Manevi Temizlik, Günahlardan Kurtulma, Manevi Olgunlaşma, Allahın el-Kuddûsü Güzel İsmi

Yazan: Muhsin İyi   15.01.2012 / 16:21 tarihli yazı

Allah El- Kuddûs (c.c.) güzel ismi ile yeryüzündeki ekolojik dengede tecelli etmiştir. Şöyle ki: Dünya yaratılalı beri sayısız bitki, hayvan, insan belli bir ömür sürmekte, sonra yaşamlarını yitirmektedirler. Ama kendilerinden arta kalan cesetleri yeryüzünü kirletmemektedir. Tıpkı bir fabrikanın atık maddelerini arıtma tesislerinde doğaya zararlı olmaktan çıkarıp bazı maddelerinden yeniden yararlanması gibi bu cesetler de ya başka bir canlının gıdası olmakta ya da mikrop ve bakteriler yolu ile çürütülüp toprağa karıştırılmaktadır. Şayet bu canlı varlıkların cesetleri bu yolla yok edilmeseydi dünyamız adeta bir çöplüğe dönüşecekti. Yaşam olanaksızlaşacaktı. Allah (c.c.) el-Kuddûs (eksiklik ve kusurdan uzak olan, her türlü kemal sıfata sahip olan) güzel ismi ile doğada tecelli ederek doğanın böyle bir eksiklikten ve kusurdan arınmasını sağlamıştır.

Allah (c.c.) insanların kemal olarak bildikleri her şeyden de münezzehtir. Çünkü insanın bildiği kemaller kusurdan ve eksiklikten uzak değildir. Ayrıca insan ibadetlerini daima kusurlu bilmelidir.

“Sübhânallah” tespihi ile Allah (c.c.) her türlü eksiklik ve kusurdan tenzih edilir. Bu tespihle el-Kuddûs güzel isminin gereğinin yarısı yerine getirilmiş olur. Allah’ı (c.c.) öven, yücelten diğer tespihlerle de (elhamdülillah, Allahu ekber) el-Kuddûs güzel isminin gereğinin diğer yarısı da tamamlanmış olur. Yani el-Kuddûs güzel ismi Allah’ı (c.c.) her türlü eksiklik ve kusurdan uzak olduğunu vurguladığı gibi O’nun her türlü kemal sıfata sahip olduğunu da düşündürmektedir.

El-Kuddûs güzel ismi hem Allah’ı (c.c.) yüceltme ve övmeyi hem de dolaylı bir yoldan da olsa kulun ahlakını güzelleştirmeyi hedeflemektedir. Şöyle ki: Kul tövbe yolu ile manevi kirlerden, günahlardan arınabilir, Allah’ı (c.c.) kusur ve eksiklerden tenzih etme, övme ve yüceltme sayesinde de çeşitli erdemlere kavuşabilir.

El- Kuddûs güzel isminin bir parçası insan için bu dünyada abdest ve gusül suyunda tecelli etmektedir. Abdest ve gusül suları günahlardan arınmanın, tövbe etmenin adeta kapılarıdır. İnsan günahlarından tövbe ederek ilahi emirleri yerine getirmek için bunlara yöneldiğinde Allah’ın izni ile günahlarından temizlenir. Onlarca hadis-i şerif buna işaret etmektedir. Bu sayede insan Allah’a (c.c.) ibadet edecek bir paklığa erişir. İnsan ölünce bu tecelli toprağa geçmektedir. O zaman toprak kabir azabı ile kişinin günahlarını temizleyecektir. Çok İslam âlimi, biraz da olsa anlamamız için, diş ağrısını kabir azabına benzetmiştir. Tabii imansız ölen kişiler için bu azap bir temizleme olarak değil de hak olarak tecelli edecektir. Onlar ebedi olarak azapta kalacaklardır. İmanlı ölenlerin günahları sevaplarından ağırsa, kabir azabı da bunlara kefaret olarak onları temizleyecektir. İmanlı ölen kişilerin bu azap da günahlarının temizlenmesine yetmezse sıra ahrette cehennem ateşine gelecektir. İnsan biraz elini ateşe tutarsa bu azabın ne kadar dehşetli olduğunu anlayacaktır. Cehennem ateşi mümin olarak ölen kişilerin günahlarını temizlemek için azap edecektir. Tıpkı bir potada eritilen altının saf yönü ile katkı maddelerinin birbirinden ayrılması gibi. Bu cehennem azabı, dünya zamanıyla kıyaslanmayacak kadar uzun bir devri içine alabilecektir. Zira dünyanın bin yılı ahretin bir gününe tekabül etmektedir. Allah (c.c.) bizleri kabir ve cehennem azaplarından korusun. Âmin.

İnsanlar abdest suyunun kadrini bilmezlerse öldükleri zaman önlerine başka temizleme malzemeleri çıkmaktadır. Kabrin toprağı, cehennemin ateşi bu işleve de sahiptirler. Hâlbuki günahlardan temizlenmek bu dünyada abdest suyu ile mümkündür. Basittir. Gerçi abdest almak, namaz kılmak nefse biraz ağır gelmektedir. Ama bu dünyada bu ibadetler için biraz dişimizi sıkarsak, onların küçük sıkıntılarına katlanırsak Allah (c.c.) önümüze sırasıyla gelecek kabir hayatında, kıyamet gününde bizleri daha büyük sıkıntılara düşürmeyecektir. Cennete pis olanlar kesinlikle giremeyeceklerdir. Allah’ın (c.c.) emir ve yasakları bu dünyada bir imtihan konusu olduğu kadar O’nun emir ve yasaklarını yapmayanlar manevi olarak kirlenmektedirler. Gerçi nefis ve şeytan her insanı ‘Senin için temiz, gönlün temiz…’ yalanı ile kandırmaktadır. Hâlbuki ilahi emirleri, yani Allahın buyruklarını ve yasaklarını yerine getirmeyen her insan, manevi olarak kirlenmektedir. Gönlü kapkara olmaktadır. Hadis-i şerifte her günahın kalpte siyah bir leke bıraktığından söz edilmektedir. Kalp simsiyah olduğunda o kişi Allah’ın azabından kendince emin olmaktadır. Yani sanki azap ona hiç gelmeyecekmiş gibi bir duygu içerisine girmektedir. Bu ilahi bir mekirdir (hiledir). Allah böyle bir insana hidayeti nasip etmemek için bir rahatlık vermiştir. Allah (c.c.) ayet-i kerimede bu hali şöyle ifade etmektedir: ‘Allahın azabından ancak hüsrana uğrayanlar emin olabilirler. (Araf suresi, 99)’

İnsan manevi kirliğini, temizliğini şeytanın ve nefsin sözleriyle değil ilahi emirleri yerine getirip getirmediği ile ölçmelidir. İnsanların manevi kirlerinden yani günahlarından bu dünyada temizlenmeleri ancak tövbe ile mümkündür. Tövbe, tövbe-i nasuh (derin bir pişmanlıkla bir daha günahları işlememeğe ve ilahi emirleri yerine getirmeğe kesin karar verme) olursa geçmiş olan bütün günahları sevaba çevirmektedir. Bu ayetle sabittir: “Ancak şu var ki tövbe edip iman edenler ve güzel işler yapanlar, bundan müstesnadır. Allah onların kötülüklerini iyiliklere, günahlarını sevaplara dönüştürecektir. Çünkü Allah Gafûr (günahları affeden), Rahîm’dir (müminleri esirgeyendir). Kim tövbe edip güzel işler yaparsa gereğince tövbe eden odur işte (Furkan suresi, 70-71).” Artık böyle bir insan, yani tövbe-i nasuh eden birisi ibadetlere yöneldiği, yasaklardan kaçındığı için Allah (c.c.), abdest suyu ile ona rahmet eder. Abdest suyu onda Allah’ın (c.c.) el- Kuddûs ismini tecelli ettirir. Hadis-i şerifte ifade edildiği üzere kabrini cennet bahçelerinden bir bahçeye dönüştürür. Kıyamet günü de cehennemin üzerine kurulu olan sırat köprüsünden ayağı kaymadan şimşek hızı ile geçirtir. Cennete ulaştırır. Çünkü o dünyada iken temizlenmişti, günahlarını dökmüştü, artık onun için kabrin toprağının sıkmasına ve cehennemin ateşine lüzum kalmamıştır.

Dikkat edilirse su, toprak, ateş bu dünyada da temizlik malzemeleridir. Elimiz hafif kirlendiğinde suyla temizleyebiliriz. Biraz daha ağır kirlenirse, mesela yağlanırsa, eskiden sabun olmadığı için toprakla temizlenirdi. Toprak böyle pislikleri çamur kıvamına geldiğinde alırdı. Mikroplar bilindiği üzere ateşle temizlenir. Yüz derecede mikrop yaşamaz. Yemeklerimiz bu sayede temizlenmektedir.

Dünyada imanın esaslarını teşkil eden hakikatler, gözlerden saklanıp bunun yerine onlardan birer küçük iz taşıyan Allah’ın (c.c.) ayetleri olduğu için insanın bunlara inanıp doğru yolu bulması onun kolay bir şekilde temizlenmesini sağlar. Öldükten sonra işler değişmektedir. Zira inanılması gereken ayetler değil hakikatler tecelli etmektedir. Bu nedenle insanın o zaman tövbe etmesi ve imana gelmesi bir işe yaramamaktadır. Onu temizleyememektedir. Çünkü örneğin dünyada iken varlığına inanılması gereken melekler ölünce insanın karşısına gerçekten çıkacaktır. Yine dünyada iken kuşkuyla baktığı cehennem daha kabirde iken onu küçük bir parçasıyla gerçekten yakmaya başlayacaktır. Artık kabre girdikten sonra inanılması gereken şeyler, hakikat olmaktadır. Bu yüzden ölünce imtihan sona ermekte, gerçeklerle yüz yüze kalınmaktadır. Tövbe, iman artık fayda vermemektedir.

Ölümle birlikte insanın üzerindeki günahları ağırlaşacak, onların temizlenmesi büyük azaplarla gerçekleşecektir. Bu ağırlık bir güne nispetle bin yılın ağırlığı derecesinde olacaktır. Zira hem ayetle hem hadisle sabittir ki, dünyanın bir günü ahretin bin yılına karşılık gelmektedir. Akıllı insan geleceğini gören, ona göre hazırlığını yapandır. İlahi emirlere göre yaşayandır. Allah’ı (c.c.) unutmayıp O’nun emir ve yasaklarına uymaya çalışandır. Nefse ağır gelen emir ve yasaklar, ruha hafiflik verirler. Ödev ve sorumluluklarını yerine getiren insan, daha bu dünyada iken cennet hayatını yaşamanın hafifliğini görür. Allah’ın emir ve yasaklarına aldırmayıp nefsine göre yaşayan bir insan görünüşte rahat ve kolay bir yolda yürüyor görünse de ruhu bundan büyük bir sıkıntı duyar. Böyle birisi dünyada gerçek huzuru hiçbir zaman bulamaz. Günahlar insanın üzerinde bir yük gibi ağırlık yaparlar. Daha bu dünyada iken insana cehennem hayatını yaşatırlar. İşte Allah’ı, peygamberi, amentünün esaslarını gerçekten inkâr edenler ancak bu yükten biraz da olsa kurtulabilmektedirler. Onlar vicdanlarının baskısından kurtulmak için akıl ve mantık dışı olan bu yola, yani inkâr yoluna girmek zorunda kalmaktadırlar. Çünkü günahkâr bir mümin olarak yaşamak çok zordur. Sırtında bir dağ taşımak kadar sıkıntılıdır. Nefis iman ve ibadet yolu yerine inkâr yolunu tercih ettiği zaman kısmi olarak biraz da olsa rahatlamaktadır. Artık günahlarla arasına rahatsız edici olan vicdan azabı girmemektedir. Şu muhakkak ki, inkârında ısrarlı olanların yapmadan edemediği, duramadığı büyük bir günahı veya günahları bulunmaktadır. Bu günahı veya günahları için Allahın bütün ayetlerini, O’nun varlığı ve birliğine işaret eden ve evrende ve insanın kendi varlığında tecelli eden sonsuz ayetlerini görmek istememektedirler. İşte insan nefsi bu kadar korkunç bir yapıya sahiptir. Herkesin içinde de böyle bir nefis vardır. Kimse kendi nefsini temize çıkarmamalıdır. İnsan nefsine uyduğu zaman nefis en sonunda mutlaka inkâr yoluna sapacaktır. Herkes aynı kaderi yaşayacaktır. İmtihan dünyasında kimseye ayrıcalık yoktur. Onun için peygamberimiz (s.a.s) dualarında Allah’tan bir an da olsa nefsiyle baş başa kalmamayı istemiş, bu duayı da sevgili kızı Hz. Fatıma’ya öğretmiştir: ‘Allahım, Sen bizi bir an, göz açıp kapayıncaya kadar olan müddet de olsa, nefsimizle başbaşa bırakma.’ Âmin.

Hiçbir günahı da küçük görmemeli, hemen tövbe etmelidir. Şu bilinmeli ki, insanı hasta edip yatağa düşüren gözle görülmeyen mikroplardır. Zira sekarat sırasında o küçük günah, insana büyük eziyetler yapıp şeytanların kışkırtmasıyla da insandaki imanı üzerinden alabilir. Ebedi cehennemlik yapabilir. İnsan o günah nedeniyle değil de o günahı küçük ve önemsiz görmesiyle gazab-ı ilahiyi üzerine çekebilir. Zira bu durum büyük günahlardandır. Çünkü bu büyük günahın altında Allah’ın ebedi azabını çekebilecek başkalarını küçük görme, kendini büyük görme… gibi damarlar bulunabilir. Kimse bunları anlayamaz. Göremez. Bu damarlar çok gizlidir. Öyle inanmalı ve itikat etmeli ki, her günahta insanı küfre götüren bir yol mutlaka vardır. Allah bizleri korusun.

İnsan günahlara battığı zaman tövbe ederse, temizlenir. Ama ibadetlerinde gurur ve kibre düşen, kendisini beğenen insanın aklına tövbe ve istiğfar gelmediği için şeytanlaşır. Azgınlaşır. Üstelik bir de kendisini doğru yolda sanır. Böyle bir insanın hatasını görmesi de zordur. Allah (c.c.) bizleri korusun. Âmin.

İnsan başını ibadetlerden bile kaldırmazsa da kendisini bir toz zerresi olarak görmesi gerekir. Zira ibadetler de Allah’a aittir. Allah (c.c.) insana nasip etmiştir. Allah (c.c.) kimi insanı da ibadetleri ile imtihan eder. Şeytan bu konuda insana en büyük derstir. Hadis-i şeriflerden anlaşılmaktadır ki, şeytan başlangıçta meleklerin hocasıdır. Kendisi o kadar abid bir zatmış ki, gökyüzünde secde etmediği bir yer kalmamış. İnsanın ibadetlerini kendisinden bilmesi büyük bir afettir. İbadetler Allah’ın insana bir lütfudur, ihsanıdır. İnsana ibadetlerdeki düşen pay, ancak gafleti ve yanılmalarıdır.

Allah (c.c.) insanın ibadetlerine muhtaç değildir. İnsan ibadetlere ekmek su kadar muhtaçtır. Onlar olmazsa manevi olarak hayatı biter. Hayvanlardan daha aşağı bir hayatı yaşar. Allah (c.c.) her türlü eksiklik ve kusurdan uzaktır. Her türlü kemal sıfata hakkıyla sadece Allah (c.c.) sahiptir. Çünkü O El-Kuddûs’dür.

El- Kuddûs güzel isminin diğer bir parçası insan için bu ilahi emir ve yasaklarla tecelli etmektedir. İnsan abdest ve gusülle tövbe edip günahlardan arınırken yasaklardan uzak durarak ve ibadetlerle de kemal sıfatlarını kazanmaktadır. Olgunlaşmaktadır. Allah’ın (c.c.) rızasını elde etmektedir.

El- Kuddûs ismi müminler üzerinde tecelli etmeye başlayınca velilik sıfatı elde edilip manevi merhaleler kat edilir. Bu yüzden veliler bu güzel ismin hürmetine takdis edilirler: Kaddesallahu sırrahu (=Kuddise Sırrahu: Allah sırrını takdis etsin). Bu, veliler için yapılan güzel bir duadır. Velilere ayetlerdeki sırlar, yani hakikatler seviyesine, makamına göre açılır. Görülür. Onlar bunlarla imtihan edilirler. Bu dua onların bunda başarılı olmaları için yapılır. İmtihan hiçbir seviyede, makamda bitmez. Mahiyeti değişir. İmtihan veli olunca değil ölünce biter.

Allah (c.c.) bizlere gereğince tövbe etmeyi, iman etmeyi ve ibadet hayatını ihsan eylesin. Allah (c.c.) her birimize rızasını nasip eylesin. Âmin. Muhsin İyi

Kıblenin (İstikbal-i Kıblenin),  Kâbe’ye Yönelmenin Anlamı, Sırları, Faziletleri  Kâbe’ye yönelmek (istikbali kıble), namazın farzlarındandır. Allah’ın (c.c.) Kuran-ı Kerim’de açıkça emrettiklerine farz denir. Farzları yerine getirmek ibadettir. İbadet insana sevap ve Allah’ın (c.c.) rızasını kazandırır.

Hac, bizzat Kâbe’yi ziyaret etmeyi gerektirir.

Kâbe, hem namaz hem de hac ibadetlerini doğrudan ilgilendirmektedir.

Kâbe, Allah için yapılan ilk mescittir. Hadislerde Hz. Âdem Aleyhisselam tarafından yapıldığı ifade edilmektedir. Kuran-ı Kerim’de temellerinin Hz. İbrahim Aleyhisselam ve İsmail Aleyhisselam tarafından yükseltildiği belirtilmektedir. Buna göre, şu anlaşılmaktadır ki, Hz. Âdem Aleyhisselam tarafından yapılan ve sonradan yıkılan Kâbe’nin temelleri Hz. İbrahim Aleyhisselam ve Hz. İsmail Aleyhisselam tarafından bulunarak Kâbe yeniden inşa edilmiştir.

Peygamberimiz (s.a.s) Mekke’de iken Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksa’ya yönelerek namaz kılıyordu. Ama buraya yönelirken Kâbe’yi de ortaya alıyordu. Yani o zamanlar hem Kâbe’yi hem de Mescid-i Aksa’yı kıble edinmiş oluyordu. Medine’ye hicret gerçekleşince Kâbe’yi araya almak imkânı kalmadı. O zaman direkt Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya yönelerek namaz kılındı. Bu durum peygamberimize (s.a.s) pek sevimli gelmiyordu. O kıblenin Kâbe olmasını arzuluyordu. Bunun için de dua ediyordu. Ümitliydi. Bu şekilde Medine’de on sekiz ay kadar namaz kılındıktan sonra kıblenin Kâbe’ye çevrilmesine dair ayetler nazil oldu: ‘ Yüzünün semada aranıp durduğunu görüyoruz. Artık için rahat olsun. Seni hoşnut olacağın bir kıbleye yönelteceğiz. Haydi, yüzünü Mescid-i Haram’a (Kâbe’ye) çevir. Siz de ey müminler, nerede olursanız yüzünüzü ona doğru çeviriniz… (Bakara suresi, 144)’

Allah (c.c.) her yerdedir. Ona hususi bir yer ve yön tahsis edilemez. ‘… De ki doğu da batı da Allah’ındır. O kimi dilerse doğru yola çıkarır (Bakara suresi, 142).’ Çünkü Allah yaratılmamıştır. Yaratandır. Yer ve yön kavramları yaratılmışlar içindir. Allah (c.c.) bunlardan aşkındır, yücedir. Allah (c.c.) ne varlık âleminin içindedir ne de dışındadır. Allah (c.c.) yarattıklarına dair her şeyi bilir, görür, gözetler. Kuran-ı Kerim’de arşa istiva ettiğini (kapladığını) söylemesi oraya Zat’ı adına şeref verdiğini belirtmek içindir. O’nun hiçbir yere yöne ihtiyacı yoktur.

İnsan çok aciz yaratılmıştır. Bir yere sığınmaya mecburdur. Onun için kendisine ev yapar. Aynı zamanda manevi bir güvene  muhtaçtır. Bir yönden manevi bir güven duygusu hissetmek ister. Daima o yere yönelme ihtiyacı duyar. İşte yüce Allah (c.c.) bunun için insanın manevi olarak sığınacağı, faydalanacağı bir yer ve yön yaratmıştır. Bu manevi yön ve yer Kâbe’dir. Onun için ayet-i kerime bu ihtiyacı karşılamak için sadece namaz sırasında değil  ‘nerede olursanız’ olun diyor: ‘Haydi yüzünü Mescid-i Haram’a (Kâbe’ye) çevir. Siz de ey müminler nerede olursanız yüzünüzü ona doğru çeviriniz…’ Kâbe hayat kaynağıdır (bk. Maide suresi, 97). Ayrıca insana güven duygusu verir. Oraya giren bela ve musibetlerden emin olur (bk. Ali İmran suresi, 97). Bunlar oraya ‘yönelen’ kişilerden mahrum edilmemiştir. Çünkü yüce Allah (c.c.) için mekân kavramının, uzaklığın önemi yoktur. Kâbe kendisine yönelene bir güven duygusu hissettirir. Çeşitli korku ve kaygılarla namaz kılmak için Kâbe’ye yönelenlerin ruhlarında hissettikleri güven duygusu budur. Bunu herkes deneyebilir. Anlayabilir, yaşayabilir. Onun için Allah (c.c.) ilgili ayet-i kerimelerde Kâbe’nin güven yurdu olduğunu söyleyerek onun bu özelliğine dikkat çekmiştir (bk. Bakara suresi, 125). Hadis-i şeriflerde belirtildiği üzere kalpler Allah’ın elindedir. İstediği duyguyu onda oluşturabilir. Bunda Allah (c.c.) için bir sıkıntı yoktur.

Kâbe ilahi tecellinin de merkezidir. Allah (c.c.) manevi nimetleri buradan inananların gönüllerine ulaştırmaktadır. Müminler yüzlerini Kâbe’ye çevirmekle sosyal açıdan birlik ve beraberlik duygularını yaşamaktadırlar. Kâbe tüm inananları bir noktada birleştirmektedir. Ama Kâbe’nin işlevini sadece sosyal bir yararla tanımlamak ve sınırlandırmak eksik olur.  Kâbe’nin aşkın bir anlamı vardır. Hadislerde ifade edildiği üzere Kâbe’nin duvarında yer alan ve hacıların tavaf sırasında selamladıkları Hacerü’l-Esved (Siyah Taş) cennetten getirilmiştir. Yani Kâbe’nin yapısında dünyayı aşan bir öğe yer almaktadır. Bu durum onun dünyevi faydasının ötesinde yani sosyal birlikteliği temin etmenin dışında başka bir boyuta daha sahip olduğuna işaret etmektedir: ilahi, metafizik.

Allah (c.c.), Kuran-ı Kerim’de bu ilahi tecelliyi şu ayet-i kerimede ‘mübarek (mübaraken)’, ‘hidayet (hüdan)’ kelimeleri ile işaret etmiştir: ‘Doğrusu insanlar için kurulan ilk mabet, kesinlikle Mekke’deki o çok mübarek ve bütün âlemlere hidayet olan Kâbe’dir.’

Tasavvuf literatüründe Kâbe’den gönüllere ulaşan bu ilahi tecelliye feyz denir. Feyz, nur gibi ruhun temel gıdasıdır. Kâbe’den gelebileceği gibi rabıta sırasında mürşitten de gelebilir. Tasavvufta mürşidin kalbi de tıpkı Kâbe gibi ilahi tecellinin yeri olarak kabul edilir.  Feyz, erbabınca bilinir ki, göğse dışarıdan gelen hoş bir baskıdır. Bilindiği üzere letaifler, yani manevi organlar yüzde ve göğüs üzerinde çeşitli noktalarda bulunurlar. İşte gerek mürşitten gerekse Kâbe’den gelen bu feyz,  letaifleri besler, güçlendirir. Bu sayede insanın manevi yükselmesi mümkün olur. Ruhun nurdan sonra gelen ikinci besini feyzdir. Ruh için nur ekmek ise feyz su gibidir.

Bir Müslüman Kâbe’yi sadece taşlardan, siyah örtüden, yani maddi şeylerden ibaret bir yapı olarak görüyorsa büyük bir yanılgı içerisindedir. O zaman böyle bir Kâbe’ye doğru secde etmek Allah’a (c.c.) şirk koşmaktır. Hâlbuki bu din, öncelikle putperestlere savaş açmıştır. Kendi içerisinde böyle bir çelişkiyi ve mantıksızlığı barındıramaz. Kâbe ilahi tecellinin yeridir. Kıble de bunun yönüdür. Bu inanış insanı ancak Allah’a (c.c.) ulaştırır. Böylece mümin Kâbe istikametine yönelip secde edince Allah’a (c.c.) secde etmiş olur. Şirkten kurtulur. Ayrıca bu inanışı sayesinde her zaman Kâbe tarafına yönelerek ilahi tecelliye müşteri olur. Kalbini, letaiflerini feyizle doldurur. Manevi ilerlemesini ve zenginliğini gerçekleştirerek insanlara yararlı olabilecek bir kıvama gelir.

Kıbleye karşı oturmak hem hadislerde hem ayet-i kerimelerde teşvik edilmiştir. Peygamberimiz (s.a.s) bu konuda şöyle buyurmaktadır: ‘Her şeyin en güzel ve en uygun bir şekli vardır. Oturma şeklinin en güzeli de kıbleye karşı oturmaktır.’ Ayet-i kerimede ise yüce Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır: ‘Her nereden yola çıkarsan yüzünü Mescid-i Haram’a doğru çevir ve her nerede olursanız olun yüzünüzü ona doğru çevirin ki insanlar için aleyhinizde bir delil olmasın… (Bakara suresi, 150)’

Kuşkusuz insan namaz kılarken, kurban keserken, Kuran-ı Kerim okurken, zikir çekerken, rabıta yaparken… kıbleye karşı oturarak oradan da ilahi feyzi almaktadır. Ama bu tür bir ibadet olmadan da insan sadece yüzünü kıbleye dönüp oturarak da ilahi feyze nail olabilir. Ayrıca ayet-i kerime ile farz olması nedeniyle insana büyük sevaplar ve Allah’ın rızasını da kazandırır.

Bir Müslüman öldüğünde mezara gömülürken sağ tarafına yanı üzerine yatırılır ve böylece yüzü, göğsü kıble istikametine konmuş olur. Yine Müslümanlar yataklarında da bu şekilde yatmaya gayret ederler. Çünkü ilahi feyiz letaiflerin bulunduğu yüz ve göğüs noktalarından algılanır. Bu ölünce de yatınca da devam edebilir. Buna her zaman müşteri olmak gerekir.  Kabir hayatını keşfeden pek çok veliye göre Müslüman olarak yaşayıp ölemeyen kişiler, her ne kadar böyle gömülseler de bu tür bir pozisyon hemen azap melekleri tarafından bozulmaktadır. Bazı veliler bu çevrilmenin fiziki değil de manevi yüz ve bünye ile olduğunu ifade etmişlerdir. Allah (c.c.) bizleri bu tür şeylerden korusun. Âmin.

İnsan ömrünün büyük bir kısmı yatakta uyuyarak geçmektedir. Bu zamanı gerek abdestli yatmak,  gerekse de yatarken elden geldiğince yüzü kıbleye dönmek suretiyle ibadete çevirmek gerekir.

Gün içerisinde gerek evimizde gerekse işyerinde vaktimizin çokça geçirildiği bazı yerler vardır. Bize ait veya bizim sıklıkla oturduğumuz bu yerlerde koltuk, masa ve sandalyeler bulunabilir. Bunlar kıble istikametine konursa oturduğumuz yerden bizlere Kâbe’den gelecek ilahi feyze vesile olurlar. İnsanın oturduğu yerde hem başka işlerini yapması hem de ilahi feyizden yararlanması çok akıllıca bir iştir. Kaçırılacak fırsatlar değildir. Çünkü hiç zahmet çekmeden, yorulmadan, oturduğu yerden sevaba ve ilahi feyze nail olunmaktadır. Bu açıdan yemek yediğimiz yerler bile böyle ayarlanmalıdır. Çünkü o az gibi görünen dakikalar bir ömürde toplandığı zaman yılları bulabilir. Ebedi kurtuluşumuza ve çok çeşitli ahret nimetlerine vesile olabilirler. Bunları küçük görmemek, azımsamamak gerekir. Tabii ilahi feyze ulaşabilmek için en azından otururken, kısa bir süre veya ara sıra da olsa, Kâbe’nin karşında olduğumuzun bilincinde olmak gerekir. Çünkü ibadet bilinçle ve kalpten geçen bir niyetle yapılır. Bunun için karşımızdaki duvarda bir Kâbe resmi veya İslami bir yazı bize bu konuda hatırlatıcı görev yüklenebilir. Bir de evin veya işyerin inşasında Kâbe’nin açıları düşünülmediği için oturacağımız yerler, ortamın dekorasyonunda duvara da ters düşmemesi için bir miktar Kâbe yönünden sapabilir. Toplam 45 derecelik bir açı ile Kâbe’den sağa ve sola sapma normal bir durumdur. Bunları vesvese yapıp da şeytana bu konuda pabuç bırakmamak gerekir. Zira her hayırlı işte imtihanın sırrı gereği pek çok engel önümüze çıkabilir. Allah’ın emrini yerine getirmek, sevap kazanmak, Allah’ın rızasını elde etmek kolay şeyler değildir. Yani haliyle bunlar o kadar ucuz olamaz. Kâbe’nin feyzinden yararlanmak gibi büyük bir nimete kavuşmak için hareket ettiğinizde görürsünüz ki bunu engellemek için nefis ve şeytanlar verdikleri vesveseler ile bizleri ve çevrenizdeki insanları kullanmaya başlayacaklardır.  Bazı kişiler, eşyaların yerlerinin değiştirilmesi meselesinde hiç yoktan büyük problemler çıkaracaklardır.

Kâbe’ye dönmek namazın bir şartıdır. Yani bir parçasıdır. Çoğu zaman parça bütünün yerine geçebilir. Niyet, amelin kendisi gibi sevap kazandırabilir. Yani Allah (c.c.) fazl u ikramıyla bir hayırlı işin bir kısmını yapana hepsini yapmış gibi sevap verebilir. Miraç hadisesinden biliyoruz ki, namaz başlangıçta elli vakitti. Elli vakit demek, insanın tüm zamanını namaza hasretmesidir. Peygamberimiz (s.a.s), gök katında bu konuda Hz. Musa Aleyhisselam’ın görüşünü aldı. O, ümmetin bunu yapamayacaklardır, onlara ağır gelecektir dedi. Bunun üzerine peygamberimiz (s.a.s) Rabb’in karşısına birkaç kez çıkma ile nihayet namaz beş vakte kadar indirildi. Elbette yüce Allah Hz. Musa Aleyhisselam’ın bildiği şeyi de, peygamberimizin (s.a.s) Allah’ın (c.c.) huzuruna tekrar be tekrar gelip namazın vakitlerinin indirimi için istekte bulunacağını da, O’nun da bu isteği kabul edeceğini de ezeli ilmi ile biliyordu. Peki öyle ise miraçtaki bu namaz vakitlerinin indirimi olayı niçin yaşatılmıştı? Çünkü Allah bununla kullarına rızasının daimi namaz halinde olduğunu vurgulamıştı. Elbette dünya işleri bizleri daimi namaz halinden alıkoymaktadır. Buna kimsenin de gücü yetmez. Ama dünya işlerini yaparken abdestli bulunma, kıbleye karşı dönme, Kuran-ı Kerim’den sureler okuma… gibi namazın rükünlerinden birisini ve bir kaçını daimi olarak ayakta tutabiliriz. Bu zor bir durum değildir. Bu sayede Allah’ın rızasının gizli olduğu daimi namaz hali de yakalanmış olabilir. Bu açıdan kıbleye dönme, namaz kılmak gibi büyük bir ibadetin parçası olması yanında insana sürekli namaz hali gibi büyük sevaplar da Allah’ın rızasını da kazandırabilir. Allah hepimize bu büyük nimeti nasip eylesin. Âmin.

Daima Kâbe’ye yönelen bir kişinin namazlarının da huşulu olacağı kesindir. Namazda huşu ise büyük bir devlettir.  ‘Muhakkak ki namazlarında huşua eren müminler, kurtuluşa ermişlerdir.  (Mü’minun suresi, ayet 1,2)’

Kâbe’yi ziyaret etme, İslam’ın beş şartından birisi olan haccın bir rüknüdür. Hadis-i şerifte kabul edilmiş bir haccın karşılığının cennet olduğu ifade edilmiştir. Hac gibi büyük bir ibadetin gerek insana nasip olması gerekse kabul edilen bir derecede gerçekleşmesi,  büyük bir bahtlıktır. Devlettir. Hacca gitmeden önce her zaman Kâbe’ye büyük bir iştiyakla yönelmenin bunların gerçekleşmesinde kalbi ve fiili dua hükmüne geçeceği muhakkaktır. Her zaman Kâbe’ye büyük bir iştiyakla yönelme, haccını yerine getiren kişilerin de aziz hatıralarını canlandıran bir işlev görecektir.  Bu da o kişiye manevi olarak haccını tazeleme imkânı vermiş olur. Peygamberimiz (s.a.s) güzel bir niyetin, amelini yapmış gibi kişiye sevap kazandıracağını pek çok hadis-i şerifle farklı ifadelerle dile getirmiştir.

Bir yere yönelmek, orayı manevi olarak ziyaret etmek demektir. İnsanın yapacağı en hayırlı manevi ziyaret ise Kâbe’dir. Daima abdestli halde bulunmak gibi oturacağımız yerlerin kıble istikametinde olması da insanın manevi açıdan böyle büyük hazinelere sahip olmasını sağlayıcıdır. Bunların kazandıracağı şeyler, şimdilik dünya imtihanı gereği gözlerden saklanmıştır. Ahrette bu nimete sahip olanları sevindirecek, hatta onların akıllarını başlarından alacak nice mükâfatları kazandıracağı muhakkaktır. Kaldı ki Allah (c.c.) ilgili ayet-i kerimede ‘yola çıktığımızda’ önce yüzümüzü Kâbe’nin olduğu tarafa dönmemizi, Kâbe’nin nerede olduğu bilincinden sonra yolumuzun tarafına dönüp gitmemizi istediği gibi ‘nerede olursak olalım’ Kâbe tarafından gelecek esintiyi dikkate almamızı da emir buyurmuşlardır. Dikkat edilirse ayet-i kerimelerde namaz ifadesi geçmediği gibi mekân kısıtlaması da yapılmamış, ayet-i kerimeler yürürken de otururken de Kâbe’ye yönelmeyi, onu dikkate almayı ihmal etmememizi açıkça istemiştir: ‘Her nereden yola çıkarsan yüzünü Mescid-i Haram’a doğru çevir ve her nerede olursanız olun yüzünüzü ona doğru çevirin ki insanlar için aleyhinizde bir delil olmasın… (Bakara suresi, 150)’ Bu ayet ve diğerleri bizim tavsiye ettiğimiz şeyleri adeta emretmektedir.

Tabii edep gereği büyük ve küçük tuvaletler yapılırken kıbleye yüzümüzü çevirmek doğru değildir. Hadis-i şerifler de bu hususta bizleri sakındırmaktadır. Elden geldiğince buna dikkat etmek gerekir.

Kâbe’ye yönelme nimetinden yararlanmamız için illa abdestli bulunma şartı yoktur.

Kâbe’ye yönelme ayetleri indiğinde peygamberimiz ve sahabeler çok sevinmişlerdi. O kadar ki Allahu Zülcelâl, ayet-i kerimede peygamberimizin (s.a.s) bu sevincini şöyle ifade etmişti: : ‘ Yüzünün semada aranıp durduğunu görüyoruz. Artık için rahat olsun. Seni hoşnut olacağın bir kıbleye yönelteceğiz. Haydi yüzünü Mescid-i Haram’a (Kabe’ye) çevir. Siz de ey müminler nerede olursanız yüzünüzü ona doğru çeviriniz… (Bakara suresi, 144)’ Çünkü daha önce namazda Yahudilerle aynı kıbleyi, yani Kudüs’teki Mescid-i Aksa yönünü kullanıyorlardı. Bu durum Müslümanların biraz da olsa onurlarına dokunuyordu. Oysa Kâbe’nin önemi de biliniyordu. Peygamberimiz (s.a.s) ve büyük kısım Müslümanlar bir zaman sonra kıblenin yönünün değiştirilip Kâbe olacağını seziyorlardı. Ayet-i kerime onlara bu müjdeyi verdiğinde onlar sadece namazda değil tüm vakitlerinde elden geldiğince Kâbe tarafına yöneldiler. Bu işte çok ileri gittiler. Daha da ileri gidecekleri kesindi. Bu da bu dini pasif bir yapıya sahip kılabileceği gibi daha önemli bazı şeylerin de farkına varılmasını engelleyebilirdi. Onun için aşağıdaki ayet-i kerime bir dengeyi karşılamakta ve Müslümanları bazı konularda aktifliğe teşvik etmektedir. Bu din insanlara yararlı olmak için gelmiştir. Dinin de ruhu budur. İyilik başkalarına yönelmekle gerçekleşir. Kâbe kendisine yönelene feyz, sevap kazandırabilir ama iyilik ancak bir insana yapılınca olur. Kâbe’den elde edilecek feyzle manevi terakkisini sağlayan kişinin iyilikler yapmak için insanlara ve topluma yönelmesi gerekir. Batarya sadece şarj olmak için değil bir işlevi gerçekleştirmek için vardır. Bir de insanı iyiliğe (:bire yani hayra) yönlendiren iman esaslarına da dikkat edilmelidir. Kâbe’ye yönelme kadar bunlara da yönelmek gerekir. Ayette iman esasları da bu yüzden hatırlatılmıştır. Tabii bu ayet-i kerime kesinlikle kıbleye dönmekle elde edilecek faziletleri, nimetleri küçük göstermemekte, sadece Müslümanların bakışını başka mecralara da çekmekte, onların dini bir bütün olarak değerlendirmelerini sağlamaktadır. Kısacası taşları yerine oturtmaktadır: ‘Yüzlerinizi bir doğuya bir batıya çevirmeniz hayra ermek demek değildir… Hayra eren o kimsedir ki Allah’a, ahret gününe, meleklere, Kitab’a ve bütün peygamberlere iman edip akrabalara, öksüzlere, biçarelere, yolda kalmışlara, dilenenlere ve esirlere seve seve mal verenler, namazı kılanlar ve zekâtı verenlerdir… Bir de antlaştıkları vakit (ahitlerini) sözlerini yerine getirenler ile sıkıntı ve hastalık hallerinde ve savaşın şiddetli zamanlarında sabredenlerdir. İşte bunlardır o sadıklar ve işte bunlardır o korunan muttakiler!’

Bize yöneleceğimiz bir kıble verdiği için Allah’a (c.c.) kelimeleri adedince şükürler, hamd u senalar  olsun. Allahu Zülcelâl, bizleri her zaman Kâbe-yi mükerremeye yöneltsin.  Bizlere rızasını nasip eylesin. Âmin.

İmamzade Türbesi
İmamzade Türbesi

Muhsin İyi

DIKKAT: Sitemize ya da yazarlarımıza hakaret veya küfür eden ve yazarlarımızı tehdit eden şahısların IP adresleri ve giriş saatleri sistemimiz tarafından kaydedilmektedir. Avukatımız aracılığıyla bu kişiler hakkında gerekli yasal işlemler başlatılacaktır. Yorum göndermeden önce nezaket kurallarına dikkat ediniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Dikkat! Yorum yazmadan önce aşağıdaki uyarıyı okuyunuz:
5237 S.lı Türk Ceza Kanunu MADDE 125 Hakaret (1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.
(2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur.

Türk Ceza Kanununun yukarıda belirtilen maddelerine göre, sitemiz veya yazarlarımızın onur, şeref ve saygınlığını zedelemeye yönelik mesajlar gönderenler hakkında  gerekli yasal haklarımızı kullanacağımızı önceden bildiririz. Yorum yazarken nezaket kurallarına dikkat ediniz.

Bir cevap yazın