Tevhid, Tevhit Nedir, Tevhidin Anlamı, Tevhidin Sırları

gül zambakYazan: Muhsin İYİ
19.06.2013 / 08:54 tarihinde gönderilmiş

Tevhid, Tevhit Nedir, Tevhidin Anlamı, Tevhidin Sırları (2) Tevhit bir bilgi olarak yüce Allah (c.c.) tarafından insanların ruhsal dünyalarında içselleştirilmiştir. Küçük bir çocuk büyüklere tevhit dersi verecek ruhsal bir olgunluğa sahiptir. Ama bunu ifade edecek durumda değildir. Dil ve mantık dünyası henüz yeterince gelişmemiştir. İnsanlar büyüdükçe ruhsal dünyalarındaki safiyetlerini yitirirler, ilgili tevhit bilgisi gittikçe silikleşmeye başlar. Günahlar ve masiva (dünya nimetleri) kalbi ve ruhu karartır, tevhit nurunu da olumsuz yönde etkiler, hatta söndürebilir.

Çocukların ruhsal dünyalarında anne ve babalarından birisine veya ikisine büyük bir yöneliş vardır. Onlardan sevgi, merhamet ve şefkat beklerler. Bu bekleyiş duygusu yüce Allah’a (c.c.) iman etmede çok büyük bir öneme sahiptir. Küçük bir çocuğun bu fıtri yapısı tevhit akidesini ve iman esaslarını kabul etmede büyük bir altyapı sağlar.

İlk yazımızda çocuk oyunlarının iman esaslarını kabul etmede ve tevhit nurunu algılamada önemli semboller içerdiğini belirtmiştik.

Çocuk oyunlarının iman esaslarına ve tevhide hizmet etmesinin nedenini elbette fıtri yapıda ve ruhsal eğiliminde aranmalıdır. Bu konuda insanlara verilen ilk ders, Elest bezminde olmuştur. Bu ders insan yaratılmadan önce ruhlar âleminde iken gerçekleşmiştir. Bu dersi insanlara yüce Allah (c.c.) bizzat Kendisi vermiştir. Yüce Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim’de bu konuya şöyle değinmektedir: “Rabb’inin Âdem oğullarından söz aldığını da düşünün: Rabb’in onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onların Kendi hakkındaki şahitliklerini isteyerek ‘Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?’ buyurunca onlar da ‘Elbette!’ diye kabul etmişlerdi. Kıyamet günü ‘Bizim bundan haberimiz yoktu.’ veya ‘Ne yapalım, daha önce babalarımız Allah’a şirk koşmuşlardı, biz de onlardan sonra gelen bir nesil idik, şimdi o batılı başlatanlar nedeniyle bizi imha mı edeceksin?’ gibi bahaneler ileri sürmeyesiniz diye Allah bu sözü sizden aldı (A’raf suresi, ayet 172-173).”

Elest bezminde yüce Allah (c.c.) tarafından verilen bu tevhit ve iman dersi dünyaya geldiğimizde unutturulmaktadır. Fakat ruhsal dünyada güçlü bir eğilim olarak bu ders kendisini göstermektedir. Onun için ilgili ayette ‘’Kıyamet günü ‘Bizim bundan haberimiz yoktu.’ veya ‘Ne yapalım, daha önce babalarımız Allah’a şirk koşmuşlardı, biz de onlardan sonra gelen bir nesil idik, şimdi o batılı başlatanlar nedeniyle bizi imha mı edeceksin?’ gibi bahaneler ileri sürmeyesiniz diye Allah bu sözü sizden aldı’’ denilmektedir. Şayet Elest bezminde ruhlara verilen tevhit ve iman dersi bu dünyada etkili olmasaydı yüce Allah Elest bezmini kurmazdı, ilgili ayette de bu ifadelere yer vermezdi.

Ruhsal dünyada tevhide ve imana olan eğilimi nefsin içgüdüleri ile kıyaslayabiliriz. İnsan nasıl aç ve susuz duramıyorsa tevhit ve iman olmadan da ruhu büyük bir ıstırap çekmektedir. Ruh hiçbir zaman ölmez. Kişi ölse bile o sağ kalmaktadır.  Tevhit ve imanla hayat bulur. Yoksa zayıflar, cılızlaşır. Hayat bulmasındaki sır da onun manevi organları olan letaiflerinin yükselmesidir. Tevhit ve iman, ruhun letaiflerini arşa doğru kutsal bir yolculuğa çıkarmaktadır. Tabii herkesin ameline göre letaifleri belli bir hıza ve yükselişe sahiptir. Ruhları tevhit ve imandan uzak olan kişiler, bundan mahrumdurlar. Letaifleri bu dünyaya tabiri caizse çakılıp kalmışlardır. Onlar haramlardan, bu dünyadan zevk alma yolundadırlar. Tabii bu dünyadan, haramlardan alınan nefsani hazlar hiçbir zaman ruhu tatmin etmez. Hayat felsefesi, yaşam tarzı itibariyle günahlara, bu dünyaya batmış insanların yüzlerinde hemen kendisini gösteren zulumat (karanlık), uğursuz ifadelerin nedeni ruhlarının, hususiyle letaiflerinin yükselememeleri, bu dünyaya çakılıp kalmalarıdır. Bir müminin yüzündeki nur, ruhunun ve letaiflerinin yükseldiğine bir işarettir. Yüzdeki nurun asıl nedeni budur. Tevhit ve imanla ruh bu dünyanın günahlarına, masivaya saplanıp kalmaz, yükselir, bu sırada yüzü kısmen nurlanır. Tabii ibadetler bu etkiyi çok daha kesif ve somut olarak gerçekleştirirler.  Tevhit ve iman nuruna sahip olup da çeşitli nedenlerle ibadetlerden biraz uzak olan veya istenilen düzeyde bir ibadet hayatı olmayan insanların yüzlerinde nur olmasa da pozitif enerji olarak adlandırabileceğimiz bir aydınlık vardır. Kısacası bakmasını bilen bir göz tevhit ve imanın bir nur ve aydınlık kaynağı olduğunu kısa zamanda keşfeder; inkârın, günahların, dünyaya saplanıp kalmanın da yüzdeki zulumatın, uğursuzluğun nedeni olduğunu anlar. 

Elest bezminde tevhit ve iman dersi ile bu dünyaya imtihan için gönderilen bir çocukta görülen bütün etkinlikler ve özellikle çocuk oyunları büyük hikmetler ve derin manalar ihtiva eder. Bu açıdan hemen tüm dünyada çocukların birbiriyle sözleşmiş gibi aynı oyunları oynamaları da manidardır. Saklambaç bu türde bir oyundur. Çocukların saklanmaları, ebenin onları bulması basit bir oyun değildir. Bu, tevhit ve iman mücadelesini sembolize etmektedir. Çünkü yüce Allah (c.c.) dünya imtihanı gereği tevhidi ve iman esaslarını eşyanın, kişilerin, varlıkların ardına saklamıştır. Onu bulmak için bu dünyada bir ebe olduğumuzu, yani imtihana tabi tutulduğumuzu kabul etmek gerekir.

Eşyanın, kişilerin ismini bilmenin önemini kavramak için Kuran-ı Kerim’e kulak verelim: ‘’Hani, Rabbin meleklere ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.’ demişti. Onlar, ‘Orda bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz Sana hamd ederek daima Seni tespih ve takdis ediyoruz.’ dediler. Allah da ‘Ben sizin bilmediğinizi bilirim.’ dedi. Allah, Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti. Sonra onları meleklere göstererek ‘Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi Bana bunların isimlerini bildirin.’ dedi.  Melekler, ‘Seni bütün eksiklerden uzak tutarız. Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin.’ dediler. Allah, şöyle dedi: ‘Ey Âdem, onlara bunların isimlerini söyle.’ Âdem, meleklere onların isimlerini bildirince Allah, ‘Size, göklerin ve yerin gaybını şüphesiz ki Ben bilirim, yine açığa vurduklarınızı da, gizli tuttuklarınızı da Ben bilirim demedim mi?’ dedi. (Bakara suresi, 30-33)’’

Allah’ın (c.c.) insana verdiği kabiliyet, dil yapmadır. Eşyaya, varlıklara, olaylara, olgulara isim vermedir. Konuya bu açıdan bakmak çok yüzeyseldir. Bunu akıl sahibi meleklerin gerçekleştirememesi düşünülemez. Hz. Âdem’in (a.s) meleklere verdiği ders, varlıkların, olay ve olguların isimlerini etiketlemesi ve bunlarla tevhit ve imani konular arasında ilgi kurmasıdır. Yeryüzünde mevcut olan ve insanların icat ettikleri her şey, tevhit ve iman esaslarına açıklık getirmek, yorumlanmak için yüce Allah (c.c.) tarafından yoktan yaratılmıştır. Her eşyaya, varlığa, olay ve olguya bu gözle bakmak ancak insana özgüdür. Meleklerin eşya ile bir münasebeti yoktur. Onlar yemez içmez varlıklardır. Nurla, feyizle gıdalanırlar. Dolayısıyla bizler gibi imana da ihtiyaçları yoktur. Çünkü onlara gayb hazineleri açıktır. Gören birisi için iman mevzu bahis olamaz. Oysa mümin eşya ve varlıklar karşısında Hz. Âdem (a.s) gibidir. Onları Allah’ın verdiği tevhit ve iman nuru ile keşfetmeye çalışır. Tıpkı saklambaç oyununda olduğu gibi izlere ve işaretlere çok dikkat eder. Her eşya ve varlık aslında gerçekliğiyle gözlerden saklanmış durumdadır. Onun arkasındaki tevhit ve iman gerçekliğini görmek, bilmek veya öğrenmek her insanın üzerine farzdır. Yüce Allah (c.c.) insan ruhunu buna uygun olarak yaratmıştır. Fıtratını günahlarla, dünya hayatına razı olmak ile bozmamış bir insan eşya ve varlıklar karşısında mutlaka bir arayışa girer, tevhit ve iman esaslarını ders olarak okumaya çalışır.

İşte saklambaç oyunundaki ebenin rolü, aslında insanın bu dünyadaki yaratılış amacını simgelemektedir. Her insan eşyanın, varlıkların, olayların ve olguların arkasındaki tevhit ve iman sırlarını bulmakla mükellef tutulmuştur. Bunu da rahatlıkla gerçekleştirebilecek durumdadır. Yeter ki, insanlar fıtratlarını günahlarla masivaya çokça dalmakla bozmasınlar.

Eşya, varlık, olay ve olguların arkasından tevhit ve iman dersi çıkarmak için çokça akıllı ve zeki olmak gerekmez. Günahlardan uzak durmak ve dünyaya çokça bağlanmamak insanlarda tevhit ve iman dersleri için hikmet kapılarını açar.

Tehvit ve imanın dünyadaki işlevi insanları kardeş yapmaktır. Bu kardeşlik, kan bağındaki kardeşlikten daha üstündür. Zira biliyoruz ki kan bağı ile olan kardeşlik çoğu zaman insanları aynı görüşte, düşüncede, inançta tutamamaktadır. İnsanın insanlığı ise kan gibi maddi bir şeyden ziyade görüş, düşünce ve inançta kendisini göstermektedir. Dünyada kardeş olan pek çok kişi ahrette aynı mekâna düşemeyebilir, biri cehenneme girebilecekken diğeri cennete gidebilir. Demek ki, aslolan din kardeşliğidir. İnsanların gönüllerinin, tevhit ve iman esaslarında birleşmesidir, aynı anne babanın evlatları gibi yüce Allah’a (c.c.) kullukta toplanmasıdır.

Allah’ı inkâr edip de maddi olanaklarımızı paylaşarak kardeş olalım düşüncesi dünyada tutmadı. Büyük acılar getirdi. Komünizm ancak polis devletlerini türetti. Bunlar da yıkılınca ortaya büyük sefalet tabloları çıktı.

Tevhit ve iman kardeşliği, dünyadaki tüm insanların aradığı ve temel sorunları olan eşitlik ve özgürlük demektir. Yüce Allah (c.c.) kulluğunda onlara bu nimetleri sunmaktadır. Yoksa nefsinin ve şeytanların kulları olan insanların eşitlik ve özgürlük adına söyledikleri her söz birer yalan ve aldatmacadan başka bir şey değildir.

Bütün dünya tevhit ve iman kardeşliğine adeta susamış durumdadır. Zira aşağı yukarı her ülkede yaşanan temel sorunların çözümü ancak tevhit ve iman kardeşliği ile mümkündür. Dünyada barış, kardeşlik; eşitlik, özgürlük ancak tevhit ve iman nuru ile gerçekleştirilebilir. Çünkü yüce Allah (c.c.) bizleri yarattığına göre bizlerin dünya ve ahrette mutlu olabilmemiz için gerekli olan şeyleri de bilendir. Ayrıca bizlere bunları sunandır.

Tevhit ve iman nuru bizlerin hem bireysel hem toplumsal temel sorunlarımıza devadır.

Tasavvufun temeli, özü vahdet-i vücuttur. Vahdet-i vücut, yüce Allah (c.c.) dışında başka gerçek varlık kabul etmemek demektir. Dolayısıyla bu düşünce tevhidin en son noktasıdır.

Yüce Allah (c.c.) her şeyi yoktan yaratmıştır. Varlık sahasına çıkan her şey yüce Allah (c.c.) karşısında gerçek bir varlığa sahip değildir.

Elbette yaratılan varlıkların bir gerçekliği vardır. Bunu inkâr edemeyiz. Çünkü duyu organları ile bunları algılamaktayız. Ama bu gerçeklik uykuda iken görülen düşe benzer bir yapıdadır. Kendi vücudumuz dahil bütün varlıklar fanidir. Yüce Allah’ın (c.c.) varlığı karşısında adeta yok hükmündedirler. Yüce Allah (c.c.) varlık âlemini Kendi güzel isimlerini ve sıfatlarını tecelli ettirmek için yoktan yaratmıştır. Bu tecelli tıpkı aynadaki suretler gibidir. Bütün varlık âlemi, yüce Allah’ın isimleri ve sıfatları karşısında aynadaki suretler gibi bir gerçekliğe sahiptirler. Nasıl insan aynadaki suretlere el atıp yakalamak istediğinde hiçbir şey eline geçemiyorsa gerçeklik düzleminde Allah’ın isim ve sıfatları ile bunların tecellileri olan suretleri arasındaki ilişki de bu şekildedir. Onları birbiriyle karşılaştırmak, birbirine benzetmek büyük bir hatadır. Aynı kabul etmek ise büyük bir sapkınlıktır. İnsanlar açık olarak değil de sezgileri ile varlık âlemi ile yüce Allah’ın isim ve sıfatları arasında bir ilgi kurup tevhit ve iman hakikatlerine ulaşabilmektedirler.

Dünyadaki bütün ağaç yaprakları renkleri ve şekilleri itibarı ile birbirine benzer. Bu, onların yaratıcısının Bir (el-Vahid) olduğunu gösterir. Yine aynı ağaçtan da olsa birbirinin aynı olan iki yaprağa tesadüf edilemez. Bu da eşsiz, benzersiz olan yüce Allah’ın (c.c.) bir başka güzel isminin tecellisine işarettir (el-Ahad).

İnsan ve hayvan yüzlerinde, yapraklarda, çiçeklerde görülen simetri, yüce Allah’ın (c.c.) sanatsal bir mührüdür. Farz-ı muhal bir insanı ortadan ikiye bölsek bir yarımı ile diğer yarımı birbirine benzer şekilde ikiye ayrılacaktır. Tek organlar insan vücudunda tam ortaya gelecek şekilde yerleştirilmiştir: Alın, burun, dudak, çene, karın gibi. Ortada olmayan organlar ise ikişer tane yaratılmıştır: Kaşlar, gözler, kulaklar, yanaklar, eller, göğüsler, kalçalar, ayaklar gibi. İşte insan üzerinde böyle muhteşem bir simetrik yapı bulunmaktadır.

Simetri güzelliğin evrensel bir biçimi ve ifadesidir. Simetride insan ruhunu çeken bir cazibe vardır. Yüce Allah (c.c.) dünya imtihanı gereği bu dünyada zıtları yaratmıştır: Gece gündüz, iyilik kötülük, kadın erkek, eksi artı, barış savaş, iman küfür gibi. Aslında simetrik olan şeyler de böyledir. Her ne kadar parçaları birbirinin aynı gibi görünseler de bunlardan birisi sağda diğeri solda bulundukları için ayrı ayrıdır. Birbirinin aynı değildir. Görünüşteki benzerliklerin altında mana yönüyle tam bir zıtlık vardır. Bu zıtlık ile büyük bir hikmeti kucaklarlar, barındırırlar. Örneğin sağ el hayırlı işlerde kullanılır, sol elle bayağı işler yapılır. Hâlbuki yaratılışta her iki el de birbirine benzer. Bu münasebetle simetri bir semboldür. Hayrı ve şerri yaratan yüce Allah’ın (c.c.) gücüne işaret eder. Hadis-i şerifte ifade edildiği üzere kar ve ateşi biraya getirip bunlardan bazı melekleri yaratan yüce Allah (c.c.), her şeye kadirdir. İyilik ve kötülük O’na zarar veremez. Dilerse bunları birarada uyumlu bir şekilde yanyana getirip hayra hizmetçi kılabilir. Güzellik kaynağı yapabilir. Simetrideki cazibe mana yönüyle iki zıddın bir araya gelmesinden kaynaklanmaktadır. Simetrinin dayandığı felsefi ve düşünsel temel de budur: Hayır ve şerri yaratan yüce Allah (c.c.), bazı maksatlar için bunları sanki aynı şeylermiş gibi biraraya getirebilir.  İnsanların simetri karşısındaki hayranlığa kapılıp kendisinden geçmesi, âşık olması, şevke gelmesi bu zıtlıktan kaynaklanır.

Kelime-i tevhitteki sırda da bu zıtlık yatar: İlk kısmı ‘la-ilahe’ nefy (ilahları ortadan kaldırma), ikinci kısmı ‘illallah’ (ancak Allah vardır) ise ispattır. Kelime-i tevhit bu açıdan simetrik bir yapıdadır.

Şayet insan üzerinde simetri olmasaydı sağ ve sol kavramları kesin çizgilerle ayrılmayacaktı. Dolayısıyla dünyadaki imtihanın kıstasları da söz konusu olmayacaktı. Hak ve batıl birbirine karışacaktı.

İnsanın manevi yaratılışındaki nefis ve ruh gerçekliği adeta bu simetri ile simgelenmiş gibidir. Sol tarafındaki organlar onun nefsi yapısını, sağ tarafındakiler ise ruhunu sembolize etmektedirler. Nefis olanca gücüyle kötülüğü emrederken ruh yüce Allah’tan (c.c.) bir ilahi soluktur. İnsan bu iki zıt kutbun altında varoluşunu gerçekleştirmektedir.

Yüce Allah (c.c.), simetriyi sanatının en temel motifi yapmış, onu adeta sanatsal bir mühür gibi her canlı varlıkta belirgin kılmıştır. Tüm yarattığı canlı varlıkları bu mühürle damgalamıştır. Bununla hayır ve şerrin yaratıcısı olduğunu, bunların zat-ı kudretinde bulunduğunu, gücünün her şeye yettiğini herkese ilan etmektedir.

Celal ve cemal sahibi yüce Allah’ın (c.c.) birbirine zıt olan sıfatları simetri sayesinde biraraya gelince bu insanı büyük bir hayranlığa, acze, şevke, aşka düşürebilmektedir. Bu simetriye dikkat ederek, bu simetriyi göz önünde bulundurarak yüce Allah’ın (c.c.) varlığını inkâr etmek mümkün değildir.  Simetriye rağmen her şeyin bir tesadüf sonucu oluştuğunu, insanların, bütün canlı varlıkların böyle meydana geldiğini iddia etmek insanın psikolojik dünyasının yıkılmasına, hatta onu deliliğe bile sürükleyebilir. Çünkü akıl ve mantık simetrinin muhteşem kompozisyonu, uyumu, estetiği karşısında hayranlıkla kendisinden geçer; bunun alelade bir tasarım, plan ve uygulayım sonucu olamadığını, âlemlerin Rabbi tarafından ona has güzellik ve cazibe kaynağı bir mühürle yoktan yaratıldığını kabul eder. Bu açıdan simetri dehşetli bir etkiye sahiptir. Adeta helal olan bir büyü, sihir gibi karanlık bir yönü vardır. İnkârcıların aklını başından alır. Onların akıl ve mantıklarını iptal eder. Onlara deli divane olmak dışında başka bir seçenek bırakmaz. Simetri müminlerin ise hidayetlerini ve irşatlarını artırır. İmanlarını yakinleştirir.

Simetri adeta iman ve tevhit kaynağıdır. Namahrem olmamak şartıyla insanların birbirlerinin yüzlerine bakıp simetriye dikkat ederek ‘Maşaallah’ demeleri tevhit ve iman nurunu ziyadeleştirir. Güzelliği O’nu yaratanla tebcil etmek, Allah’ın rızasına daha uygundur. Bu durum, gözlerdeki nazarı da alır.

İnsan nefis hesabıyla güzelliğe baktığında onu yıkabilmektedir. Bu, gözdeki kötü ışınlardan kaynaklanmaktadır. Buna halk arasında ‘nazar’ denir. Ama tevhit ve iman nazarıyla baktığında bu olmamaktadır. Onun için Maşaallah sözü tevhit ve iman gözlüğü ile bakmaya bir davetiyedir. Unutanlara hatırlatmakta yarar vardır.

Mecazi aşkın oluşumunda güzellik ve cazibe kaynağı olan simetrinin büyük bir payı vardır. Genel anlamda simetri bir güzellik ve cazibe kaynağı olarak ruhu kendisine doğru çeker. Aciz bırakır. Tutsak eder.

Simetride bir de şu düşünce vardır: Bazı zamanlar hayır ve şer, eksi ve negatif kutuplar, şeytan ve melek o kadar birbirine benzer ki, tıpkı simetrideki iki şekil gibi olurlar. Bu haliyle insanın ayağını kaydırabilirler. Bunları ancak vahiyle ve peygamberin (s.a.s) adımlarını takip ederek ayırabiliriz. Bir mümin, şeytanların ve nefsin bazen hayır kapısıyla kendisine yaklaşacağını hiçbir zaman unutmamalıdır. Daima temkinli ve dikkatli olmalıdır. Simetri ona bu dersi de vermelidir. Hatırlatmalıdır.

Allah (c.c.), bizlere son nefeste iman ve Kuran nasip eylesin. Âmin.
Muhsin İyi

DIKKAT: Sitemize ya da yazarlarımıza hakaret veya küfür eden ve yazarlarımızı tehdit eden şahısların IP adresleri ve giriş saatleri sistemimiz tarafından kaydedilmektedir. Avukatımız aracılığıyla bu kişiler hakkında gerekli yasal işlemler başlatılacaktır. Yorum göndermeden önce nezaket kurallarına dikkat ediniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Dikkat! Yorum yazmadan önce aşağıdaki uyarıyı okuyunuz:
5237 S.lı Türk Ceza Kanunu MADDE 125 Hakaret (1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.
(2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur.

Türk Ceza Kanununun yukarıda belirtilen maddelerine göre, sitemiz veya yazarlarımızın onur, şeref ve saygınlığını zedelemeye yönelik mesajlar gönderenler hakkında  gerekli yasal haklarımızı kullanacağımızı önceden bildiririz. Yorum yazarken nezaket kurallarına dikkat ediniz.

“Tevhid, Tevhit Nedir, Tevhidin Anlamı, Tevhidin Sırları” üzerine 2 yorum.

  1. Yazılarınızdan çok istifade ediyorum.Allah razı olsun.Sizden bir ricam olacak
    olacak.nefis mertebeerinden mesala levvamede
    Levvamede veya bir mülhimede şeytan ve nefis neyini hile veyöntemler kullanarak insanı tuzağa düşürür.Hem şeytani hemde rahmini gibi yaklaşarak ne gibi oyunlar oynar.Ayrıca Hava,su,ateş
    ve topak unsurlarından hangisi ağır basarsa insanda ne gibi ahlaki zaaflar ortaya çıkar.İnsana hangi duygu ve düşünceleri telkin eder.Bu konularda yazılarınızı istirham ederim.Şimdiden Allah razı olsun.Allahın selamı üzerinize olsun.

    1. B E Ş L E T Â İ F :

      Allahu tealanın isimlerinin nurlarının alem-i emr denilen ruhlar aleminde ki yansımalarına letaif denilmektedir. Bu ilahi ışıkların yansımaları, insanın göğüs bölgesinde belli noktalarda tecelli etmeleri halinde, bu ilahi ışıkların yansımaları zevken tadılır, gönül gözü ile belli renklerde görülür.
      Alemi emre ait kap, ruh, sır hafi ve ahfa letaiflerin tekamülü paralelinde toprak, su, ateş ve hava unsurlarından oluşan nefsin terbiyesi gerçekleşir.
      1- KALB:
      İnsanda bulunan, alem-i emrdeki beş latifenin suretleri olan kalb(gönül), ruh, sırr, hafi ve ahfa latifelerinden kalb latifesinin yeri, sol memenin iki veya dört parmak altıdır. Kalb latifesinin aslı, büyük alemdeki arş-ı muazzamdır. Kalb latifesinin kemal hali, huzur tecellisi ve Hakk’a teslimiyettir. Kalb latifesinin huzur ve Hakk’a teslim oluş tecellisini, toprak unsurundan gelen farzları yapmaktaki gevşeklik ve haramları talebteki istek ve arzusu örtmüştür. Bu örtü, bu ağırlık, mürşidin talimatı ile yapılan zikir, rabıta ve gönül sohbetleri ile kaldırılırdığın da, kalb latifesinin kırmızı nuru ve huzur tecellisinin manevi zevki, ibadetleri yapmaktaki gevşekliği ortadan kaldırır. Salikin ahlaki durumu, hilme ve sabra ve Hakk’a teslimiyete dönüşür.
      2- RUH:
      Sağ memenin altında tecelli eden ruh letaifinin belirtisi, Allahu Teala’nın sevgi ışığının tecellisidir. Ruh latifesinin kemal hali cezbe ve muhabbet-i zatiyedir. Su unsurundan ileri gelen noksanlık nifaktır. Bu letaifin üzerini su unsurunun nifak, döneklik, çabuk vazgeçme, vefasızlık gibi kötü belirtileri örtmüştür. Kişinin iç aleminde sürekli yeni şüphelerin ve vesveselerin doğmasına sebebtir. Bu durumda olan insan içindeki iki yüzlülükle mücadele vermekle karşı karşıyadır. Eğer bu hale mağlup olursa, iyilerin yanında iyi, kötülerin yanında kötülüğü savunan bir münafık durumuna düşerek, ruh latifesinin kehribar sarısı rengindeki nurunun muhabbet-i zatiye cezbesini perdeler. Bu durumda ki bir salik mürşidinin talimatı ile yaptığı zikir ve virdle, o karanlık perdelerden kurtulup, yerine muhabbet cezbesi tecelli ederek, kişideki ikiyüzlülük hali gerçek Allah sevgisine dönüşür. Salikin ahlaki durumu razı olmaktır. Zira karşılaştığı her şeyde Hakk’ın kemal ve cemal tecellisini görmesidir.

      3- SIRR:
      Sırr latifesinin yeri, sol memenin iki veya dört parmak üstündedir. Sır latifesi için yaratılan kemal hali, vahdet taleb etmek olup, bizzat Allahu Tealayı taleb etmektir. Ateş unsurundan ileri gelen noksanlık ise, öfke, menfaatçilik, haset, hırs ve şehvettir. Bunlarda sırr latifesinin vahdet talebini örterek kişiyi öfke, menfaatçi hasetçi bir hale sokar. Bu durumdaki bir salik mürşidinin talimatıyla yapmış olduğu zikir ve ibadetler sebebiyle, ateş unsurunun öfke , şehvet ve hırs hali, şeriate sevgi ile bağlılığa ve İlahi muhabbete dönüşür. Öfkesi artık Allah için olur. Hırsı, ibadetleri daha çok yapmaya yönelir. Hasedi, îsara dönüşür.

      4- HAFİ:
      Letaifinin tecelli yeri sağ göğüsün üzeridir. Bu letaifin kemal belirtisi şekerin suda erimesi gibi, her bir eşyada ilahi nurların tecelli ettiği görülür. Bazı sufiler: “ Her nereye baktımsa Rabbimi gördüm.” demelerinin anlamı budur. Görülen alemlerin Rabbi değil, O’nun isimlerinin nurlarının hafi letaifindeki yansımalarıdır. Yani İlahi isimlerin nurlarının gölgesinin gölgeleridir… Allahu Teala’nın lutuf ve keremi ile bu letaifin üzerindeki hava unsurunun kibir ve gurur perdesi kalktığı zaman, bu letaifin nuru gönül aleminde ışık vermeye başlar ki kul, o vakit bütün kibir ve gurunu ayaklar altına serer.

      Evet kulun çalışması sebeptir ama.. İlahi yardım ve lutuf olmadan kul asla, kibir ve gururun pençesinden kurtulamaz. İlahi lutuf ve yardıma mazhar olmak içinse doğru itikat, ihlasla salih amel ve çok çok tazarru ile yalvarış, yani dua gerektir.

      5- EHFÂ LETAİFİ:
      Bu letaif en gizli, gizlinin de gizlisi anlamındadır… İnsandaki tecelli yeri boyun çukurudur. Bu letaifin kemal tecellisi ise, izmihlaldir, yani fiilen değil, hükmen kayboluş ve yok oluş safhasıdır. Madde unsurunun beşincisi olan nefsi emmarenin bu aşamadaki hastalığı ise bütün hastalıkların kaynağı olan ene, yani benliktir. İnsan nefsinin ilahlık iddia etmesi bu nefsi emmarenin hastalığıdır. Bu ehfa letaifinin nuru tecelli etmeden bu hastalıktan kurtulmak imkansızdır. İşte bu nur ilahi bir lutufturki, ona mazhar olanlar her şeyinden geçerler, kendilerindeki her şeyin İlahi bir emanet olduğu açıkça bariz olur.

      Bu letaiflerin insandaki suretleri tamamlanarak geçildikten sonra alemi emrdeki, yani arşın ötesindeki alemi ervahta bulunan asılları da geçilerek, İlahi isimlerden birinin nurlu tecellilerine mazhar olan talibin nefsi, mutmainne makamına erer ve nefis Rabbinden razı olur ve Rabbi de ondan razı olur. Kişinin nefsi bura da kulluk makamına ermiş olur. Artık ibadetlere karşı isteksiz olan nefis, bundan öte aşk ve arzu ile Rabbine kulluk eder. Artık kulun içinde tek muhalefet vardır. O da bedeninde ki dört unsurun dengesini sağlamaktır. Yani büyük cihat.

Bir cevap yazın