Timur

Büyük imparator Timur (Demir) Han, 1336-1405)
Babası Tarakay (Turgay), dedesi Emir Bargul, 19. Atası Teoman(Duman) Han, Buzıncar soyundan olup Barlas kavmindendir. Büyük Türk Hakanı Timur Han, müslüman idi. Çok medrese ve kütüphane yaptı. Teftazani gibi büyük âlimlerin sohbetinde bulunur, nasihatlerini dinlerdi. Yıldırım Bayezid ile savaştığı için bazı tarihçiler bunu haksız olarak kötülemektedir. Savaş yapılınca elbette insanlar ölür. Bunu zulüm olarak göstermek doğru olmaz.

Zamanımızın Türk tarihçilerinin bir çoğunun Rus ve Türkî tarihçilerin eserlerini okuduktan sonra maalesef Türk tarihine yeteri kadar vakıf olmadıklarını gördüm.
Timur Han, kendi yazdığı anılarında dahi Moğol olmadığını Turanî Barlas(Varlaş) kabilesinden olduğunu söylemesine karşın bizim bazı tarihçilerimiz sırf İngilizler ve bazı Avrupalılar Timur’a kızgın olduklarından Moğol dedikleri için ona Moğol demektedirler.
Timur Han diyor ki:
1- Allahü teâlânın dinini cihana yaymayı gaye edindim. Her zaman, her yerde İslamiyet için çalıştım.

2- Adamlarımı on ikiye ayırdım, bir kısmı da üstün fikirleriyle bana yardım ettiler.

3- İlim adamları ile istişarenin sayısız faydaları olur. Hükümet idaresinde hüsnüniyet ve sabırla hareket ettim. Hiç alakadar olmuyor gibi görünerek her şeyi hakimiyetim altında bulundurdum. Dost ve düşmana ilgide eşit davrandım.

4- Nizamlara hürmet ve bağlılığı gerçekleştirdim.

5- Subay ve askerlerimi kuvvetli ve hareketli hale kavuşturmak için altın ve diğer kıymetli şeyleri feda etmekten çekinmedim. Bu sebeple onlar da muharebede başlarını vermekten çekinmediler. Günlük ihtiyaçlarını karşılayarak; dertlerine iştirak ederek şahsıma bağlılıklarını gerçekleştirdim. Bu suretle 27 ülkenin hakanı oldum. Han elbisesi sırtıma geçince istirahatı terk ettim.

6- Adalet ve tarafsızlıkla, Müslümanların iyilik dağıtıcısı oldum ve iyiliklerini gördüm. Güzel davranışlarım, suçsuzları olduğu nispette, suçluları da şümulüne alıyordu. Bu sebeple insanların gönlünde yer ettim. Hükümlerimde mesnedim adalet ve iyi niyet oldu. O derece disiplinli davrandım ki askerim korku ve memnuniyet arasında bulunuyordu. Harp meydanında daima askerin yanında olurdum. Mazlumu zalimin elinden kurtardım. Şahsi mal veya mülke karşı işlenen yolsuzluk ortaya çıkınca kanunu tatbik ettim. Suçsuzları hiçbir vakit suçlu çıkarmadım.

7- Seyyidlere, âlimlere, hukukçulara, mütefekkirlere ve tarihçilere özel bir ilgi gösterdim. İyi ve cesur insanları dost edindim. İlim adamları ile sürekli temasta oldum ve âriflerin sevgilerini kazanmaya çalıştım. Onlarla olan istişarelerim ve dualarının bereketi ile zaferler kazandım. Fakirleri doyurdum. Başkalarını çekiştirenleri sarayımdan kovdum. Bunların sözlerine kıymet vermedim.

8- Düşündüğüm bir işi yapmakta kararlı hareket ettim. Bir tasavvuru tahakkuk ettirmek istediğimde bütün fikrimi o işe teksif eder ve muvaffak olana kadar bırakmazdım. Rabbim bana gazap eder diye, kimseye kızgınlık ve şiddet göstermedim. Eski devletlerin yıkılışlarının sebeplerini araştırdım. Aynı hatalara düşmemeye çalıştım.

9- Halkın ızdırap ve halini gayet iyi anlıyordum. Her ülkedeki ahalinin âdet ve karakterini nazarı itibara aldım. Halkın başına devlet idaresine vakıf, onların itimadını kazanmış kimseleri vazifelendirdim. Devletimde halkın meselelerini yakından tetkik edip bana bildirmeleri için her bölgede heyetler teşkil ettirdim.

10- İyilere iyilik; kötülere kötülüklerini iade ettim. Dostlarım, dostluklarına hiçbir zaman pişman olmadılar. Düşmanlarım bile bilahare haksızlıklarını anlayıp af dileyince müsamaha ile karşıladım; dostlukla mukabele ettim.

11- Herkes layık olduğu hediye ve hürmete kavuştu. İnsanların seviyesine göre davrandım.

12- Kumandanlarına sadakat gösteren düşman askerlerine karşı kalben takdir duydum; en lazım olduğu sırada vefa ve sadakat kanununu tepeleyerek kumandanını terk edip bana gelenleri insanların en kötüsü saydım. Toktamış Han ile olan kavgada subayları saflarıma iltihak etmek için gelmişlerdi. Nefret ettim, şimdiki hanlarına olduğu gibi, yarın bana da ihanet ederler diye düşünerek, onlara Siz hainsiniz dedim.

YAVUZ BAHADIROĞLUDA ŞÖYLE DİYOR:
Timur Han Türklerin Barlas(Varlaş, Varlıklı ol) kabilesine mensup olup Türk ve Müslümandı, ama amaçsız bir cihangirdi. Geleceğe ilişkin hiçbir plânı-projesi ve kalıcı olmak gibi bir derdi yoktu…

Oysa Yıldırım Beyazıd’ın Doğu Roma’yı (Bizans) fethedip Peygamber Efendimiz’in müjdesiyle buluşmak gibi bir derdi vardı. Bu aslında Osmanlı Devleti’nin kuruluş felsefesiydi ve kuruluştan itibaren her padişah, adımlarını bu istikamette atmıştı.

Feth-i Mübin’le Osmanlı arasına Timur Han girdi. Ankara Savaşı’yla (1402) fetih elli yıl kadar ertelendi, ama engellenemedi.

O savaşta Timur Han sadece Osmanlı ordusunu yerle bir etmedi, aynı zamanda yıllar boyu harcanan emekle oluşturulan Anadolu Birliği’ni de yerle bir etti. Zaman içinde Osmanlı’ya tabi olmuş Anadolu beyliklerini yeniden kurdu. Karesi ve Kadı Burhaneddin beylikleri hariç, tüm beylikler Osmanlı’dan ayrıldılar.

En kârlısı Karamanoğlu Mehmed Bey yönetimindeki Karamanoğulları Beyliği’ydi. Toprakları neredeyse Anadolu’nun üçte birini kaplıyordu. Mehmed Bey, Timur Han sayesinde birden bire büyük ve güçlü bir devlete sahip olmuştu.

Zaten Timur Han’ın amacı da buydu: Anadolu’da Osmanlı hâkimiyeti istemiyordu. O kadar ki, Karamanoğlu Mehmed Bey’i, tüm “beyliklerin emiri” (Osmanlılar dâhil) ilân etmişti. Bizans da rahat bir nefes almıştı.

Ayrıca Osmanlı’ya bıraktığı toprakları da Yıldırım Bayezid’in oğulları arasında bölüştürmüştü. Kendisine tabi olmaları şartıyla, Rumeli’deki yerleri Şehzade Süleyman’a, Balıkesir ve Bursa havalisini Şehzade İsa Çelebi’ye, Amasya’yı Şehzade Mehmed Çelebi’ye vermişti. Bölüştürmeden memnun olmayan Şehzade Musa Çelebi, bir süre sonra İsa Çelebi’ye saldırıp Bursa’dan çekilmesini sağlayacak, Yıldırım’ın en küçük şehzadesi Mustafa Çelebi ise sığındığı Bizans’tan bir süre gelişmeleri izledikten sonra, münasip ilk fırsatta Bizans’tan yardım alıp kardeşleriyle savaşa tutuşacaktı.

“Fasıla-i Saltanat” ya da “Fetret Devri” denilen bu kanlı ve kaotik ortam tam onbir yıl sürecekti.

Sebepler ve şartlar açısından bakıldığında, Osmanlı Devleti’nin yeniden dirilmesi, tekrar büyüyüp gelişmesi, Anadolu birliğini yeniden sağlaması ve Doğu Roma’yı fethetmesi imkânsız görünüyordu. Bu yüzden Bizans bayram ediyordu.

Fakat olumsuz şartlar ve sebepler kaderi değiştiremez!

Hatırlayalım ki, Osmanlı’nın tarih sahnesine ilk çıktığı dönemde de Anadolu’da Tacettinoğulları, Tekeoğulları, Çobanoğulları, Çandaroğulları, Dulkadiroğulları, Eşrefoğulları, İnançoğulları, Karesioğulları, Menteşoğulları, Pervaneoğulları, Ramazanoğulları, Saruhanoğulları, Karamanoğulları, Germiyanoğulları gibi, bir sürü beylik var. Hatta bunlardan bazıları, Osmanlı’nın kökünü teşkil eden Kayı Aşireti’nden kat bekat büyüktür. Buna rağmen imparatorluk burcuna çıkmak Osmanoğulları’na nasip olmuştur.

Ne dersiniz: Anadolu’da onca Müslüman-Türk beyliği varken, bunların arasından sadece Osmanlı Beyliği’nin imparatorluk burcuna yükselmesindeki sır nedir?

Bence “dini” ve “milli” hedeflere sahip bulunmalarıdır…

Dini hedef: “İlâ-i Kelimetullah”, milli hedef ise “Kızıl Elma”dır. İnsanlar bu hedeflere göre eğitilip yetiştirilmişlerdi. Her birey, bu hedeflere ulaşmayı “varlık sebebi” sayıyordu.

Mevlâna, Yunus, Edebali, Dursun Fakih gibi “şeyh”lerle, Yesevi’nin Alp Erenler’i bu ebedi emeli yürekten yüreğe gergef işler gibi işlemişler, her Kayılı’yı bu hedef etrafında bütünlemişlerdi. Her Kayılı’nın yüreği yine bu hedef sayesinde bir atom çekirdeğine dönüşmüştü.

“İlle de milli ve yerli eğitim”, “ille de hedef sahibi insan yetiştirmek” diye ısrarım boşuna değil.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bir cevap yazın