Müslüman Camianın Filistin’e Yabancılaşma Süreci

KudüsYazan: Furkan Halit Yolcu[1]

   Bu çalışma Müslümanların Filistin konusunda aydınlatılması ve çehrelerinin genişletilmesi gerektiğini düşünen bir kişi olarak Filistin konusuna daha derinden ve detaylı bakılması gerektiğini düşünenlerdenim ben de. Bu analizlerden sonra el-Fetih Örgütü’nün yapılanmasını, da inceleyecek olursak bununla birlikte, Filistin-İsrail problemine yönelik felsefesini, kuruluş amaçlarını ve çözüm metotlarını, ayrıca Yaser Arafat ve Mahmûd Abbâs’ın çalışmalarını analiz etmiş ve  daha sonra Filistin halkının güncel durumunu ve tarihsel masumiyetini gözler önüne sermiş olacak bu çalışma. Son olarak bu çalışma bilimsel verilere dayanarak ve bilakis bir politika öğrencisi ve her şeyden önemlisi bir Müslüman olarak konu hakkındaki genel anlamda mutabakata varılmış düşünceleri, İsrail’in ikinci dünya savaşından sonra bölgede hâkimiyeti ele geçirmesi ve bunun Ortadoğu’ya etkilerini ve son olarak da bölgenin geleceği hakkındaki nacizane tahminleri ve temennileri aktaracak.

Öncelikle Filistin diye adlandırılmış olan bölgenin Akdeniz’in güney doğusunda yer alan kuzeyinde Suriye ve Lübnan’a komşu, doğusunda Amman’a ve batısında Mısır’a komşu genellikle kıyıları nemli olan ve karasal iklim ile çöl iklimi arasında değişen bir kara parçası olduğunu bilmek gerekiyor. Bir ülkenin içerisinde bulunduğu coğrafya politik yapısını mutlaka etkiler. Filistin’in bulunduğu coğrafya gerekse doğal gerekse de politik ya da dini sebeplerden ötürü savaşın yüzyıllardır bitmediği nadir alanlardan biridir.

Filistin hakkında bilgi edinmek için arkaya dönüp bakmak gerekir yani tarihin tozlu raflarında şöyle uzunca bir zaman geçirmek gerekiyor. Özetle bu makalede Filistin’in yakın tarihini ele alıp İsrail’in kuruluş tarihinden itibaren daha da politik bir yapı kazanacak olan bir analiz yapalım. Osmanlı Devleti’nden geriye gitmenin çalışmaya tarihi bir hava katacağı kanısında olduğum için buradan sonrasını dikkatle ve detaylı bir şekilde inceleyeceğiz inşallah. 1516 yılında Yavuz Sultan Selim önderliğinde Osmanlı ordusu Mercidabık seferine çıktı. Seferin asıl amacı Mekke’nin ve Medine’nin ele geçirilmesiydi ancak bu uzun seferde başka fetihler de yapıldı. Bunlardan biri de Filistin’in ele geçirilmesi oldu. Ancak bölgenin tamamı Kanuni Sultan Süleyman zamanında kontrol altına alındı. Bu günden sonra Osmanlı Devleti dağılana kadar Filistin her zaman Osmanlı Toprağı olarak korundu.  1901 yılında çok ünlü bir tarihçi ve siyonizmin kurucusu olarak tanınan Theodor Helz o dönemin sultanı II. Abdulhamit ile özel bir toplantı yaptı. Toplantıda Osmanlı borçlarının Avrupa borsasını elinde tutan Yahudiler tarafından ödenmesi karşılığında Filistin’i isteyen bir teklif sunuldu. II. Abdulhamit bu teklifi derhal reddetti ve tehlikeyi sezmiş olacak ki Filistin’i Has toprak (Padişaha ve ailesine ait topraklar) statüsüne getirtti.  Çoğumuzun bildiği üzere 1914 yılında azınlıklara geniş haklar tanınmaya başlandı ve Yahudiler bu fırsatı geri tepmeyerek stratejik ve ileriye yönelik bir hamle yaptı. Filistin’den toprak satın almaya başlayan Yahudi zenginler oraya Yahudileri kalıcı olmak üzere yerleştirmeye başladı ve bölgede Yahudi nüfusu hızla artmaya başladı.

Bunların yanında 1916’da Balfour Deklerasyonuyla ve 1917 yılında İngiltere temsilcisi Sir Mark Sykes ile Fransız temsilcisi M.F. Geogre Picot arasında imzalanan gizli antlaşma ile Filistin uluslararası bir statü kazanmış oldu.

İçerde çoğunluğunu kaybetmeye başlayan Müslüman halka dışarıdan da tehditler oluşmaya başlayınca zaten çok müşkül durumda olan Osmanlı devleti Filistin topraklarını korumaya çalıştı ancak başarılı olamadı. 1880 ile 1918 yılları arasında Yahudi nüfusu 24 binden 65 bin gibi bir rakama çıktı ve nüfüsun yüzde 10’una ulaşmış oldu. 1918 yılında Osmanlı resmen ve fiilen Filistin’deki haklarından vezgeçti ve askerlerini geri çekti. Bununla beraber bölge derhal zaten Musul ve Kerkük’ü ele geçirmiş olan İngilizler’in hakimiyetine geçti. Çoğumuzun bildiği üzere Adolf Hitler’in Almanya’da hakimiyeti ele geçirmesi Filistin için hiç de iyi bir sonuç doğurmadı. Nitekim 1933 yılından itibaren Filistin’e göç eden Yahudilerle birlikte nüfus 335 bin gibi devasa bir yükseliş gösterdi. 1937 yılında İngilizler askerlerini çekerken geride bir paylaşım planı bırakmıyordu “Peel Paylaşım Planı”. Ancak bu plana gore Filistin araplara bırakılmıştı Yahudilere herhangi bir büyük yaşam alanı bırakılmamıştı.

Yine bu dönemlerde Suudi Arabistan Kralı olan Faysal bu planı reddetmekle Filistin’e dair sağduyusunun olmadığını göstermiş ve Filistin Batı tarafından dışlanırken Doğu kanadı tarafından da kaderine terk edilmişti.

Ancak o dönemin Kudüs Müftüsü Emin-el Hüseyni Filistin politikasına ağırılığını koymayı başarmış ve İngilizleri Peel paylaşım planında Araplara daha çok toprak kazandırmayı başarmıştı.

İkinci Dünya Savaşıyla birlikte Yahudiler Filistin’e göç etmeye devam etti ve bu konu Birleşmiş Milletlere götürüldü. Birleşmiş Milletlerde 1947 yılında Filistin Özel Komisyonu kuruldu. Komisyon Filistin’i Araplar ve Yahudiler arasında ikiye bölmeyi teklif etti ancak Yahudiler bu teklife karşı çıktı. İsrail Devleti’nin kurulmasının ardından savaş çanları çalmaya başlamıştı bile. Filistin’de 1950 yılında Yaser Arafat öncülüğünde El-Fetih örgütü kuruldu ama bu daha sonra Hamas’ın da kurulmasıyla yıllar sürecek olan bir iç savaşın ilk adımı olmaktan ileri gidemedi. 1964 yılında Filistin Ulusal Kurtuluş Örgütü resmen Birleşmiş Milletler tarafından kabul edildi. 1993 yılında Yaser Arafat Washington’da Filistin Özerk devletini öngören bir antlaşma imzaladı ve Filistin yavaş yavaş batıya kendini kabul ettirmeye başladı.

Hepimizin bildiği üzere İsrail ikinci dünya savaşından sonra 1948’de “De jure”[2]   devlet olarak bağımsızlığını ilan etti. Bunun ardından Amerika aynı gün içerisinde İsrail’i “De Facto”[3] devlet olarak tanırken Rusya sürpriz bir şekilde sadece 3 gün sonra İsrail’i “De Jure” devlet olarak tanıdığını dünya kamuoyuna duyurdu. Türkiye’de çok zaman kaybetmeden ertesi sene 1949’da İsrail’i tanıyan devletlerarasına katıldı. Amerika ikinci dünya savaşından sonra daha önce de Avrupa siyasetinden çekilme kararı almış olan bir süper güç olarak hedefini dünyada daha küçük ancak daha kıymetli bölgelere çevirdi. Bunlardan ilki zamanın en büyük ihtiyacı olan petrol açısından en zengin bölge yani Ortadoğu oldu. Amerika’nın fiili olarak Ortadoğu’yu hâkimiyet altına alması hem çok zahmetli hem de külfetli olacağından meşhur bağlam “Elini ateşten uzak tutmak istiyorsan maşa kullan.” sözünden yola çıkarak bu bölgede kendi gölgesi vazifesi görecek bir devlet olan İsrail’in kurulmasında ve güçlenmesinde en büyük hatta bazen tek destekçi olmuştur. İsrail de böyle bir süper gücün verdiği kuvvet ile ilk yirmi yılında hızla yükseldi ve dünya ekonomilerinden biri haline gelmeye başladı. Altmışlı yılların sonunda İsrail Arapları tek tek kimi zaman da top yekûn (Yam Kippur Savaşı) yenilgiye uğratırken 20 yıl sonra da Amerika bölge ticaretini kontrol altına almak adına Körfez Savaşları’nı[4] başlatmıştı. Körfez savaşları bu açıdan benim zihnimde büyük ehemmiyete sahiptir. ABD müdahale edeceğini kamuoyuna bildirdiğinde daha önceden bölgede emelleri olan Birleşik Krallık’ın ve Fransa’nın savaşa girmesi hiç de şaşırtıcı değildi ancak Suudi Arabistan, Mısır ve Suriye’nin savaşa girmesi ABD’nin bölgenin hâkimiyetini eline aldığının en açık göstergesiydi.

Bölge hâkimiyetinin ABD’de bir nevi İsrail’de olması Yahudilerin işini bir hayli kolaylaştırdı desek yanlış bir gözlem olmaz. İsrail’in bölge hâkimiyetini eline alması bölge Müslümanları için bir tane dahi hayırlı haber getirmedi ne yazık ki… Filistin üzerine yoğunlaşacağım; şu anda birçok Müslüman Gazze’nin işgal altında olduğunu düşünüyor olabilir ancak Uluslararası Hukuk’a göre şu anda fiili işgal altında olan bölge Batı Şeria’dır. Batı Şeria Gazze’ye oranla en az üç misli daha büyük ve daha çok insanı kapsayan bir bölgedir. Gazze’nin statüsü İsrail’in ördüğü duvar ile birlikte –örülen duvar BM Sözleşmesi’ne aykırıdır –  hâkimiyet altına alınmış bir toprak parçasıdır. Bu konulardan ayrı olarak geçen 50 yıl içinde Filistin İsrail için ne ifade ediyor? Diye birçok kez sormuşumdur kendime… Bu sorunun cevabı benim nezrimde ne kadar iç acıtıcı olsa da “Güç gösterileri için bir er meydanı” ya da “Yeni askeri icatlar için talim alanı”dır. Üzülerek söylüyorum ama tarihi sürece ve bugüne de bakarsak durum bundan ileri değil. Size çok güncel bir örnek vereyim İsrail bu yılın güzünde Gazze’den gelen füze saldırılarının artması üzerine bir harekât düzenledi. Gene onlarca çocuk ve masum insan öldü ancak İsrail yeni geliştirdiği füze kalkanını bütün dünyaya nasıl duyurdu biliyor musunuz? Harekât sonrası yapılan açıklamada operasyon sürecinde
İsrail’e 600 civarı füze fırlatıldığını ve bunların %84’ünün başarıyla havada imha ettiğini yeni geliştirilen füze kalkanının aktüel en güvenli füze kalkanı olduğunu operasyon raporunda dünyaya duyurdu. Şimdi bu kalkan dünyaya pazarlanıyor. Amerika ve İsrail neden dünya silah ticaretinin iki önderi sizce? Çünkü ürettikleri her silahı kullanıyorlar ve dünyaya da izletiyorlar da ondan. Dünyadaki bütün ülkelerin bu iki silah devine güvenleri tam. Bugün Mısır ve Suudi Arabistan’ın uçak filosunun tamamı Amerikan ve İsrail uçaklarından oluşmaktadır. Ayrıca İsrail ve Türkiye’nin hali hazırda yürürlükte olan “Heron”[5] antlaşması iki Heron’un düşmesine ve geç ulaştırılmasına rağmen iptal edilmemiştir.  Meselinin özü şu ki, İsrail bölgeye hâkim olduktan bu yana İsrail’le iş birliği yapmak ya da savaşmaktan başka bir seçenek kalmadı. Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan eninde sonunda da olsa uzlaşmayı seçerken Filistin’e bu seçenekler hiçbir zaman sunulmadı. Bugün dahi İsrail’in en büyük korkusu Filistin’e özgürlük verildiği takdirde 10 yıl içinde tekrar mülteci konumuna düşecekleridir. Bütün bu kontrol çabalarının, insan katletmenin kökeni bölge nüfusunu hâkimiyet altına almak içindir. Şu an İsrail’de yaşayan Yahudiler hükümet tarafından hibe alıyorlar aynen maaş gibi ve Yahudiler için sosyal hizmet giderleri ve vergiler daha düşük. Bütün bunlar Yahudileri İsrail’e çekmek için ve bunun devamında İsrail işgal edip Müslümanları sınır dışı ettiği bölgelere evler yaparak Yahudileri yerleştirmeye devam etmektedir. BU bilgilerin hepsi güncel ve oradan henüz gelen bir gazeteciden alınmıştır.

Filistin’in ve Ortadoğu’nun geleceğine dair tahminlere gelecek olursak… Özellikle Filistin için durum çok yavaş olmak kaydıyla iyiye gidiyor denilebilir. Amerika’nın anayasasında Filistin’in üye olduğu hiçbir uluslararası kurumu finanse etmeme kanunundan dolayı şu anda Türkiye bu kurumları finanse etmeye çalışıyor ancak bunu bir yere kadar yapabilir. Yakın bir zamanda Filistin Kurtuluş Örgütü BM tarafından tanındı ve gözlemci devlet olarak kabul edildi (30 Kasım 2012). Örnek olarak Filistin UNESCO’ya[6] kabul edilmiş ve Amerika’nın yıllık 50 milyon $ olan yatırımı Türkiye tarafından ödenmeye başlanmıştır.  Filistin zamanla kendini dünya siyasetine kabul ettirecektir ama bu akmakta olan kanın duracağı manasına gelmiyor. Bu konuda kilit nokta Amerika’nın dış politika planlarıdır. ABD dış işleri bakanı olan Hillary Clinton’ın (1947-) son zamanlarda yaptığı bir açıklamada Ortadoğu tercihinin bir hata olduğunu kabul ettiğini ve Amerika’nın dünya ticaret merkezine dönüşen uzak doğuya daha fazla önem vermesi gerektiğine inandığını belirtmişti. Bunun bir hedef kayması olup olmadığını tahmin etmek güç ancak komünist köklerden gelen bir süper güç olan Çin’in ABD’nin büyük bir rakibi olduğu gerçeği ortada. İlerleyen zamanlarda ABD bu bölgede güç dengesini değiştirecek bir hamle yaparsa Ortadoğu biraz sakinleşebilir. Bunu gözlemin kaynağı ise şu: Kuzey Kore şu anda sınırda asker kampları kurmuş durumda ve seferberlik ilan edildi bile. Kuzey Kore’den Güney Kore’ye bir müdahale olursa ABD kesinlikle derhal meselenin çözümü için gerekli olan her şeyi yapacaktır bunun anlamı savaş olsa bile…

İsrail’in “İsrail” olma sürecini ele aldıktan sonra, İsrail’in bu denli güçlenmesiyle ona karşı oluşan militan güçlerden en az birini anlatmak ve nu da analiz etmek gerekir. İki taraf da analiz edilmeden ve değerlendirilmeden siyasi bir portfolyö oluşturmak olanaksızdır. Son 40 yılda Filistin sadece siyasi ya da hukuki olarak değil demografik olarak da Avrupa’ya dahil olmaya başlarken bzı tehlikeli örgütler de Avrupa sahnesini kendi emelleri doğrultusunda kullanmak istediler. Bunlardan birisi olan El-Fetih örgütünü mercek altına alırsak:

El-Fetih, Yaser Arafat (1929-2004) ve yakın arkadaşları Salah Halef ve Halil el-Vezir öncülüğünde 1959’da kurulan Filistin orijinli bir silahlı direniş örgütüdür. El-Fetih’in felsefesine ve kuruluş amaçlarına yönelik çok derin tartışmalar bulunmasına rağmen, onun temel amacını Yaser Arafat’ın kendi sözlerinden anlayabiliriz: “Filistinli, Arap vesayetinin gemlerinden, partiler arası çatışmalardan ve bölgesel Arap siyasetlerinden kurtarılmalıydı. Gerçek yerine, toprağını kaybeden ve onu elde etmek için mücadele etmesi gereken kişi olarak, oturtulmalıydı. Bu, Filistinlilerin çabalarının yeniden ülkelerinin geri alınması için ulusal eylem yoluna oturmasına yöneltilmesini gerekli kılıyordu. Böylelikle eski ayaklanmalarının havasına dönebilsin ve yeni bir kahramanlık atmosferi içinde yaşayabilsinler ki, kurtuluş savaşında sağlam birer öncü olabilsinler.[7]

Konuşmayı kısaca özetleyecek olursak el-Fetih’in liderliği Filistin probleminin çözümü için Baasçılık ve Pan-Arabizm yerine daha farklı bir siyasi güç kaynağı kullanılarak çözülmesi gerektiğini savunmuştur. Yaser Arafat’ın sözlerine bakacak olursak gerçekten de sorunun artık ulusal bir şekilde Filistin halkı ile birlikte çözüleceğini düşünebiliriz, ancak siyaset, her zaman söylendiği gibi, realiteye yansımaz.

Yaser Arafat’ın açıklamasında farklı bir siyasal güçten bahsederken batı devletlerinden bilhassa Amerika’dan ve batılı ideolojilerden özellikle Marksizm’den bahsettiğini o zamanlar Filistin halkı tahmin edememiştir. Ayrıca asıl sorun el-Fetih’in silahlı operasyonlarla hedeflediği hususlar konusunda çıkmaktadır. Çünkü bunlar belli başlı hedeflerdir: İsrail’e yapılan göçe engel olmak (Yahudilerin toprak satın alıp Filistin’e yerleşmesi), sermayenin istikrarını önlemek (İsrail ekonomisinin coğrafyadaki üstünlüğünü kırmak), İsrail ekonomisini zayıflatmak, Siyonistlerin İsrail’de yaşamalarının olanaksızlığını kavramalarına yol açacak bir kuşku atmosferi yaratmak, turizmi tahrip etmektir (İsrail’in Kudüs’teki din turizmini tahrip etmek).

Bu hedeflere bakıldığında sorunun çözümüne yönelik Filistin ile doğrudan alakalı bir şey yoktur. Bu hedeflerde İsrail’in sivil halkını hedef alarak yapılacak operasyonlarla ona zarar verme saikının egemen olduğu fark edilebilir. İsrail gibi askeri açıdan çok güçlü bir devlete karşı silahlı mücadeleye girişmek el-Fetih’in Filistin’e verdiği en büyük zararlardan birisi olmuştur. İsrail bu küçük çaplı operasyonları bahane göstererek başlattığı her müdahalede çocuklar da dâhil olmak üzere ortalama 3.500 masum insanın canına kıymıştır. Başlangıçta Filistin halkı için oluşan bir özgürlük hareketi gibi gözükse de el-Fetih gittikçe batıyla yakınlaşan ve Filistin halkıyla bağlarını kaybeden bir örgüt haline gelmiş ve sonuçlarını düşünmeden sayısız operasyonlarda bulunmuş ve bunların bedelini de daima masum Filistin halkı ödemiştir. Yaser Arafat’ın bireysel politika çalışmalarına örnekler göstermek bu hususu anlama konusunda yardımcı olacaktır.

Yaser Arafat, bireysel olarak batıyla sürekli ilişki içinde olmaya çalışan ve bu cihetten aldığı destekle İsrail’e karşı yanlış bir siyaset güden bir politikacıydı. Arafat, el-Fetih Örgütü’nü kurarken sarf ettiği cümlelerin aksine hareket etmiştir. Bunların ilk örneği 1964 yılında Kudüs’te imzalanan Miktad el-Kavmee el-Falasten’de (Filistin Halkı’nın Sözleşmesi’nde) yer alan maddelerin Arap milliyetçiliğini ve Arap dayanışmasını öne koyarak Filistin’in haklı mücadelesine gölge düşürmesi olmuştur.

Yaser Arafat, askeri anlamda Cezayir, Vietnam, Çin ve Kore’den destek almış ve militanlarını buralardaki kamplardan gelen subaylarla eğitmiştir. Müslüman insanlar için sürdürülen bir mücadelede Filistin halkının hakkaniyetini Müslüman olmayan güçlerin anlamasını beklemek başka bir hatalı siyaset olmuş ve bu devletlere Filistin’in iç siyasetine karışma imkânı sunulmuştur.

Ayrıca Arafat 2004’te yaptığı Washington görüşmesinde de G. W. Bush’tan (1946) Filistin problemi için yardım istemiştir. Arafat’ın, Filistin ve İslam’ın haklı davasından ne denli kopuk olduğu İsrail’in en önemli müttefikinden (Amerika) yardım istemesiyle iyice görünür hale gelmiştir.

Farklı bir tartışma olan El Fetih terörist bir örgüt müydü? Sorusuna yanıt olabilecek bir olay da örgütten ayrılan Kara Eylül adlı terörist grup 1972 Münih Olimpiyatları’nda 11 İsrailli sporcuyu öldürmüş ve dünya kamuoyuna Filistin davasını çok yanlış olarak tanıtmıştır. Bu hadiseden yola çıkarak EL Fetih’in içinde terörist düşünceler barındığını söylemek yanlış olmaz.

Sonuç olarak el-Fetih, Filistin probleminde direniş örgütü olarak bir ilk olsa da seçtiği yanlış felsefe ve bunun devamında attığı hatalı adımlarla Filistin halkına çok büyük bedeller ödetmiş ve on binlerce masum Müslüman’ın amansızca katledilmesine ön ayak olmuştur. Filistin halkının masumiyeti konusunda tartışmak, her ne kadar gereksiz olsa da, bunu batı dünyasına onların anlayabileceği dilden ve kullandıkları metotlarla ispat etmek zorundayız. Uluslararası Hukuk tamamıyla güçlü demokratik ülkelerin hâkimiyetinde şekillenmiş ve güçlü balığı koruyan bir hukuk sistemidir. Filistin halkının o toprakların asıl sahibi olduğu ve yüzyıllardır orada yerleşik hayatlarını sürdürdükleri bir gerçektir. Yahudiler ise ikinci dünya savaşıyla birlikte buraya yerleşmeye başlamış ve Filistinli insanların topraklarını zorla, hileli yollarla ve çoğu zaman uluslararası istikbarın göz yumduğu vahşi uygulamalarla ele geçirmişlerdir. Siyonistler, batı Şeria ve Gazze’de güvenlik duvarları örmüş ve bu duvarların ardındaki insanları açlığa mahkûm etmeye çalışmıştır. Bugün de Filistin için BM’nin gönderdiği yardım konvoylarını bile bombalayan İsrail, en ufak bir yardım çabasını dahi engellemek için elinden geleni yaparak insanlık suçu işlemeye devam etmektedir. Yakın zamanda (3.06.2010) Mavi Marmara gemisine yapılan saldırı (9 kişi öldürülmüş, 30 kişi de yaralanmıştır) bunun sadece küçük örneklerinden bir tanesidir.

Unutulmaması gereken önemli hususlardan biri de şudur: Filistin’de savaşan bir Filistin ordusu yok. Filistin’de acı çeken, katledilen Müslüman bir topluluk veya halk vardır. İsrail’in savaş diye adlandırdığı harekâtlar sivil halk üzerine fosfor bombalarıyla, Tomahawk[8] füzeleriyle saldırmaktan öte bir şey değildir. İsrail sivil halka karşı, yani silahsız kadınlara, çocuklara karşı tanklarla F-16, F-4 tip kitle imha silahlarıyla saldırmakta ve her geçen gün Filistin halkına zulmetmeye devam etmektedir.

Zulme, haksızlığa ve insan hakları ihlallerine karşı durması ve onları engellemeye çalışması gereken uluslar arası örgütler ve devletler, Siyonizm ve onun maşası olan İsrail devletinin yaptıkları söz konusu olunca sessizliğe gömülmektedir. Bu da onların savundukları insan hakları ve özgürlüklerin sadece kendileri söz konusu olduğunda işlediğini, ötekiler için pek etkili olamadıklarını gösteren bir gerçektir. Demek ki, onlar adil değiller. Tarafsız olamazlar. Gerçek bir insan hakları ve özgürlükleri savunucu olmaktan çok uzaklar…

El Fetih’e dair son cümle olarak Filistin’de kurulan bu örgütün aslında Filistin’e  faydadan ziyade zarar verdiğini ve Arap dünyasını Filistin’e karşı tavır almaya zorladığını söyleyebiliriz.

 



[1] Furkan Halit Yolcu, Bahçeşehir U. Politics and İnternational Relations 3rd Grade,

[2] De jure tanıma: Fiili tanımanın yanında hukuki ve siyasi anlamda da bir devletin varlığını ve aidiyetini tanıma

[3] De facto tanıma: Bir devleti sadece fiili manada tanıyıp hukuki bir ilişki kurma yetkisi vermeme

[4] Körfez Savaşları, 1990-1991 yılında Irak’ın, Kuveyt’i işgali ile başlayan ancak ABD’nin Fransa, Suriye, Mısır ve Birleşik Krallık’ın ortak harekatlarıyla Irak’ın mağlup edildiği savaşlardır.

[5] Heron: Havadan karayı gözlemek ve hedefleri aytıntılı olarak görüntülemek için kullanılan insansız bir askeri hava aracı

[6] UNESCO: Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü

[7] 1958-1960 yılları arasında yayımlanan Filistin dergisi Filistinuna Nida el Hayat’tın ilk sayısı El-Fetih kurucu metni

[8] Tomahawk, Kızılderililerin savaş baltası, şimdilerde üzerinde taşıdıkları cipler sayesinde gönderildiği adresi kendisi bulabilen, yüklenen bilgileri hedefe doğru giderken karşılaştırabilen, denizden karaya, denize ve çöle atılabilen 1100 km/saat hıza sahip 2500 km mesafeli bir füze çeşididir.

(Visited 66 times, 1 visits today)
DIKKAT: Sitemize ya da yazarlarımıza hakaret veya küfür eden ve yazarlarımızı tehdit eden şahısların IP adresleri ve giriş saatleri sistemimiz tarafından kaydedilmektedir. Avukatımız aracılığıyla bu kişiler hakkında gerekli yasal işlemler başlatılacaktır. Yorum göndermeden önce nezaket kurallarına dikkat ediniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Dikkat! Yorum yazmadan önce aşağıdaki uyarıyı okuyunuz:
5237 S.lı Türk Ceza Kanunu MADDE 125 Hakaret (1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.
(2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur.

Türk Ceza Kanununun yukarıda belirtilen maddelerine göre, sitemiz veya yazarlarımızın onur, şeref ve saygınlığını zedelemeye yönelik mesajlar gönderenler hakkında  gerekli yasal haklarımızı kullanacağımızı önceden bildiririz. Yorum yazarken nezaket kurallarına dikkat ediniz.

Bir cevap yazın