SURİYE’DE SAVAŞ

MAZLUM BİR HALK KURTLAR SOFRASINDA                            Yazan: Furkan Halit Yolcu

Bu yazıda, Müslümanların Tağut’la savaştığı coğrafyalardan biri olan Suriye’de yaşanan son gelişmeler göz önünde bulundurularak, bölgedeki konjonktür (toplu ahvâl, günün şartları) değerlendirildikten sonra BM’nin yaşanan gelişmelere karşı takındığı tavır analiz edilecek ve ABD ve Rusya’nın bölgedeki stratejileri doğrultusunda Suriye’de yaşanan gelişmelerin asıl belirleyici saikı İsrail ile olan kontrol edici bağları irdelenecektir. Yazımızın amacı Suriye ile ilgili yazılan ve 2,5 senedir süren savaşın istatistikî bilgilerini verip tarihsel bir çalışma yapmak değil; bölgede son 3 ayda yaşanan son derece mühim gelişmeleri tefekkür ederek bu fenomenin  perdelerini bir nebze de olsa aralamak ve olayın perde arkasını, gerçek yüzünü mümkün olduğunca okuyucuyla birlikte müşahede etmektir.

Mes’eleye beşer esed’in (onun da bir beşer-şaşar olduğunu, o kadar da belirgin bir aslan olmadığını vurgulamak için baş harfler küçük) 8 Eylül’de ünlü bir amerikan gazeteci olan Charlie Rose ile yaptığı röportajdan bizatihi alınmış olan notlarla başlarsak bu, Beşer esedin Suriye’ye, halkına ve bölgeye karşı beslediği duyguları ve kafasında oluşturduğu planları anlamaya yardımcı olacaktır. Rose’un “Hiç vicdan azabı duyuyor musunuz?” sorusuna Beşer esedin cevabı çok şaşırtıcı: “Tabi ki.” Bu cevapta derinden hissedilen bir üzüntüden değil de herhangi bir liderin vatandaşlarının başına gelenlerden dolayı duyduğu bir histen dahi zayıf olduğu aşikârdı. Nitekim Rose da bunu röportaj sonrası değerlendirmesinde ifade etti. Konuşmada Beşer esed gayet rahat bir görüntü sergilemekle kalmayıp arada kendince şakalar yapıp kahkahalar atınca Rose’un tavrı da buna binaen değişti. Doğal olarak ülkesinde 100.000 kişi ölmüşken bir lider nasıl olur da bu kadar rahat olabilir, böyle kahkahalar atıp gövde gösterisi yapabilir diye soruyordu belki kendisine bu amerikan gazetecisi. Nedense Beşer esed sanki Suriye’de yaşamıyormuş, olanlardan habersizmiş gibi, BM’nin sunduğu kanıtların kesin hüküm verilebilecek nitelikte olmadığını söylüyordu. Bu cümlesini, kendi halkına karşı kimyasal silah kullandığına dair BM’nin elinde bir kanıt olmadığını ekleyerek kimyasal silahların, -silahları ve maaşları dahi başka ülkelerce ödenen- muhalifler tarafından da kullanabilmiş olabileceğini ifade ediyordu. Elinde helikoptere ve uçağa karşı kullanabilecek bir silahı olmayan bu çeşitli muhalif gruplar her nasılsa kimyasal silah üretecek kapasiteye sahipler Beşer esede göre.[1]

Birleşmiş Milletler[2],  uluslararası arenada en büyük örgütlenmedir. Devletlerarası bir parlamento gibi de düşünülebilecek olan bu örgüt dünya çapında bir nüfuza sahip ve aldığı kararlar ile bütün dünyayı etkileyebilen bir konumdadır. BM’nin Suriye mes’elesi ile olan bağlantısı ise Suriye’de kullanılmış olan kimyasal silahlar[3] veya sârin gazı. Beşer esedin saflarından ayrılarak muhaliflere katılan eski Tuğgeneral Zakir El Sakat esedin raporda belirtildiği üzere 14 değil tam 34 kez kimyasal silah kullandığını ifade etmiştir[4].

Bir ülke sivil bir savaşta ya da ülkeler arası bir savaşta herhangi bir savaş suçu (BM sözleşmesinde belirlenen) işlediğinde BM Güvenlik Konseyi bu konuda yetkili olan uluslararası makamdır. Gerekli incelemeleri, suçlu itham edilen ülkenin izni olursa, yapmakta ve bir rapor sunarak suçlamaları onamakla ve reddetmekle yükümlüdür. Suriye’de de yaşanan süreç tamamıyla bu şekilde olmuştur. Esedin kimyasal silah kullanması ve bunun dünya kamuoyuna sarih hale gelmesiyle BM yetkilileri Suriye’de incelemelerde bulunmuş ve Suriye’nin başkenti Şam’da roketli saldırılarda sarin gazı kullanıldığını tespit etmiştir[5]. Bu gelişmeler BM genel sekreteri Ban ki Moon tarafından gerçekleştirilen saldırının bir savaş suçu olduğunu açıklamasıyla netlik kazanmış ve BM nihai raporunu dünya kamuoyuna açıklamıştır. BM raporunda 14 kez kimyasal silah kullanıldığı ve bu saldırıların Şam’ın Golan bölgesi civarında meydana geldiği bunu üzerinde çok büyük sayılarda yaralı ve ölünün olduğu belirtilmiştir. BM devletlerarası savaş mevzuunda karar mercii konumuna gelmiş ve tehlikeli ve kuruluş amacından başka bir yetki üstlenmiştir.[6]

Henüz üzerinden 1 hafta bile geçmemiş olan bir BM Güvenlik Konseyi toplantısı düzenlendi. ABD’nin New York kentinde yer alan bu toplantıda Abdullah Gül’den, Barack Obama’ya kadar birçok lider konuşma yaptı ve düşüncelerini konseyin önünde bütün dünya kamuoyuna sundu. Abdullah Gül konuşmasında daha çok BM’yi hedef alıp bu örgütün Suriye’de güvenliği sağlama konusundaki başarısızlığının utanç verici olduğunu söylerken, Barack Obama konuşmasını Beşer esed etrafında tutarak askeri müdahalenin gerekliliğinden ve bunun nedenlerinden oluşan bir konuşma sundu[7]. Elbette artık ABD’nin amacının bölgede barış ve demokrasinin sağlamlaştırılmasına yönelik cümlelere tabiri caizse dünya kamuoyunun karnı toktu. BM kadar güçlü ve etkili olan hatta BM’nin gücünü aldığı ülkeler ise elbette ABD ve Rusya’dır. Bu devletlerin bölgedeki maslahatları olayın çehresini her an değiştirebilmekte ve beklenenden farklı stratejiler oluşabilmektedir.

Rusya Deli Petro’dan (1672-1725) bu yana temel siyaseti açık denizlerde hakimiyet kurma üzerine kurmuş olan ve bu yolda amaca götüren her türlü gayrimeşru aracı utanmadan sıkılmadan kullanan bir devlet geleneğine sahiptir. Osmanlı Devleti varlığını sürdürürken Slavlar üzerinden türlü oyunlar oynanmış ve 19. Yüzyılın ortalarında Balkanlar yavaş yavaş bölük pörçük bir hal alıp güçsüzleşmeye deyim yerindeyse Rusya’nın istediği hâli almaya başlamıştır. Balkan savaşlarını müteakiben I. Dünya savaşıyla Rusya emellerine, az da olsa, ulaşmış ve boğazların bağımsızlığı konusunda çalışmalarına başlamış ve bunların meyvesini de 1936’da Montrö Boğazlar Sözleşmesiyle almıştır. Bundan sonrası bu hakimiyeti kaybetmeme ve birkaç ana üs oluşturma çabasından ibarettir. Libya’nın Arap baharına yenik düşmesiyle elinde kalan tek kale olan Suriye, Rusya için büyük önem arz etmekte ve bunu da Rusya’nın Suriye açıklarında bekleyen savaş gemileri ortaya koymaktadır. Rusya için Suriye kontrol altında tutulması gereken bir bölge ve Akdeniz hakimiyeti için önemli bir kara üssüdür.

ABD’nin Suriye’ye yönelik doğrudan bir strateji ve planı olmamakla birlikte Ortadoğu bölgesindeki plan Suriye’yi de kapsamaktadır. Amerika’nın Ortadoğu’da temel amacı ise elbette İsrail’in güvenliğidir. İsrail’in güvenliğini tehdit edebilecek en ufak bir kıvılcım dahi ABD için derhal bertaraf edilmesi gereken bir tehdit niteliğindedir. Bu konudaki açıklamaları Suriye konusunda İsrail’in önemini anlatırken genişletmek daha faydalı olacaktır.

Suriye haiz olduğu jeo-politik konum itibariyle birçok ülkenin ilgisine, alakasına ve planlarına maruz kalmaktadır. Suriye mes’elesinin bu denli içinden çıkılmaz bir hal almasının en büyük sebeplerinden birisi bölgede Cephetun Nusra, Ahraruş Şam İslam Hareketi, Liva et-Tevhid, Liva el-İslam, Sukuruş Şam, Fecrul İslam, Nurul İslamiye Hareketi, Nureddin Zengi Tugayları, Tecemmu’ ve Liva el-Ensar gibi farklı ideolojilere sahip grupların yer almasıdır. Dünya’nın birçok yerinde bugün Müslümanlar zalim yönetimler tarafından yıpratılmaya çalışılmakta ve hatta tehdit olarak algılanan birçok Müslüman katledilmektedir. Buna bir diğer örnek de Mısır’da Müslüman Kardeşler birlikteliğinin kanun dışı sayılması ve bu sivil savunma örgütüne üye olmanın bile suç sayılmasıdır.

Müslüman toplumlar her zaman İslâm karşıtı insanların, grupların, örgütlerin ve devletlerin kirli oyunlarına maruz kalmışlardır. 21. Yüzyılda bu oynanan oyunlar değişik bir faza (aşamaya) geçiştir. Bu değişim tarihin önceki aşamalarında başlamış olsa da 21. Yüzyılda iyice hissedilir bir hal almıştır. Günümüzde İslâm karşıtı olanlar artık onlarla ön saflarda savaşmak yerine Müslüman toplumları bölmekte, aralarına fitne ve nifak tohumları ekmekte daha sonra bu iki gruba gerekli lojistik ve parasal desteği sağlayarak kardeşi kardeşe düşman edip onlaı birbirine kırdırmaktadır. Bu konu bugün bütün İslâm âlimlerinin üzerinde durarak Zuhr-u Ahir namazının tarihçesini, Teravih’in sünnet olup olmadığını tartışmak yerine Müslüman gençleri uyarmaları ve onların galeyana gelmesini engellemeye çalışmaları gereken bir konudur. Bugün Ortadoğu gençliği ne Ezher Şeyhini, ne de Hamaney’i bir lider olarak görebilirler. Çünkü Ezher Şeyhi Sisi’ye karşı bir varlık gösterememiş ve bir tavır ortaya koyamamış ve bununla birlikte Müslüman gençliği birlik ve beraberliğe dahi davet etmemiştir. Üstüne üstlük cunta hükümetini açıkça desleklediğini beyan etmekten utanmamıştır. Keza Hamaneyde ABD Afganistan’ı işgal ederken ne ile meşguldü? Amerikan-İsrail cuntasının başındaki Sisi Mısır’ı işgal ederken, Müslüman halkın üzerinde helikopterlerle ateş yağdırılırken neyin hesabını yapıyordu? Darfur katliamından haberi var mıdır? Hameney sadece Ruhani ile görüşerek onu desteklediğini halka örtülü bir mesajla iletmiş ve Ruhani’nin cumhurbaşkanı seçilmesinde büyük rol oynamış ancak Ruhani başa geldikten sonra birden ABD ve İran adeta kardeş kardeş geçinmeye başlamıştır. Daha önce de bahsetmiş olduğumuz İran’ın karizmasını ve itibarını Suriye mes’elesiyle yıpratmış olan amerika İran’ı yanına çekmeyi başarmış ve İslâm adına zaten bir çalışması olmayan bu devleti artık Müslümanlara zarar verecek bir yola sokmayı başarmıştır. Günümüzde Müslümanlara zarar vermek sadece Müslüman kanı dökmekle değil onların haklarına zillet geldiğinde onların yanında durmamakla ve Müslümanları savunmamakla ya da sessiz kalmakla da olmaktadır. 30 küsur yıldan beri Rusya’nın en büyük işbirlikçilerinden birisi olan İran’ın olası bir ABD-Rusya antantından dolayı ABD’ye bu denli yakınlaşması muhtemeldir. Sonuçta Rusya’nın ABD ile yakınlaşması demek İran’ın da ABD’ye yakınlaşması manasına gelmektedir.

Suriye’ye 24 saatlik bir askeri müdahaleye kesin gözüyle bakan Obama’nın üç amerikan savaş gemisi de Akdeniz’e getirtilmişken Suriye’ye müdahaleden neden vazgeçtiği önemli bir soru işaretidir. Bildiğiniz üzere Kerry (ABD Dış İşleri Bakanı) – Lavrov (Rusya Dış İşleri Bakanı) son derece yoğun bir trafik ile görüşmeler yapmışlar ve yaptıkları açıklamalarla anlaşma sinyalleri vermişlerdir. Lavrov’un “Suriye için savaşmayacağız” sözü aslında bir müdahalenin olmayacağına dair bir sinyal olarak değerlendirilmelidir. Beşer esedin gitmesi bu iki ülkenin ortak çıkarı olan İsrail güvenliği konusunda iyi bir durum oluşturmayacağından ABD ve Rusya gibi ezeli rakipler bile ortak bir İsrail paydası üstünde anlaşmaya yanaşmak durumunda kalmışlardır.

İsrail elbette Ortadoğu’da gerçekleşen her hareket, strateji ve plandan haberdar olduğu varsayılan ve deyim yerindeyse bu devletin haberi olmadan bir kuşun dahi uçamayacağı bir bölgedir. Ortadoğu 1973 Yom Kippur savaşıyla tamamıyla İsrail’e teslim olmuş ve bu devletin mutlak hâkimiyetini kabul etmek zorunda kalmıştır. İran (Ruhani’yle birlikte) ve Suudi Arabistan mezhepsel olarak Ortadoğu Müslümanlarından kopuk bir siyaset izlemekte ve çoğu zaman yaşanan zulme sessiz kalmaktadır. İsrail askerî olarak bu bölgedeki devletlerin bütününden üstün olmasına rağmen Bedir Savaşı’nın etkisini üstünden atamamış olacak ki Müslümanlara karşı her zaman temkinli yaklaşmış ve onları her zaman bir tehdit olarak algılamıştır. Bu nedenle Müslümanlara karşı zulmetmeye ara vermeyip aksine etrafındaki bölgeyi de bu zulme ortak etmiştir. Bugün Ortadoğu’da neden Müslüman kanı akıyor diye sorarsa bir Müslüman kendi kendine O’na cevap olarak İsrail yeterli olacaktır.

Suriye mes’elesinin 2,5 sene gibi uzun bir zaman zarfına yayılmasında, Müslümanların silahlanıp birbirleriyle savaşır hale gelmesinde (örneğin al-Nusra), Beşer esedin bu kadar uzun süre hayatta kalmasında en önemli pay İsrail’e aittir. Nitekim ABD Suriye’ye saldırı başlatacak olduğu zaman, İsrail Başbakanı Bibi Netanyahu’nun “Şu anda Suriye’de bir iktidar değişikliğine ihtiyaç yok[8] demesi üzerine operasyonun iptal edildiği düşüncesi çoğu batılı entelektüel tarafından kabul edilmiş olup Müslümanlar ise bundan habersiz gözükmektedirler. Müslüman entelektüeller bunun farkında olsalar da Müslüman halk ve entelektüeller arasındaki iletişim ve bilgi alışverişi hala istenen düzeyde olmadığı için yaşanan gelişmelerden Müslüman halk haberdar edilememekte veya edilmemektedir.

Hülasa olarak, Suriye’de ahval birçok aktörün hareketlerini kapsayan kompleks (karmaşık) bir şekil almış ve böyle devam edeceği izlenimini uyandırmıştır. Bölgede en önemli aktör İsrail olmakla birlikte bu doğrultuda hareket eden ABD ve Rusya da son derece aktif ve yön değiştirici bir kuvvet olarak göze çarpmaktadır. Suriye’de Beşer esed başta kalacaksa bir müdahale gereksiz diyen Türkiyeli diplomatlar bu konuda yanlış bir kanıya varmış olabilirler. Kazzafide saldırılara direkt maruz kalmamıştı ancak gelişmelerin akıbetinde Kazzafi verdiği bütün zararların bedelini canıyla ödemiş ve Mahkeme-i Kübra’ya doğru yolculuğuna başlamıştır. Bu durumda esedin kolunu kanadını kırmak onu imha etmekle aynı kapıya çıkmaktadır. BM güvenlik konseyi de bu konuda alacağı bir kararla NATO’yu görevlendirerek bu işlemi gerçekleştirebilir. Müslüman camia olarak gönüller hep bir ağızdan “Ya Kahhar-u Ya Allah” demekte ve bu zalimlerin sonunu Allah’tan dilemektedir.

Görebildiğim odur ki: Suriye kolayca durulmayacak. Mısır rahatlıkla makul standartta bir demokrasiye geçemeyecek. Ürdün Kralı işine devam edecek. Çünkü hem İsrail hem de amerika ile arasında su sızmıyor. Suudi Kralılığı da bu çizgide kaldıkça ümmetin başına bela olmaya devam edecek. Irak’ta huzur ve sükûn zemini bulunmayacak. İran, sürekli bir endişe içinde İsrail ve Amerika’ya karşı Rusya’nın sayesinde yol almaya devam edecek. Ama ne İsrail ve Amerika ile savaşı göze alabilecek; daima maşalarını kullanacak. Onların projelerine engel olmak için kayda değer bir iş yapmayacak. Bunların bölgedeki temsilcileriyle iyi geçinmeye çalışacak. Afganistan kan ağlamaya devam ederken, İran, suskunluğunu bozmayacak. Hatta orada Taliban olacağına Amerika veya onun jandarması iş başında kalsın daha iyi, demeye getirecek.

Müslüman halk, Müslüman halktan yana olmalıdır. Esedin eli kanlı canileri ve onlarla saf tutanları tarih ve maşeri vicdan affetmeyecek. Muhalifler de Amerika, Suud, Ürdün ve benzerlerinden aldıkları para ve silahın hesabını ruz-i mahşerde veremeyecekler. Onların Suriye halkının başına sardıkları bela, felaket ve zulüm günün birinde onları can yakıcı azaba naçar düçar edecektir. Dileğimiz bu iki felaketin bertaraf olması ve Suriye’nin Suriye halkına bırakılmasıdır. Allah onları yardımından mahrum etmesin.



[1] Assad tells Charlie Rose no evidence he is responsible for Syria chemical attack “Kimyasal silah kullanıldığı kesin. Kimin kullandığı kesin değil. Onu kullanmak için ille de üretebilmek şart değil. Birisi eline tutuşturur o da atar. Bu pek ala Amerika da olabilir… Amerika ajanları Ürdün’de muhaliflerin bir kısmını eğitmeye devam etmiyor mu?

[2] Birleşmiş Milletler Örgütü ya da kısaca Birleşmiş Milletler (BM), 24 Ekim 1945‘te kurulmuş dünya barışını, güvenliğini korumak ve uluslar arasında ekonomik, toplumsal vekültürel bir iş birliği oluşturmak için kurulan uluslararası bir örgüttür.

[3] Sarin (NATO‘nun adlandırmasına göre rumuzu: GB) bir sinir gazıdır. 1938`de Alman Kimyageri Gerhad Schrader tarafından bulunmuştur. Sarin gazı aşırı zehirli bir sinir ajanıdır, vücuttaki sinir sistemlerinin dengesini bozarak felç meydana getirir.

[6]  Numan Kurtulmuş: “BM, Savaş Altyapısını Oluşturan Kuruluş Halinde”,  http://www.haksozhaber.net/bm-savas-altyapisini-olusturan-kurulus-halinde-40872h.htm

[7] Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, BM Genel Kurulu’nda konuştu, http://www.hurriyet.com.tr/planet/24778284.asp

 

 Netanyahu: ‘Low probability’ Israel will be drawn into Syria fighting, http://www.timesofisrael.com/netanyahu-low-probability-israel-will-enter-syria-fighting/

 

(Visited 59 times, 1 visits today)
DIKKAT: Sitemize ya da yazarlarımıza hakaret veya küfür eden ve yazarlarımızı tehdit eden şahısların IP adresleri ve giriş saatleri sistemimiz tarafından kaydedilmektedir. Avukatımız aracılığıyla bu kişiler hakkında gerekli yasal işlemler başlatılacaktır. Yorum göndermeden önce nezaket kurallarına dikkat ediniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Dikkat! Yorum yazmadan önce aşağıdaki uyarıyı okuyunuz:
5237 S.lı Türk Ceza Kanunu MADDE 125 Hakaret (1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.
(2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur.

Türk Ceza Kanununun yukarıda belirtilen maddelerine göre, sitemiz veya yazarlarımızın onur, şeref ve saygınlığını zedelemeye yönelik mesajlar gönderenler hakkında  gerekli yasal haklarımızı kullanacağımızı önceden bildiririz. Yorum yazarken nezaket kurallarına dikkat ediniz.

Bir cevap yazın