlak anlamda güç sahibidir de. Allah (c.c.) bu konuda öz olarak şöyle demektedir: “Sizi ve yaptıklarınızı Allah yarattı (Saffat suresi, ayet 96)”.

Allah (c.c.) sadece henüz yıldızlarının ışığı dünya yaratılalı beri bize ulaşamamış bu büyük evrenin değil başka, mahiyetlerini bilemeyeceğimiz, hayallerini bile kuramayacağımız evrenlerin de yaratıcısıdır. O’nun gücüne bir kayıt ve son düşünülemez.

Evrenleri yoktan yaratan Allah’ın (c.c.) kudreti nerede, topraktan yaratılan ve üstelik Allah’tan (c.c.) ödünç olarak alınan insanın gücü nerede? Bunları birbiri ile karşılaştırmak bile bir küstahlıktır.

e. Semi: Allah (c.c.), her şeyi işitendir. O’nun işitmesi için kulaklara ve sese ihtiyacı yoktur. Bir fısıltının bile anlamı ona gizli kalmaz. Hatta O kalplerde geçen niyetleri bildiği gibi zihinlerde geçen ve henüz sese dönüşmemiş düşünceleri de anlar. Oysa insanın işitebilmesi için konuşmanın anlaşılır bir dille ve belli bir frekans aralığında yapılması gerekir.

Allah’ın (c.c.) gönlündeki niyetleri ve zihnindeki düşünceleri bilmesine karşın insanın O’nun hoşuna gitmeyecek şeyleri yapmak istemesi, O’nun razı olmadığı ve öfkelendiği düşünceleri kafasında geçirmesi ne büyük bir bahtsızlıktır.

Evrenleri yoktan yaratan Allah’ın (c.c.) işitmesi nerede, topraktan yaratılan insanın Allah’ın (c.c.) gücü ve yaratmasıyla işitmesi nerede? Bunları birbiri ile karşılaştırmak bile bir küstahlıktır.

f. Basar: Allah (c.c.) her şeyi görendir. O’nun görmesi için gözlere ve ışığa ihtiyacı yoktur. Karanlık bir gecede siyah taşın üzerindeki siyah karıncanın ayaklarını da görür. Hatta insanın göremediği kapalı şeylerin içerisindekiler de O’nun için apaçıktır. Oysa insanın görebilmesi için yeterli ışık miktarı ile nesnenin gözler önünde bulunması gereklidir.

Allah’ın (c.c.) her şeyi gördüğünü bildiği halde insanın O’nun hoşlanmadığı ve öfkelendiği şeyleri yapması ne büyük bir bahtsızlıktır.

Evrenleri yoktan yaratan Allah’ın (c.c.) görmesi nerede, topraktan yaratılan insanın Allah’ın (c.c.) gücü ve yaratmasıyla görmesi nerede? Bunları birbiri ile karşılaştırmak bile bir küstahlıktır.

g. Kelam: Allah (c.c.), konuşur. Ama O’nun konuşmasının hiçbir organa, dile, sese ihtiyacı yoktur. Allah (c.c.) mahiyetini bilemeyeceğimiz bir biçimde konuşur.

İnsanlara doğru yolu göstermesi için indirilen kutsal kitaplarında bizim anlayabileceğimiz ses ve harfleri kullanmıştır. Kuran-ı Kerim O’nun ezeli sözüdür. Kuran-ı Kerim bizler gibi mahluk (yaratılmış) değildir.

Allah (c.c.) Hz. Musa Aleyhisselâm ile mahiyetini anlayamadığımız bir tarzda konuşmuştur. Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Miraç gecesi hem Allah’la (c.c.) konuşmuş hem de O’nu görme şerefine erişmiştir.

Kuran-ı Kerim’i okuyan Allah’la (c.c.) sohbet etme nimetine erer. Kuran-ı Kerim anlamını bilmeden okunduğunda da manevi feyizlerini verir.

Kuran-ı Kerim Levh-i Mahfuz’dan indirildiği için onda her şey temsil yoluyla, yada bir prototip (küçük örnek, model) olarak mevcuttur. Kuran-ı Kerim bütün yaratılmışları, olgu ve olayları kapsayan mucizevi bir kitaptır. Allah’ın (c.c.) ezeli ilim, irade, kelam sıfatlarının tecellisidir.

Evrendeki, yeryüzündeki, insandaki her şey Allah’ın (c.c.) birer ayetidir. Allah (c.c.) bunlarla insanlara çeşitli mesajlar verir. Allah’ın (c.c.) evrendeki ve insan üzerindeki en büyük ayetlerinden birisi uyuma, uyanma; gece, gündüzdür. Allah (c.c.) bu ayetleri ile ölüme benzeyen gece ve uykuyla bu dünyaya bir gün veda edeceğimizi; tekrar dirilme (haşir) gibi olan uyanma, gündüz ile de ahiret hayatımızın başlayacağını bizlere yaşatarak her gün anımsatmaktadır. Aynı mesajı mevsimler yılda bir kez görsel ve tensel duyularımıza seslenerek bizlere bir başka açıdan yine sunmaktadırlar. Allah (c.c.) tekrar dirilme olayını sadece kutsal kitaplarındaki ayetleriyle bizlere vermekle yetinmemiş, ayrıca evren ve insan gerçekliğine de sözünü ettiğimiz, anlaşılır bir dille ilgili olgu ve olayları yaşatarak işlemiştir.

İnsanoğlu Allah’ın (c.c.) varlığını inkar etmeye pek güç yetiremese de Allah’ın (c.c.) kendisi ile kutsal kitapları aracılığıyla iletişim kurduğunu, emir ve yasaklarını bildirerek onun yaşamını biçimlendirmek istediğini görmek, tanımak istemez. Kuran-ı Kerim’e yaşamında hak ettiği yeri vermez. Oysa eşinden, dostundan gelen bir mektubu defalarca kez okur, onu iyi bir yerde de saklar. Kendisini yoktan var eden ve öldürdükten sonra da diriltip ödül ve ceza için hesaba çekecek olan Allah’ın (c.c.) mektubuna (yani Kuran-ı Kerim’e) düşman kesilir yada ilgisizlik gösterir. Onun -haşa- çağ dışı olduğunu/eskidiğini düşünür, söyler.

Evrenleri yoktan yaratan Allah’ın (c.c.) konuşması nerede, topraktan yaratılan insanın Allah’ın (c.c.) gücü ve yaratması ile konuşması nerede? Bunları birbiri ile karşılaştırmak bile bir küstahlıktır.

h. Tekvin: Allah (c.c.) her şeyi yaratır. Allah (c.c.) bütün evreni yoktan var etmiştir. Yaratırken de maddeye ihtiyacı olmamıştır. Kendisinden de hiçbir şey eksilmemiştir. O yokluğa “Ol!” emrini vermiş ve iradesi ile yaratmak istediği her şey zahmet çekmeden meydana gelmiştir. Allah’ın (c.c.) sınırsız gücü her şeyi yaratmaya kadirdir. O’nun için yoktan yaratmada hiçbir zorluk ve sıkıntı yoktur.

Ehl-i sünnetin itikadi (inançla ilgili ilkeler) mezheplerinden birisi olan Maturidiler, Allah’ın (c.c.) sübuti sıfatlarından birisi olan tekvini ayrı ve bağımsız bir sıfat olarak kabul ederken; yine Ehl-i sünnetin itikadi mezheplerinden birisi olan Eş’ariler ise, Allah’ın (c.c.) kudret sıfatının bir parçası olarak alırlar ve müstakil bir sıfat olarak düşünmezler.

Allah’ın (c.c.) yaratma sübuti sıfatı insanın her eylemini de kapsamaktadır. Öyle ki insanı ve yaptıklarını yaratan Allah’tır (bk. Saffat suresi, ayet 96). Görünüşte insana ait olan bütün eylemleri aslında Allah (c.c.) yaratmaktadır. İnsanın yürümesi, ellerini kaldırması, konuşması, yemek yemesi, düşünmesi, görmesi, işitmesi… hep Allah’ın (c.c.) yaratması ile meydana gelmektedir. Kuşkusuz bu düşünce ile insanın kısmi iradesini ortadan kaldırmak da doğru değildir. Allah (c.c.) insanın niyetlendiği kötü eylemleri de yaratır, ama bunlardan razı olmaz. Yaratma eylemi Allah’a (c.c.) ait olduğu için çoğu kez insanın niyetlendiği kötü şeyleri merhametinden gerçekleştirmez. Böylelikle insana bir çeşit ihsanda bulunur. İnsan her ne kadar bu eylemleri kendisi yaratmasa da gönlünden geçirdiği bir niyetle sahiplenmektedir. Ayrıca bu niyetle de bu eylemlerden sorumlu tutulmaktadır. Ahirette bunun için de hesaba çekilecektir.

İnsanda ne güç ne de yaratma işi vardır. Güç ve yaratma işi Allah’a (c.c.) özgü şeylerdir. Ama insan Allah’ın (c.c.) gücü ve yaratmasıyla bir şeyler yapabilir. Örneğin uçak yapmayı düşünebilir. Ama ne uçağın maddesini kendisi yoktan yaratmıştır ne de uçağın uçmasını sağlayan doğa yasalarını. Bunlar Allah’a (c.c.) ait şeyler olduğu gibi o kişinin uçak tasarısını eyleme geçirmek için gerekli tüm insan ve araç enerjisini ve eylemlerini de Allah (c.c.) yaratmıştır. Böyle birinin uçağı kendisinin yaptığını söylemesi örfi (geleneksel) bir durumdur. Günlük dilde fiillerin insana nispet edilmesi yaratma yönüyle değil kazanç/sorumluluk (kesb) yönüyle doğru kabul edilir. Bu nedenle doğal karşılanır. Ayrıca insanın böyle konuşmasında da dini açıdan bir sakınca görülmez. Örneğin “Yürüdüm, ellerimi kaldırdım, konuştum, resim yaptım…” gibi ifadeler, gayet doğal ve dini açıdan herhangi bir sakıncası olmayan sözlerdir.

Bir insanın başarısını Allah’a (c.c.), kötü ve çirkin fillerini de kendisine yada şeytana bağlaması edep gereğidir. Örneğin Allah’ın (c.c.) izni ile birinci oldum, Allah’ın (c.c.) yardımı ile sınıfımı taktirle geçtim; nefsimin esiri olarak o günahı işledim, nefsimin gafletiyle ihmal ettim, şeytana uyarak yaptım gibi. Bazı kişilerin yaptıkları suçları kadere havale etmeleri Allah’a (c.c.) bir hakaret anlamı taşımaktadır. Bu yüzden “kader mahkumu” gibi ifadeleri kullanmamak gerekir.

Allah (c.c.) ile sanatçı arasında yaratma ile meydana getirme yönü ile bir koşutluk kurulabilir. Allah (c.c.) yarattığı evren ve varlıklarla kendi isim ve sıfatlarını göstermiştir. Sanatçı da eseriyle kendi öz yaşamını ve iç dünyasını ölümsüz kılmak ister. Ama Allah (c.c.) eserlerini bir örnek olmaksızın yoktan var ederken sanatçı her zaman bir örneğe ve çeşitli malzemelere muhtaçtır. Bazen sanatçılar için yaratıcı, eserleri için de yaratma sıfatları kullanılmaktadır. Bu elbette büyük bir yanlışlıktır. Zira sanatçı ancak öz yaşamını ve iç dünyasını eserine yansıttığında büyük olma onuruna erişmektedir. Meydana getirdiği şeyler de önceden yaşanmış yada oluşmuş şeylerdir, esere yansımaları ile yeniden yaratılmış değillerdir. Zaten bu büyüklüğe ermemiş kişilere de sanatçı denmeyeceği açıktır. Sanatçının eserlerine bir yaratma eylemi olarak bakmamalıdır. Bunun için sanatçı ve eseri için yaratıcı ve yaratma gibi sıfatlar yerine oluşturma ve meydana getirme gibi daha yerinde sözcükler kullanmak gerekir.

Evrenleri yoktan yaratan Allah (c.c.) nerede, topraktan yaratılan insanın Allah’ın (c.c.) gücü ve yaratması ile bir şeyler oluşturması yada meydana getirmesi nerede? Bunları birbiri ile karşılaştırmak bile bir küstahlıktır.

  •  

  • Namaz o kadar büyük bir nimettir ki, insanlar namazın büyüklüğünü ve kıymetini ancak öldükten sonra anlayabilirler. Hadislerden anlaşılacağı üzere bir Müslüman ölür ölmez kabir hayatında ve diriltilip mahşer meydanında, önce namazdan sorguya çekilecektir. Namazın hesabını verenin diğer sorgulamalarının hafif geçeceği belirtilmektedir.
    Namazın esprisi ise peygamberimizin şanını ve kadrini yücelten miraç gecesinde gizlidir. Şüphesiz her mümin peygamberimiz gibi bir miraç olayını yaşamak ister. Allah’la konuşmayı, O’nu görmeyi kim istemez ki?.. Bu hususta her mümin peygamberimize gıpta ile bakar. Allah (c.c.) ezeli bilgisi ile elbette kıyamete kadar gelecek ümmetinin bu konuda kalbinden geçenleri bilmekteydi. Bu nedenle beş vakit namaz miraç gecesinde bu ümmete farz oldu. Bu gecede farz olmasının pek çok hikmetlerinden sadece birisi de namazın müminin miracına işaret olmasıdır. Yani beş vakit namazını kılan birisi inşallah Allah’a doğru bir manevi miraç içerisindedir. Şu unutulmamalı ki, insanlar daha dünyada iken bile manevi olarak ya yukarıya yani cennete doğru uçmakta ya da aşağı doğru yani cehenneme doğru düşmektedirler. Miraç hadisesinden ve başka hadislerden de biliyoruz ki cennet de cehennem de yaratılmış durumdadır ve bizleri gözlemektedirler. Ölüm bu yerlerden birisine geçilen bir köprü gibidir. Bundan dolayı hadis-i şerifte kabrin ya cehennem çukurlarından bir çukur ya da cennet bahçelerinden bir bahçe olduğu ifade edilmektedir. Kabir gidilecek yeri işaret eden bir istasyon gibidir. Beş vakit namaz müminin miracı olarak onu Allah’ın izni ile cennete ulaştırır. Zaten onlarca ayet-i kerime ve hadis-i şerif bizlere bu müjdeyi vermektedir.
    İlahi dinlerin ve peygamberlerin olmadığını, insanların da bir araya gelerek şöyle bir karar aldığını farz edelim: ‘Allah (c.c.) bizleri yarattı. Elbette bizleri bir sanat eseri gibi mükemmel bir şekilde yaratan yüce Allah’a (c.c.) şükretmemiz gerekir. Bunu nasıl bir ibadetle gerçekleştirebiliriz? Herkes bu konuda düşüncelerini söylesin.’ Acaba hiçbir insan namazı bulabilir miydi? Namazı keşfedebilir miydi? Namaza ucundan kıyısından yaklaşabilir miydi? Emin olun, hiçbir insana namaz nasip olamazdı. Çünkü namaz için yapılması gereken bedeni ibadetler nefse ağır gelirdi. Hele rükû ve secde gibi nefsin belinin büküldüğü ibadetleri insan nefsinin düşünmesi, keşfetmesi, sonra da yerine getirmesi mümkün değildir. Tamam, bir padişahın, zalimin, zenginin önünde insanlar genellikle iki büklüm olup secde edebilirler ama imtihan gereği Kendisi görünmeyen ve Kendisini gizleyen yüce Allah’ın önünde kimse secde etmek istemeyecektir. Elbette burada kimse derken herkesin nefsini kastediyoruz. İnsanlar en fazla şöyle diyeceklerdi: ‘Bir binada toplanıp Allah’a dua edelim, O’nunla ilgili ilahiler dinleyelim, haftada bir günü O’na tahsis edelim.’ Zaten, diye düşüneceksiniz, önceleri dinlerinde namaz ibadeti bulunan Yahudilik ve Hıristiyanlık da şimdi böyle değiller mi? Evet, böyledir. Bu büyük dinlerin bu duruma düşmeleri de namaz ibadetinin nefse ne kadar ağır geldiğini ve nefsin namaz kılmak istemediğini ispatlamaktadır. İşte bu durum da namazın insan buluşu olmadığını, Allah (c.c.) tarafından insanlara ihsan edildiğini göstermektedir.
    Namazın değerini anlamak için onu keşfetmek gerekir. Sanki namaz farz edilmiş değildir. Bizler bulacağımız bir ibadetle Allah’a yaklaşacağız. Namazın her rükünunu biz tek tek bulmuşuz gibi yaşarsak bir perde gözler önünden kalkar. O zaman namazın ne kadar büyük bir ibadet olduğu anlaşılır.
    Namaz nefse ağır gelir ama ruha büyük bir ilaçtır. Nefis namazdan hiç hoşlanmaz. Ruh namazdan büyük bir haz alır. Ama diyeceksiniz insanlar pek ruhlarının seslerini dinlemezler. Nefislerine göre hareket ederler. Namazda ruhun duyacağı huzurdan önce nefsimizin bir sıkıntısı hemen hissedilmektedir. Evet, itiraf edeyim gençlik dönemimdeki namazlarımda hep bu tatsızlık vardı. Alelacele kıldığım o namazları şimdi kaza yapmak istiyorum. Bu epey zamandır da içimden geçiyor. İnşallah bir gün başlarım. Ama şimdi namazlarda nefsimin sıkıntısından ziyade ruhumun büyük bir huzur duyduğunu, ruhun gıdasının namazda olduğunu bizzat yaşıyorum. Şunu anladım ki, insanın özünün bir diğer yarımı da ruhtan oluşmakta, ama bizler eğilimimizi nefisten yana tercih ettiğimizden ruhumuzun büyük zevklerinden de mahrum bırakılmaktayız.
    Nefis yeme içme, güzel giyinme, çiftleşme gibi edimlerden büyük zevk alır ve tatmin olur. Ama bunlar ruha hiç hoş gelmez. Ruh nurlarla ve feyizle beslenir. Bunlar da ancak kâmil manada namazda vardır. Namazdaki huzur aç ve susuz bir insanın içecek ve yiyeceğe kavuşması gibidir. Ruhun karnını doyurmak ve susuzluğunu gidermek en başta namazla mümkündür. Ruh Allah’tan ilahi bir nefha (soluk) olduğu için bunlara muhtaçtır. Bunlarsız zayıflar, erir, adeta donup kalır. Ruhu ibadet hayatından yoksun olan bir insan ölü gibidir. Her şeye nefis hesabı ile bakar. Onun için dünya hayatı nefis şeyleri yemek, güzel şeyleri giyinmek, karşı cinsten hoş kimselerle çiftleşmektir. Hayatın amaçları bunlardır. Bu tür bir yaşam tarzı bizleri hayvanlarla bir seviyede tutar. Hâlbuki ruhumuz aşkın bir anlama sahiptir. Bizler bu fani dünya için değil ebediyet için yaratıldık. Elbette bu dünyanın zevkleri de vardır. Ama bunlarla her şeyden önce imtihan edilmekteyiz. Yalnız bunlarla yetinmek doğru değildir. Dünyanın zevkleri nefse güzel görünse de ruha sıkıntı bırakırlar. Zira ruh bunların ebedi olmadığını bildiğinden rahatsız olur. Bunlarla tatmin olmaz. Dünya zevklerinin her birisi faniliği sebebi ile bir de kaygı taşırlar. Bu bakımdan verdikleri haz kadar da insanı sıkıntıya sokarlar. Dünyada gerçek huzur sadece ibadetlerden alınır. Bu bakımdan yüce Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır: ‘Kalpler ancak Allah’ı anmakla mutmain olur (Rad suresi, ayet 28)’
    Çocukken yediğimiz ilk meyveleri bir hayal edelim. Onların ağzımızdaki bıraktığı lezzetler ne kadar güzeldi… Şimdi de aynı meyveleri yiyoruz ama aynı tatları alamıyoruz. Bunun en başlıca sebebi ruhumuzun dünyaya bakış açısındaki değişimdir. Ruh meyvelerdeki faniliğin acısını almakta, bu yüzden eski lezzetleri alamamaktadır. Her şey bunun gibi. Yaş ilerledikçe çocuk ve gençlik dünyamızdaki şeyler faniliğini hissettirmekte ve bunlarla lezzetlerini kaybetmektedirler. Ama namaz böyle değildir. Çocuk ve gençlikte nefse ağır gelir. Olgun yaşlardan itibaren insana nasip olursa namaz onun en çok zevk aldığı bir ibadete dönüşür. Ruh namazdan sonsuz bir zevk almaya başlar. Bu yaş ilerledikçe daha bir artar ve pekişir. Namaz ruha fani dünyanın sıkıntılarını, kaygılarını unutturarak ebedi âlemin feyizlerini ve nurlarını bahşeder. Bu açıdan namaz bir psikoterapidir.
    İnsan ruhunun en derin ızdırabı yaşamın ölümle sonlanmasıdır. Bu her insanı şu veya bu şekilde bir bunalıma sokar. Hiçbir nefis ölümü kabullenemez. Yaş ilerledikçe de bu bunalım artar ve belli bir yaşa gelindiğinde artık kişiyi de bunatır. Ama namaz kılan insanlar bundan müstesnadır. Ben namaz kılmayan yaşlıların yanında iken genellikle rahatsız olmuşumdur. O kadar çok ve gereksiz konuşurlar ki insanı bezdirirler. Kendimi onların evlatları yerine koyduğumda bir çaresizliği hisseder, bir insan olarak onların bu durumuna üzülür ve evlatlarının genellikle bunları neden öyle huzur evlerine koyduklarını veya koymayı düşündüklerini çok iyi anlarım. Ama namazında niyazında olan ihtiyarların yanında ise genellikle büyük bir huzur bulurum. Onların sohbetleri yüreğime işler. Bildiğim şeyleri anlattıkları halde dinlemekte büyük bir haz alırım. Yanlarından hiç ayrılmak istemem. Fakat işin tuhafı bu ihtiyarlar genellikle işlerini güçlerini bahane ederek benim yanımdan ayrılırlar. Testi içindekini sızdırır. İç dünyasında namazla huzura ermiş bir nefis insana huzur verir, namazdan uzak bir insan ise kaygı ve sıkıntı. Kimse bunları bilerek karşıdakine vermez. Ruh ruhlarla sözsüz iletişime geçer. Herkes ister istemez halini diğer insanlara yayar. Bu dünyada huzur kaynağı olan insanlara ne mutlu!
    Namazın huzur kaynağı olmasının sırları üzerinde biraz duralım.
    Namaz öncesi alınan abdest insanda bir arınmışlık duygusu uyandırır. Günahlara tövbe etmek de böyledir. Abdest de adeta bu tövbe halini simgelemektedir. Tabii abdest öncesinde birkaç kere geçmiş günahlara tövbe niyetiyle estağfurullah demek bu hali pekiştirir.
    Su Allah’ın rahmetidir. Yağan yağmura ‘rahmet’ denmesi de bu nedenle manidardır. Abdest sırasında vücudun uç noktalarını temsil eden azaların yıkanması muhakkak ki insan ruhunda huzuru temin edecek manevi kirlerin de akıtılmasını sağlamaktadır. Bunlar strese neden olan negatif enerjiler olmalı. Abdestten sonra duyulan bir rahatlık hali de bunun kanıtıdır. Ayrıca su bulunmadığında teyemmümle abdest alınması da abdestte amacın görünen bedeni yıkamak olmayıp görünmeyen bedendeki kötü enerjileri atmak olduğuna daha kuvvetli işaret etmektedir.
    Namazda yönün Kâbe’ye dönülmesi de manevi huzuru temine yöneliktir. Kâbe’nin üstünde olduğu sanılan Beyt-i Mamur da meleklerin tavaf ettiği bir mekândır. Hadislerden her iki mekân arasında bir ilgi olduğu anlaşılmaktadır. Kâbe insanların ibadet için yöneldikleri bir mescit olmanın ötesinde Allah’tan gelen bir feyz kaynağıdır. Feyz kalp ehlince somut olarak algılanır. Adeta göğüs kemiklerini çatlatırcasına dışarıdan gelen hoş bir baskıdır. Bir sevgilinin sarılması gibidir. Ruhun manevi organlarının adeta besin kaynağıdır. Kuşkusuz sıradan Müslümanlar, bu feyzi algılamadan namaz kılarlar. Ama bu durum feyzden nasipsiz olma anlamına gelmez. Onlar da elbette yararlanırlar. Nasipleri oranında feyzden bir şeyler alırlar. Ruhları bunlardan gıdalanır. Ama ne olup bittiğini bilmezler. Sadece yöneldikleri yerden bir güven duygusu duyarlar.
    Akıllı kişi namazını evde değil Kâbe’de kılar. Bu sayede bu feyze ciddi bir şekilde sarılır. Namaz sırasında Kâbe’de olduğunuzu varsaydığınızda namaz Kâbe’de kılınmış gibi daha feyizli olur. Bunun için Kâbe’yi zihinde canlandırmak doğru değildir. Bu durum, şeytanların ve nefsin gelen feyzden rahatsız olduğu için yaptığı bir oyunu ve vesvesesidir. Zira biraz sonra da şöyle bir vesveseye başvururlar: ‘Bak sen bu işi yapamıyorsun. Kafanda canlandırdığın mekân Kâbe’ye benzemiyor. Namazın fasit oldu.’ Onun için kendinizi Kâbe’nin karşısında, huzurunda namaz kılıyor farz etmeniz yeterlidir. Tabii aynı durumu Allah karşısında ve huzurunda olduğumuzu da yaşamamız gerekir. Kısacası gözünüzün önünde Kâbe’yi canlandırmaya çalışmanız yanlıştır. Tabii ilahi bir iltifatla Kâbe’den sahneler bu vartayı aştıktan sonra hayal dünyanızda kendiliğinden canlanmaya başlar ki buna kimse bir şey diyemez.
    Namazda okunan sureler ve ayetler ise okunur okunmaz nura dönüşürler. Nur ruhun temel besin kaynağıdır. Aç insan nasıl karnı doyunca rahatlarsa okunan ayet ve sureler de ruhu buna benzer biçimde rahatlatırlar.
    Namazda rükû ve secde ise nefsin belini kırar. İnsana kulluğunu en güzel hatırlatan ibadetlerdir. İmam-ı Rabbani’ye göre namazda Allah’a (c.c.) yükselişi gerçekleştiren manevi miraç bunlardır. Özellikle imam değilsek bunları elden geldiğince uzatmakta fayda vardır. Peygamberimiz (s.a.s) yalnız kıldığı namazlarda bunları çok uzatırdı. Ruh manevi olarak yükseldikçe büyük bir neşe duyar, kabına sığmaz. Ruhun yükselişini pek kimse bilemez, anlamaz. Ruhun bir ucu bizdedir ama o başka bir ucuyla rükû ve secde sırasında Allah’a doğru süratle gök semalarını kat etmeye başlar. Bu sanki sündürülen bir lastik gibidir. Ruh mekândan bağımsızdır. Yükselişi de mekân kat etmek olarak anlamamak lazımdır. Mekân ruhun yükselişinde insanların anlayabilmesi için yapılan bir benzetme gibidir. Nefis de namazın bu rükünleri sırasında belinin bükülmesi ile ağlama sonrasında duyulana benzer bir hoşluk ve serinlik duygusuna gömülür. Duada da bu duyguyu devam ettirir.
    Rükû ve secde sırasında söylenen tespihler ise ince sırlar içerir. Bunlar Allah’ı öven, yücelten, ululayan güzel isimlerinden oluşur. Bu tespihlerin dünyaya dönük hediyeleri de vardır. En başta namaz kılan insanları toplumda itibar sahibi kılar. Kalpler Allah’ın elindedir. Dilediği duyguyu kalplere Allah (c.c.) koyar. Namaz kılan bir kişi, Allah’ın izni ile kâfir, münafık, Müslüman olan her kalpte ulaşılmaz bir vakar duygusu ile karşılanır. Yani her insan ister istemez ona karşı bir saygı duygusu içerisine girer. Bu o Müslüman’ı sevmezse bile gerçekleşir. Namaz kılan kişi insanlara zulmetmedikçe bu itibarını korur. Ne zaman kötü bir iş yaparsa ve bu da etrafa yayılırsa o zaman kalplerdeki bu saygınlık kalkar. İşte rükû ve secde sırasında o ilahi isimleri zikrin dünyadaki küçük hediyesi budur. Bu da namaz kılan kişiye toplumsal sevgi ve saygı duygularını verir.
    Son olarak şunu belirteyim ki her insan güzel görünmek, çevresince beğenilmek ister. Bunun için kendisini süsler, güzel elbiseler giyinir. Bunlar için avuç dolusu para da harcar. Ama dış görünüşten öte bir de ruhun görüntüsü vardır. Ruh her ibadetten ayrı bir gıda alır. Bunlar sadece ruhu beslemekle kalmaz ruha bir de tarif olunmaz güzellikler katar. Namaz kılan kimselerin yüzlerine ve ellerine vuran nurlardan söz etmiyorum. Namaz kılan kimselerin ruhlarındaki huzur duygusunun güzelliğinden bahsediyorum. İnsanlarda baş gözü gibi bir de kalp gözü vardır. Ama tabii bu genellikle insanlarda kapalıdır. Kapalı da olsa siyah beyaz kabilinden, daha doğrusu hakikatten gölgevari bir şeyler algılar. Bu ruhun gözüdür. Bu göz namaz kılan insanlardaki huzuru algılayınca buna hayran kalır. İnsanlar genellikle kitaplardaki sözlerden, hocaların vaazlarından etkilenerek namaza başlamazlar. Namaz kılan insanlardaki huzura imrenerek bu yüce ibadeti yapmak isterler.
    Allah (c.c.) son nefese kadar bu büyük ibadetten bizleri mahrum etmesin. Amin.
    MUHSİN İYİ

     

  • muhsin iyi on said:

     Namazın Huzurla, Huşuyla Kılınması, Allahın el-Azîmu, el-Aliyyu (A’lâ) İsimleri

    A. İftitah Tekbiri:
    İftitah tekbiri, namaza başlarken söylenen ‘Allahu Ekber (Allah en büyüktür) sözüdür. Bu söz, insana ölüm gibi tesir etmelidir. Nasıl ölen kişinin dünya ile bağlantısı kalmazsa bu tekbir de namaz kılan kişiyi öyle dünya ile alakalı her şeyden kesmeli, Allah’ın (c.c.) huzuruna çıkarmalıdır. Zaten tekbir sırasında yapılan ellerin kulak hizasına kaldırılıp indirilmesi bu dünya ile alakanın kesilmesinin jestidir, vücut dilidir. Bu hareketi yaparken duygu ve düşüncesini de yaşamak gerekir. Bu tekbiri Allah aşkı için şehit olmak isteyen bir insanın serden geçliği, kararlığı ve coşkusu ile çeken bir insanın namazı Allah’ın izni ile huzurlu ve huşulu geçer. Çünkü dünya dışarıda değil insanın iç dünyasındadır. Dünya nefsidir. Namazın başı iyi olursa namaz o istikamette gider. Onun için bu tekbiri çekme biçimi, o sırada içerisinde bulunacağımız ruh hali çok önemlidir. Tekbiri çekmeden önce, birkaç saniye de olsa, o coşku ve huşuya insanın kendisini hazırlaması gerekir. Bunun için insanın kendisinin Allah yolunda şehit olduğunu hayal etmesi büyük bir yarar sağlayabilir. Rükünler arasında çekilen tekbirler de nefse iftitah tekbirindeki yaşanan halleri anımsatmalıdır. Çünkü nefis çok çabuk unutur, ona daima bunu hatırlatmak gerekir.

    B. Kıyam:
    Namazı bütün melekelerimizle (duygu, düşünce, hayal, coşku) yaşamamız gerekir. Birinde yaşanan bir boşluk nefsin ve şeytanların harekete geçerek namazı ifsat etmelerine neden olabilir. Namaz yaşamımızdan bir andır. Bir yaşantı sürecidir. Belli hareketlerin yapıldığı, surelerin ve duaların okunduğu, zikirlerin çekildiği, kısacası anlamlı işlerin yapıldığı bir yaşam dilimidir. Namazda zamanın insanın tüm melekelerine hitap edilecek şekilde dolu dolu yaşanması gerekir.

    Namaz kılarken arka planında Allah’ın (c.c.) razı olacağı bazı hayaller fon olarak kullanılırsa namaz daha feyizli ve bereketli olur. Ayrıca bunlar güzel düşünceler, duygular, coşkular oluşturacağı için namaz daha zevkli geçecektir. İnsanlar namazdan daha büyük bir haz alacaklardır. Aksi taktirde namazdaki boşlukları nefis ve şeytanlar doldurur ki, o zaman namaz istenilen nitelikte ve kalitede olmaz. Huşudan ve ruhtan yoksun olur.

    Namazın sırrı, anlamı, huşusu, Allah (c.c.) karşısında olma, yani huzurda bulunma düşünce ve duygusunda gizlidir. Hadiste buna ihsan hali denmiştir. Peygamberimiz Hz. Muhammed Alehisselam, ihsanı şöyle tarif etmişlerdir: ‘İhsan, Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmendir. Zira sen O’nu görmezsen de O seni görmektedir.’ Namazda, namazın bütün rükünlerinde ihsan haline ulaşmak, bu hali yaşamak bir gaye olmalıdır. Namazı Allah’ın (c.c.) karşısında, huzurunda kıldığımız düşünce ve duygusunu yaşadığımız anda namazda huşuyu da elde ederiz. Namazda huşu ise büyük bir devlettir, çok büyük bir nimettir. Şu ayet-i kerime bu büyük müjdeyi içerir: ‘Muhakkak ki namazlarında huşuya eren müminler, kurtuluşa ermişlerdir. (Mü’minun suresi, ayet 1,2)’

    Namaz bütün varlıkların ibadetlerini kendisinde toplamıştır. Her varlık, namazın bir rüknündeki bir lisan-ı halle Allah’a (c.c.) ibadet etmektedir. Cansız sanılan maddenin en küçük parçaları olan atomların elementleri durumunda bulunan elektronlarının çekirdekleri etrafındaki akıl almaz hızla dönüşleri, Allah’a (c.c.) karşı kendi lisan-ı halleri ile bir ibadettir. Yine makro âlemde gezegenler, yıldızlar çeşitli hareketleri ile adeta namazda kıyam rüknünde olan birisi gibidirler. Kıyamda ayakta durulduğu gibi bu varlıklar da gerek kendi ekseni etrafında gerekse birbirlerinin çevresinde yaptıkları hareketleri ile dengede durmaktadırlar, yıkılmamaktadırlar.

    Namazda kıyamda iken cemaat duygusunu daima canlı tutmak gerekir. Zira bilindiği üzere cemaatle kılınan namaz ferdi kılınanına göre 27 kat daha faziletlidir. Bütün madde âleminin de söz konusu hareketleri ile bizimle birlikte Rabb’imizin huzurunda kıyamda durduğunu düşünmek ve hayal etmek namazımızı daha faziletli ve huşulu kılar. Ayrıca gökyüzünde mutat ibadetleri gereği sürekli kıyam halinde olan, sayısını ancak Allah’ın bildiği meleklerin varlığı da hadis-i şeriflerde bildirilmektedir. Bunları da kıyam cemaatine katmak namazımızı daha faziletli ve huşulu kılar.

    Namazı Allah’ın karşısında, huzurunda kılma duygusu ile birlikte namazda cansız varlıklarla, meleklerle birlikte kıyamda durduğumuzu hayal etmemiz, vesveselerin, dünya düşüncelerinin de yolunu keser.

    Namazı kılarken feyz kaynağı Kabe’nin karşısında olduğumuzu da unutmamız gerekir.

    C. Kıraat (Kuran-ı Kerim’den Sure Okuma):
    Namazın kıyamında okunan Fatiha suresinin anlamını tefekkür etmekten ziyade ruhuna uygun okumak gerekir. Fatiha, mana olarak Kuran-ı Kerim’i kapsamına alan, hacmi küçük ama kendisi büyük olan bir suredir. Tefsirler faziletlerini anlatmakla bitiremezler. Bu sure namazın her rekâtında okunmak zorundadır. Hadis-i şerifler bunsuz namazın olmayacağını beyan buyuruyor. Fatiha’nın ruhunu ancak bu konuda varit olan hadis- şerifleri okuyarak kavrayabiliriz. Ayrıca namazlarımızda bu kadar çok okuduğumuz bir sureyi tefsir kitaplarından da açıklamalarını öğrenmek akıllı kişilerin harcıdır. Fatiha’nın ruhunu kısaca şöyle özetleyebiliriz: İlk üç ayetinde Rabb’imizi hamd ettiğimizi ve övdüğümüzü (1. Elhamdü lillahi Rabil-âlemin. 2. Er-rahmanirrahim. 3. Maliki yevmiddin. 1. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. 2. O acıyan ve esirgeyendir. 3. Din (kıyamet) gününün sahibidir. ), dördüncü ayette Allah ile bir sözleşme imzaladığımızı (4. İyyake na’budü ve iyyake nesta’in 4. Ancak Sana ibadet eder, ancak Sen’den yardım isteriz), beşinci ve altıncı ayetlerde (5. İhdinessıratel mustakim. 6. Sıratellezine en’amte aleyhim ğayrilmağdubi aleyhim ve leddallin 5. Bizi doğru yola ilet. 6. Nimet verdiğin kimselerin yoluna, üzerlerine gazap inenlerin (Yahudilerin) ve sapkınların (Hıristiyanların) yollarına değil. ) hayat felsefemizin, ideolojimizin, hayat tarzımızın kısacası dinimizin Allah’ın rızası istikametinde tecellisi için yaptığımız bu dua demetinin sözleşmeyi yerine getirdiğimiz sürece Allah tarafından kabul edildiği, böyle bir duayı Allah’ın reddetmediği konusunda ümitli olmayı düşünmeliyiz.

    D. Rüku, el-Azîmu (ululuk, yücelik sahibi) Güzel İsmi :
    Namazda bilindiği üzere rükûda en az üç kere “Sübhâne Rabbiye’l-Azîm (Rabb’in el-Azîm güzel ismi eksiklik ve kusurdan uzaktır)” tespihi çekilir. Bu tespihi rükûlarda ne kadar çok söylersek namaz o kadar çok feyizli, bereketli ve huşulu olur. Mutasavvıflar çeşitli vesilelerle hayvanların büyük ekseriyetinin duruşları itibari ile rükû halinde olduklarına dikkat çeker. Ayrıca gökyüzünde mutat ibadetleri gereği sürekli rükû halinde olan, sayısını ancak Allah’ın bildiği meleklerin varlığı da hadis-i şeriflerde bildirilmektedir. Bizler kıldığımız namazlarda rükû sırasında bütün bu varlıkları tahayyül edip onlarla beraber bir cemaat duygusu ile rükûlarımıza bir derinlik ve anlam katarsak namazlarımız daha bir faziletli olur ve huşu kazanır.

    Allah’ın (c.c.) yüceliğini, ululuğunu kavramak olanaksızdır. Bunu ancak zıddıyla veya çeşitli karşılaştırmalarla anlayabiliriz.

    Ulu, yüce kavramlarının zıddı küçük ve basittir.

    Evren o kadar geniştir ki, içerisinde dünya yaratılalı beri henüz ışığı bize ulaşamamış yıldızlar bulunmaktadır. Evrenin bu genişliği ile insanın sınırlı kavrayışı karşılaştırıldığında Allah’a (c.c.) izafe edilen yücelik, ululuk kavramları az çok anlaşılabilir. Oysa Allah (c.c.) henüz dünya yaratılalı beri bize yıldızlarının ışığı ulaşamamış bu evrenin değil mahiyetlerini bilemeyeceğimiz sınırsız sayıdaki evrenlerin yaratıcısıdır. Bu durumda O’nun yüceliğini, ululuğunu (el-Azîm oluşunu) evrenlerle bile karşılaştırmak, sınırlandırmak büyük bir günahtır.

    Allah’ın (c.c.) kudretinin genişliğini anlamak imkânsızdır. Allah’ın (c.c.) zatının genişliğini de düşünemeyiz. Çünkü Allah (c.c.) madde ve madde cinsinden bir şey değildir. Bu güzel isim O’nun güç ve kudretini nitelemektedir. O’nun kudretinin genişliğini, bir ülke yöneticisinin sıradan bir vatandaşa göre devleti yönetmede sahip olduğu geniş olanaklarla karşılaştırarak kısmen de olsa anlamaya çalışabiliriz.

    Namazlarda her rükûda en az üç kere tekrar edilen “Sübhâne Rabbiye’l-Azîm (Rabb’in el-Azîm güzel ismi eksiklik ve kusurdan uzaktır)” tespihindeki el-Azîm güzel ismindeki sır nedir?

    Namazda rükû sırasında Allah’a (c.c.) tazimde bulunulur. Tazim saygı, hayranlık, korku, övgü, minnettarlık, itaat ve bağlılık gibi kavramları içerir. Hâlbuki günlük yaşamda çeşitli ihtiyaçlarımız ve sıkıntılarımız giderilirken biz insanlara karşı bu duyguları yaşarız. Sanki manevi olarak onların önünde eğiliriz. Böylelikle Allah’a (c.c.) gösterilmesi gereken tazimi yaratıklara sergileriz. Bu durum adeta gafletle şirke düşmektir. Oysa el-Azîm güzel ismi ile tazimi sadece Allah (c.c.) hak etmektedir. Çünkü güç, kudret ve övgü (hamd) sadece Allah’a (c.c.) mahsustur. Gerçi ilgili duyguların insanlara karşı belli bir derecede duyulması gayet doğaldır. Ama ne zaman ki insanların ihtiyaçlarımızı ve sıkıntılarımızı gidermede birer vesile olduğu ve hakiki yapan/edenin Allah (c.c.) olduğu gerçeği unutulur veya görmezden gelinirse sözünü ettiğimiz gizli şirk gerçekleşir. Yine de insan, günlük yaşamının monoton doğal akışı, gürültüsü, gafleti içerisinde böyle durumlarda Allah’ı (c.c.) pek az anımsamaktadır. İşte rükûda kul hem sergilediği beden diliyle hem de Allah’ın (c.c.) el-Azîm güzel ismini eksiklik ve kusurdan tenzih ederek her ihtiyacını ve sıkıntısını O’nun giderdiğini ve O’nun gücünün ve kudretinin her şeye yettiğini, geniş olduğunu belirtmekte; saygı, hayranlık, korku, övgü, minnettarlık, itaat ve bağlılık gibi duygularla O’nu yüceltmektedir. Böylece üzerindeki bu tür gizli şirk pisliklerini temizlemekte, Allah’a (c.c.) kullukta makam kazanmaktadır. Yine bu sayede üzerindeki nimetlerle içerine düştüğü gizli şirkten, kula kul olmaktan kurtularak dünya hayatında da gerçek özgürlüğe erişmektedir.

    El-Azîm güzel ismi ile kula düşen görev şudur: Namazlarını kılan bir Müslüman el-Azîm güzel ismini bir günde en az 120 kez zikretmektedir. Bu durum bu güzel ismin namaz dışında da zikredilmesinin önemini göstermeye yeter.

    Rükûdan doğrulurken zikredilen ‘Semiallahü limen hamideh’ (Allah kendisine hamd edenleri işitir.), nefsin aklına ve anlayışına uygun söylenmiştir. Bunun nedeni nefse bir itminanlık ve güven duygusu kazandırmak içindir. Zira müminin anlayışı işitmenin ötesindedir. Ama nefis işitmeye ve yapmaya önem verir. İşitilen ve yapılan şeylere dikkat eder. Zekâsı ve anlayışı kıttır. Müminin anlayışında Allah (c.c.) kalpte geçenleri ezelde bilmektedir, biçimindedir. Ama rükûda iki büklüm olan, ezilen nefse mükâfat babında bu zikir, onun anlayışına ve zekâsına uygun olarak tesir ettirilmeye çalışılır. Tam doğrulduğunda ise bu zikir kesin bir ifade ile daha saf ve yalın olarak nefse yine zikrettirilir: ‘Rabbena lekel-hamd’ (Hamd (övgü dolu şükür) Rabbimiz içindir.). Bu sefer sadece nefs değil ruh da hissesini alır. Çünkü ruh, nefisten daha anlayışlı ve imanlıdır. Hamdin Allah’a mahsus olması dile getirilince ruh coşar. Ümitlenir. Kapına sığmaz olur. Artık bundan sonra kulun gafletinin ve günahlarının affı için kendisini Allah’ın huzurunda yere kapanmasına, secde etmesine sıra gelir.

    E. Secde, el-Aliyyu, el-A’lâ (varlıkların nitelik ve niceliği ile karşılaştırılması doğru olamayan Allah’ın [c.c.] kudretinin ve zatının yüksekliği) Güzel İsimleri:

    Namazda bilindiği üzere secdede en az üç kere “Sübhâne Rabbiye’l-A’lâ (Rabb’in el-A’lâ güzel ismi eksiklik ve kusurdan uzaktır)” tespihi çekilir. Bu tespihi secdelerde ne kadar çok söylersek namaz o kadar çok feyizli, bereketli ve huşulu olur. Mutasavvıflar çeşitli vesilelerle bitkilerin duruşları itibari ile secde halinde olduklarına dikkat çeker. Bitkilerin başı topraktaki kökleridir. Ayrıca gökyüzünde mutat ibadetleri gereği sürekli secde halinde olan, sayısını ancak Allah’ın bildiği meleklerin varlığı da hadis-i şeriflerde bildirilmektedir. Bizler de kıldığımız namazlarda secde sırasında bütün bu varlıkları tahayyül edip onlarla beraber bir cemaat duygusu ile secdelerimize bir derinlik ve anlam katarsak namazlarımız daha bir faziletli olur ve huşu kazanır.

    Allah’ın (c.c.) kudretinin yüksekliğini kavramak olanaksızdır. Bunu ancak zıddıyla veya çeşitli karşılaştırmalarla anlayabiliriz. Yüksek kavramının zıddı alçaktır (süfli). Allah’ın (c.c.) dışında her şey bununla vasıflanabilir. En alçak şeyler onun günah saydığı fiillerdir. Sonra sırasıyla mubahlar, helaller gelir. Kul Allah’a (c.c.) yöneldiği zaman yücelir, yükselir. Çünkü O el-Aliyy’dir. Kul, dünyaya ilgi göstermeye başladığında alçalır, düşer. Zaten dünya da deni (alçak) sözcüğünden türemiştir. Harama bulaştığında ise pis bir bataklığa saplanmıştır.

    Yüksek kavramının zıddının alçak olduğunu söylemiştik. Dünyadaki en yüksek yapı evrenin yüksekliği ile karşılaştırıldığında alçak kalır. Evrenlerin sahibi Allah’ın (c.c.) kudretinin yüksekliğini (el-Aliyy oluşunu) sınırsız sayıdaki evrenler bile izahta aciz kalır.

    Kudreti sonsuz yükseklikte olan Allah’ın (c.c.) karşısında biz insanlar ne kadar aciz bir durumdayız.

    Tabii el-Aliyy ile dile getirilen kavram, varlıkların nitelik ve niceliği ile bir ilgisi olmayan Allah’ın (c.c.) zatının, dolayısıyla şan ve şerefinin yüksekliğidir.

    Kudreti bu kadar yüksek olan Allah’ın (c.c.) zatı da (şan ve şerefi) yüksektir. Onun için O’nu gözler göremez. Akıllar idrak edemez. Bütün makam ve mevkiler O’nun yanında alçak kalır. O’nun madde âlemi ile bir ilgisi olmadığı için bu zati yüksekliği bir ülke yöneticisinin herkesle yüz göz olamaması anlamında düşünmemiz gerekir. Allah’ın (c.c.) duyu organlarıyla algılanamamasının bir nedeni de bu güzel isme dayanmaktadır.

    Namazlarda her secdede en az üç kere tekrar edilen “Sübhâne Rabbiye’l-A’lâ (Rabb’in el-A’lâ güzel ismi eksiklik ve kusurdan uzaktır)” tespihindeki el-A’lâ güzel ismindeki sır nedir?

    Aliyy ile a’lâ aynı kökten gelen kelimelerdir. A’lâ, aliyy kelimesine göre yüksekliği daha bir vurgulamakta ve başına “en” takısını hak etmektedir.

    Namazda secde sırasında kulluk makamına erişilir. Secde, namazın en doruk noktasıdır. Peygamberimize (s.a.s) namaz miraçta farz kılınmıştır. Miraç bilindiği üzere peygamberin (s.a.s) Allah (c.c.) katına yükseldiği gecedir. İşte namazda kulu Allah (c.c.) katına çıkaracak en anlamlı hareket secdedir. Çünkü secde her türlü günahın temel kaynağı olan nefsi Allah (c.c.) karşısında aşağılamanın beden dilidir. Secde anında Allah’ın (c.c.) el-A’lâ güzel isminin zikredilmesi çok manidardır. Bu güzel isimle kul hem peygamberi (s.a.s) gibi manevi bir miraçla Allah’a (c.c.) yükseldiğini düşünmekte hem de bu güzel ismi eksiklik ve kusurdan tenzih etmekle Allah’ın (c.c.) zati yüksekliği sonucu O’nu duyu organları ile algılayamayınca nefsinin, şeytanların ve dünyanın kışkırtmaları sonucu gaflete veya günaha düşmesi üzerine yaşadığı pişmanlıkla huzurda af dileyip O’nun bu güzel ismini yüceltmektedir.

    Kılınan namazların, duaların kabulüne vesile ve günahlara kefaret olması da el-Alâ güzel isminin ruhuna uygun düşmektedir.

    Gerek el-Azîm gerek el-Aliyy güzel isimleri Allah’ın (c.c.) uluhiyyetini yüceltmeleri açısından anlam bakımından ortak bir temele dayanırken rükû sırasında söylenilen el-Azîm (ululuk, yücelik sahibi) güzel isminde Allah’a (c.c.) verdiği sonsuz nimetlere karşılık sonsuz bir minnettarlık duygusu, secde sırada söylenilen el-Aliyy (el-A’lâ: varlıkların nitelik ve niceliği ile karşılaştırılması doğru olamayan Allah’ın [c.c.] kudretinin ve zatının yüksekliği) güzel isminde ise gaflet ve günahlardan dolayı pişmanlık duyup affını talep etme anlam inceliği söz konusudur. Rükû ve secdelerde bu isimlerin altındaki ilgili duygusal anlam inceliklerine dikkat edilmelidir. Ayrıca bizzat rükû ve secde de birer beden dili olarak aynı anlam inceliklerine sahiptirler. Dolayısıyla ilgili rükünleri yaparken söz konusu anlam inceliklerini duygusal, coşkusal ve düşünsel melekelerimizle yaşamamız yerinde olacak, namazın ruhuna ve huşusuna daha uygun düşecektir.

    El-Aliyy ve el-A’lâ güzel isimleri ile kula düşen görev şudur: Namazlarını kılan bir Müslüman el-A’lâ güzel ismini bir günde en az 120 kez zikretmektedir. Bu durum bu güzel isimlerin namaz dışında da zikredilmesinin önemini göstermeye yeter.

    F. Oturuşlar (Ka’de):
    Namazın oturuşları da çok mühimdir. Son oturuş farzdır. Oralarda okunan Ettehiyyatu duası büyük bir hediyedir. Azim bir duadır. Peygamberimizin (s.a.s) miraçta aldığı hediyelerin hepsi onda gizli surette mevcuttur. Ona samimi bir şekilde talip olmamız gerekir. Çünkü peygamberimizin (s.a.s) belirttiği gibi namaz, müminin miracıdır. Ettehiyyatu duasını okurken bu miracı yaşamak insana hem büyük bir zevk verir, hem de çok faziletli, bereketlidir.

    Ettehiyyatuyu okurken şu hususlara dikkat etmek büyük yararlar sağlar:

    Buradaki sözlerin bir kısmı peygambere, bir kısmı Allah’a, bir kısmı da meleklere aittir. Sahne, Allah huzurudur.

    Ettehiyyatuyu çok yavaş okumalıdır. Namaz öncesinde meleke kazanılıncaya değin bir süre sözleri rollerine uygun okurken farklı ses tonlamaları ile biraz çalışma yapılmalıdır. Aslında bunu öğrenmek çok basittir. Biraz üzerinde çalışılırsa herkese nasip olabilir.

    Ettehiyyatunun anlamını çok iyi öğrenmeliyiz.

    Kendimizi peygamberin (s.a.s) yerine koyarak onun sözlerini daha yürekten, Allah’ın sözlerini bize sunulan hediye gibi, meleklerin şahadet kelimesini de İslam’a Allah’ı ve onları da şahit tutma niyeti ile hareket ederek söylemeliyiz.

    Genellikle insanlar kendilerini peygamber (s.a.s) yerine koymayı bir edepsizlik olarak telakki ederler. Hâlbuki bu peygambere bir iltifattır. Onun gibi olmak, onun sünnetini yaşamak dinde ve özellikle tasavvufta amaçlanan şeyler arasındadır. Tasavvufta fenafişşeyh makamından sonra fenafirrasul makamı vardır. Burada amaçlanan şey, nefsini Rasulullah’ta yok etmedir. Mürit mana âleminde Rasulullah’ı görünce ona benzemeye çalışır. Çoğu zaman onunla telebbüsü rabıtaya başvurur. Telebbüsü rabıta kendi vücudunu ortadan kaldırıp kendisinde Rasulullah’ı ikame etmesiyle yapılır. Yani artık kendisi yok, Rasulullah vardır.

    Rasulullah’ın birkaç çizgi ile fiziki portresi şöyledir: Ortadan biraz daha uzun boy; geniş nurani bir yüz, yüzdeki organlar gayet muntazam, güzel; beyaz, nurdan dolayı parlak çember bir sakal; yüzden hemen sonra başlayan özellikle biraz uzun ve kalın olan boyun ve ense kısmındaki beyaz teninde yer alan çeşitli noktalardaki hoş bir kırmızı ve pembe renk hemen dikkati çekmektedir. Baş genellikle hafif eğik. Ayrıca geniş bir göğüs. Bu konuda geniş bilgi edinmek isteyenler hilyelere bakabilirler.

    Kişilerin peygambere (s.a.s) telebbüsü rabıta yaparken fiziki portresini üzerlerine giydirmekten ziyade manevi olarak kendilerini onun yerine koymaları da yeterlidir.

    Rasulullah’a böyle bir telebbüsü rabıta nefsin de hoşuna gideceği için Ettehiyyatunun rollerine uygun okunuşu insana kısa zamanda meleke olur.

    Ettehiyyatu’nun anlamı ve rolleri:
    Peygamber konuşuyor: ‘Ettehiyyatü lillahi vessalavatu vettayyibatü’ Ettihhyatü, Allah’a sunulan azim bir kasidedir. Vecizdir. Ettehiyyat, vessalavat, vettayyibat bütün ibadetleri kapsayan, onların Allah (c.c.) indindeki değerlerini, kalitelerini ifade eden sıfatlardır. En düşükten en yükseğe doğru sıralanmışlardır. Örneğin bir namazın tahiyyat olması o kişiyi dünyada ve ahrette kurtarmasıdır. Yine bir namazın salavat olması o namazın ailesine, soyuna sopuna da tesir edip onların da namaz kılmalarına vesile olmasıdır. Bu sayede onların da dualarını almaktır. Bir namazın tayyibat olması ise kişinin ailesi, soyu sopu dışında diğer insanlara da etki etmesi, başkalarına da hidayet ve irşada vesile olmasıdır. Kılınan namazlar başka insanların da dirilmesine vesile olursa bu o kişiyi Allah katında daha yüceltir. İşte Ettehiyyat, vessalavat, vettayyibat kelimelerini diğer bütün ibadetler için de bu şekilde düşünebiliriz, uygulayabiliriz. Cümlede lillahi Allah için demektir. Yani bu cümlede öz olarak ‘Farklı derecelerdeki tüm ibadetler, Allah içindir.’ demek isteniyor.

    Allah (c.c.) konuşuyor: ‘Esselamü aleyke eyyühen-Nebiyyü ve rahmetüllahi ve berakatüh:’ ( Ey peygamber Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi üzerine olsun.) Nasıl peygamberimiz veciz bir ifade ile Allah’ı (c.c.) övmek için ibadetleri değer ve kalitelerine göre nitelendirerek ona tahsis etti ise Allah da onun bu sözlerine uygun olarak mukabelede bulunmakta, bu ibadetlerden gelecek nimetleri de üç sınıfta ifade etmektedir. Tahiyyat makamında kılınan bir namaz kişiyi dünya ve ahrette selama (Allahın gazabından güvenliğe, eminliğe) ulaştırır. İşte namazın en küçük hediyesi budur. Kişiyi Allahın gazabından kurtarır. Gerçekten namaz büyük kurtuluştur. Onu mutlaka kılmak gerekir. O birinci vazifemizdir. Kişiyi dünya ve ahret sıkıntılarından emin kılar. Salavat makamında kılınan bir namaz insana Allah’ın rahmetini (ve rahmetüllahi) kazandırır. Rahmet ahrette tecelli edecek büyük bir nimettir. Kişi bu rahmetle ahrette ailesindeki, soyu ve sopundaki bazı kişilere azaptan kurtulmaları veya cennette derecelerinin yükselmesi için şefaat edebilecektir. Tayyibat makamındaki bir namaz ise Allah’ın bereketini (ve berakatüh) kazandırır. Allahın bereketine eren kişiler, ahrette peygamberler, sıddıklar ve şehitlerle haşrolacağı gibi büyük nimetlere de erecektir. Ailesi, soyu sopu dışında başka insanlara da gerek cehennemden kurtuluşları gerekse cennette büyük nimetlere, makamlara ermeleri için şefaatte bulunabileceklerdir.

    Peygamber konuşuyor: ‘Esselamu aleyna ve ala ibadillahis-salihin:’ (Selam bizim ve salih kullarının üzerine olsun.) Bu cümleyi okurken peygamberimizin ümmetine olan aşırı sevgisi gözler önüne getirilmelidir. Ahirette herkesin can derdine düşüp nefsi nefsi (kendimi kurtarmak istiyorum) diye bağırdıkları sırada o içten bir yakarışla ümmeti ümmeti (ümmetimi kurtarmak istiyorum) diye inleycektir. Bu cümlede peygamberimizin ümmetine olan düşkünlüğü hissolunmaktadır. Bu nedenle burada peygamberimiz (s.a.s), ümmetinin dünya ve ahrette selama (esenliğe, barışa, huzura) ermeleri için dua buyurmaktadırlar.

    Melekler konuşuyor: ‘Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasulüh:’ (Ben şahitlik ederim ki Allah’tab başka ilah yoktur. Muhammed onun kulu ve peygamberidir.)

    Sağa sola verilen selamlarla üzerimizdeki ve çevremizdeki meleklerin de duaları alınır. Esenliğe çıkılır.

    Namazı doğru ve huşulu kıldığımızda o namaz üzerimize siner. Bizde güzel bir hal meydana getirir. Bu hal başkalarına da tesir eder. Bizim adımıza tebliğde ve irşatta bulunur. Tebliğ ve irşat sözden ziyade halle yapılır. Namaz hiç konuşmadan bizim adımıza insanları hak dine davet eder. İnsanların da namaz kılmalarına vesile olur. Bu anlamda namaz sadece kılan kişiyi değil başkalarını da diriltir.

    Namazla dirilen bir insan Allah’ın (c.c.) hükümlerine, emir ve yasaklarına kayıtsız şartsız teslim olur.

    İnsan, namaz kılmakla evrene, hatta evrenlere uyum sağlar. Uyum beraberinde huzuru, barışı, esenliği ve mutluluğu getirir. Çünkü bütün varlık âlemi, canlı ve cansızlar, namazın bir rüknünde kendi lisan-ı halleri ile ibadet yapmaktadırlar. Namazda bütün bu ibadet çeşitleri toplanmıştır. İnsan namaz kılarak bu evren armonisinde bir sese ulaşır, anlam kazanır. O da bu koroda yer almış olur. Namaz varoluşun bir gereğidir. İnsan namaz kılmaya başladığı zaman gerçek manada kul olur. Bizlerin en birinci vazifesi, Allah’a (c.c.) ibadet etmektir. Çünkü bütün evren, içerisindeki her şey Allah’a kul olmak üzere yaratılmıştır. Allah bizleri kendisine kul olmamız için programlamıştır, dizayn etmiştir: ‘Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. (Zariyat suresi, 57)’ Allah’a (c.c.) kul olan insan ödevini yaptığı için rahatlar. Özgürleşir. Çünkü duygu ve düşünceleri büyük bir yükten kurtulur. Allah da bu kuldan razı olunca o insan bu dünyada iken cennet hayatını yaşamaya başlar. Allah’a (c.c.) bile bile namaz kılmayan insan ise nefsinin esiri olur. Büyük bir manevi sıkıntı içerisine girer. Tüm varlıklar ibadetle yaratılışlarının gereğini yerine getirip huzura ermişken o hiç yere büyük bir manevi yükün altında kalır. Namaz kılmayanlar manevi bir buhranın içerisinde olurlar. Çağdaş felsefenin terimi ile ifade edersek ‘varoluşsal bunalım’ çukuruna yuvarlanırlar. Yani namaz borcunu yerine getirmeyenler daha bu dünyada iken cehennem sıkıntılarını yaşamaya başlarlar. Tabii bir de bu işin ahiret cephesi vardır. Allah’ın (c.c.) kahrının tecelli ettiği cehennemi bilemiyoruz. Ama orantı olarak yumurtanın zarından daha ince bulunan yer kabuğunun altı ve güneşin kendisi bize yeteri kadar cehennemin sıcaklığı hakkında fikir veriyor. Hadislere bakılırsa cehennem bunlardan da daha sıcaktır. Allah (c.c.) kutsal kitabı Kuran-ı Kerim’de kendisine asi olanları, burada yakacağını beyan buyuruyor. ‘ Suçlulardan sizi cehenneme sokan nedir, diye sorarlar. O suçlular şöyle derler: ‘ Biz Namaz kılanlardan değildik.’ (Müddessir suresi, 41-43)’ Bu tehdit, insana sinek vızıltısı gibi mi geliyor?

    Allah her birimize indinde makbul olan, huşulu, huzurlu namazları ihsan eylesin. Allah (c.c.) her birimizin kalplerinde namazı sevgili ve aziz kılsın. Bu yolla bizlere rızasını nasip eylesin. Amin.
    Muhsin İyi

 

DIKKAT: Sitemize ya da yazarlarımıza hakaret veya küfür eden ve yazarlarımızı tehdit eden şahısların IP adresleri ve giriş saatleri sistemimiz tarafından kaydedilmektedir. Avukatımız aracılığıyla bu kişiler hakkında gerekli yasal işlemler başlatılacaktır. Yorum göndermeden önce nezaket kurallarına dikkat ediniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Dikkat! Yorum yazmadan önce aşağıdaki uyarıyı okuyunuz:
5237 S.lı Türk Ceza Kanunu MADDE 125 Hakaret (1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.
(2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur.

Türk Ceza Kanununun yukarıda belirtilen maddelerine göre, sitemiz veya yazarlarımızın onur, şeref ve saygınlığını zedelemeye yönelik mesajlar gönderenler hakkında  gerekli yasal haklarımızı kullanacağımızı önceden bildiririz. Yorum yazarken nezaket kurallarına dikkat ediniz.

Bir cevap yazın