VahVahdet-i Vücud, Vahdet-i Şühud, Allah’ın Ez- Zâhir Güzel İsmi

  13. yrm.- muhsin iyi

23 Eylül 2011, 17:38

Görünüşte Allah (c.c.) Kendi’sini duyu organlarından gizlemiştir. Ama her şey O’nun sıfatlarını ve güzel isimlerini işlemektedir. Bu nedenle varlık âlemi O’nu adeta görünür kılmıştır.

Bazı insanlar tasavvuf hakkında öğrendikleri basit bilgilerle vahdet-i vücut kuramını yanlış anlamakta ve bununla yanlış bir itikada sahip olmaktadırlar. Bunlara göre her şey Allah’tan (c.c.) bir parçadır. Allah (c.c.) varlık âlemi ile bir bütündür. Allah (c.c.) ile varlık âlemi arasında kurulan bu ilişki bazılarında daha da ileri giderek kafir, Müslüman ayrımını ortadan kaldırmaya kadar varır. Böylece maddeye ezeli ve ebedi bir anlam verilmiş olur. Madde ile Allah’ın (c.c.) zatı arasında bir ilişki kurulur. Eskiler bu tür itikada sahip olanlara “Dehriler” demekteydi, biz bugün “Materyalist” adını vermekteyiz. Bu düşüncelerin din dışı olduğu gayet açıktır. Gerek İslamiyet gerekse İslamiyet’in özü olan tasavvuf, Allah (c.c.) ile varlık âlemi arasındaki keskin çizgiye dikkat eder.

İslam dininin özü olan tasavvufi düşünceye göre Allah (c.c.) ezeli ve ebedi olarak vardır. Varlık âlemi Allah’ın (c.c.) sıfat ve güzel isimlerine tercümanlık yapmak üzere sonradan yaratılmıştır. Allah’ın (c.c.) mutlak varlığı karşısında varlık âlemi, eğreti bir şeydir; O’nun varlığı ile ayakta durmaktadır. Nasıl bir aynadaki görüntü varlıkla mümkünse varlık âlemi de görünürlüğünü ve devamlılığını böyle Allah’a (c.c.) borçludur. Varlık aynanın karşısında bir an çekildiği zaman nasıl görüntü de anında kayboluyorsa Allah da (c.c.) varlık âleminden el-Hayy (Allah ölmeyen diridir.) ve el-Kayyûm (Madde âlemi ve bütün varlıklar varlığının ayakta durmasını ve devamlılığını Allah’a borçludurlar.) güzel isimlerinin tecellilerini bir an bile çekse her şey anında yokluğa karışır; canlılar ölür, madde silinip giderdi. Kısacası varlık âlemi görünmez olurdu.

Allah (c.c.) varlık âleminden yüce, aşkın (el-Aliyy, el-Müteâlî) olduğu için duyu organlarıyla algılanmamaktadır. O’nu ancak kalpler hissedebilir.

İslam tasavvufunda “vahdet-i vücut” kuramı pek çok yanlış anlamalara konu, itikadi istismarlara da neden olduğu için ikinci bin yılın müceddidi olan İmam-ı Rabbani Hazretleri (k.s.) bunu “vahdet-i şühud” kuramıyla karşılamış ve İslam dinine ve tasavvufun ruhuna uygun olarak yeniden tanımlamıştır: O’na göre Allah’ın (c.c.) zatı ile varlık âlemi arasında hiçbir bağ yoktur. Varlık âlemi O değildir, O’ndan gelmiştir. Allah (c.c.) ne maddedir, ne de madde cinsinden tasvir edilecek bir şekle sahiptir. Allah (c.c.) akla gelen her şeyden başkadır. O’nun zatını düşünmek, O’na varlıklarda olduğu gibi zati nicelik ve nitelik yakıştırmak doğru değildir. Varlık âlemi O’nun sıfat ve güzel isimlerini tanıtmak, yansıtmak için yaratılmıştır. Yoktan yaratıldığı için Allah (c.c.) karşısında da bir varlığa sahip değildir.

Vahdet-i vücut görüşünü savunanlar, düşüncelerinin özeti olan “Her şey O’dur.”, “Ene’l-Hakk (Ben Hakk’ım) sözleri ile farkına varmadan bir itikadi yanlışlığa ve istismara kapı açmışlardır. İmam-ı Rabbani Hazretleri (k.s.) bu sözlerin sahibi olan Şeyh Muhyiddin İbni Arabi’nin (k.s.), Hallac-ı Mansur’un (k.s) ve onları bu tür sözlerle takip edenlerin iyi niyetlerini dile getirmekte ve bu büyüklerin veliliklerini de tasdik etmektedir. Ama bu ve benzeri sözlerin tasavvufi bir halle ve manevi bir sarhoşluk eseri olarak ağızlarından çıktığını da belirtmektedir. Üzerlerinde böyle manevi bir hal ve sarhoşluk bulunmayanların bu sözleri tasavvuf büyüklerini taklit etmek amacıyla görünen anlamlarını kastederek söylemeleri küfre düşmelerine yol açabilir. Ona göre Allah’ın (c.c.) sıfat ve güzel isimlerinin gölgesi varlık âlemine, daha doğrusu yokluğa yansımıştır. Bu sırada nasıl aynadaki görüntü varlığı ne kapsamış ne de içine almışsa yani ayna ayna, varlık da varlık olarak kalmışsa yüce Allah (c.c.) da sıfatlarının ve güzel isimlerinin gölgesi ile yoklukta tecelli edince O ne varlığa dahil olmuş ne de varlık O’nu kuşatmıştır. Allah (c.c.) ne varlık âleminin içindedir ne de dışındadır. O’na herhangi bir mekan tahsis edilemez. O yüce ve aşkındır. Kendi’si Kuran-ı Kerim’de yüce Arş’ına değer vermek için oraya istiva ettiğini belirtmiştir. Yine bir hadis-i şerifte yere göğe sığmayan yüce Allah’ın (c.c.) mümin kulun kalbine sığdığından söz edilse de bu ancak yüce Arş için olduğu gibi bir zuhurdan (ortaya çıkma) ve itibardan (değer verme) ibarettir. İmam-ı Rabbani Hazretleri (k.s.) “Her şey O’dur.” sözü yerine “Her şey O’ndandır.” sözünün tercih edilmesinin söz konusu yanlış anlamanın önüne geçeceğini belirtmiştir. Yine İmam-ı Rabbani Hazretleri (k.s.), Hallac-ı Mansur’un (k.s) “Ene’l-Hakk (Ben Hakk’ım) sözü ile benliğini Hakk’ta fani (yok) eden kulun içerisinde bulunduğu manevi hal ve sarhoşlukla bu yoklukta Allah’ın (c.c.) el-Hakk güzel isminin tecelli ettiğinin vurgulandığını söylemektedir.

Ez-Zâhir (Allah [c.c.] evrendeki ayetleri ile sıfat ve güzel isimlerini ortaya sermiştir, Kendi’sini belli etmiştir) güzel ismi ile kula yakışan görev, insan ve varlık âlemi üzerinde Allah’ın (c.c.) tecelli eden sıfat ve güzel isimlerini düşünmek, bu sayede hakikate ve marifete ermektir.
Muhsin İyi

 

 

Muhsin İyi

31.10.2011 / 20:08 tarihinde gönderilmiş

 

Namazda Huşu ProbleNmi, Namazı Huşuyla Kılmak

Namaz kılan insanlar namaz kılmakla büyük bir farzı yerine getirmenin güven duygusunu yaşarlar. Müslüman olmada çözülmesi gereken büyük bir problemi aşmış olurlar. Günde beş vakit namazı kılmak kolay değildir. Nefsi ikna edip namaza başlamak büyük bir iştir. Elbette Allah (c.c.) hiçbir emeği boşa çıkarmaz. Kılınan namazlar hem bu dünyada hem ahrette kılan kişilere büyük yararlar sağlar.
Namazı kılmaya başlamakla yeni bir problemin içerisine gireriz. Bu yeni problemin adı namazda huşudur. Huşu, namaz sırasında Allah’a saygı, korku, dikkat duygularını duymaktır. Namazda huşu hiçbir zaman çözüme ulaşılamayacak bir problemdir. Yani kesin çözüme kavuşturulmazı imkânsız bir konudur. Çünkü nefis hiçbir zaman namaza razı olamaz. Namaza daima itiraz eder. Onu istekli kılamaz. Yaratılışı bunu gerektirir. Onun destekçisi olan şeytanlar da böyledir. Şeytanlar o kadar edepsizdirler ki, kalp gözü açık olanlar bilirler, namazdaki kişiye yapmadıkları şer kalmaz. Kişiyi namazdan soğutmak için ellerinden geleni yaparlar. Diğer zamanlarda dinlenirler. Şeytanlar tam namaz sırasında adeta görev başına geçen işçiler gibi çalışırlar. Tüm amaçları nefisle işbirliği yaparak kişiyi namazdan soğutmak, namazı ona bir yük ve sıkıntılı bir iş yapmak, böylelikle onun namazı bırakmasını sağlamaktır. Şeytanların tüm derdi Müslümanların namaza başlamasına mani olmak, namaza başlayanları da namazdan soğutmaktır. Çünkü şeytanlar namazı olmayanın dünyada ve ahrette ne kadar perişan olacağını, böyle birisinin son nefeste imanını bile yitirebileceğini bilirler. Bir Müslüman’ın olmazsa olmaz en büyük sermayesi namazdır. Namazsız Müslüman peygamberimiz zamanında yoktu. Hak mezheplerde namazı terk edenlerin ve bilerek namazını kılmayanların şer’i cezalarını ise insanları ürkütmemek için pek söyleyemiyoruz. Namazı kılmamanın ahretteki cezası ise gerek ayet-i kerimelerde gerekse hadis-i şeriflerde insanın tüylerini ürpertecek oranda korkunç cehennem sahneleri ile betimlenmiştir. İşte bu gerçeklerden dolayı şeytanlar nefsin işbirliği ile kişiden namazın huşuunu almak için çeşitli vesveseler verirler, komplolar kurarlar. Şeytanlar bizim içimizdeki düşünceleri takip edebilirler. Kuşkusuz insanın niyetini Allah’tan başka kimse bilemez. Ama şeytanlar bazı içsel monologlarımızı uyguladıkları tekniklere bilirler, yönlendirebilirler de. Dolayısıyla onlardan iç dünyamız pek saklı tutulamaz. Onun için tüm zaaflarımızı da bilirler. Genellikle namazda vesvese yolu ile bunları dile getirirler. O vesveseler namaz sırasında zihnimizi meşgul etmeye başladığında huşu da kaybolur. Namaz ruhsuz ve huşusuz belli hareketlerin yapıldığı, bilinçsizce surelerin okunduğu bir eylemeler yumağı olur. Tabii böyle bir namaz Allah (c.c.) indinde makbul bir namaz olmaz. Bu namazın elbette iade edilmesine gerek yoktur. Namaz kılınmıştır. Borç kalkmıştır. Belki sevaptan mahrum kalınmıştır. İmam-ı Gazali bu tür namazlarda kişinin niyeti ile kendisini kurtardığını ve farzın ağırlığını üzerinden kaldırdığını belirtmektedir. Yoksa gafletle kılınan namaz, gerçek namaz değildir. Ama gafletle kılındığı için en azından Allah’tan af dilemek, birkaç kez ‘estağfurullah’ demek de gerekir. Bu da inşallah o gaflete kefaret olur. İş bununla da bitmemeli, namazdan sonra namazdaki huşu eksikliği bir problem olarak masaya yatırılmalı, namaz sırasında şeytanların ve nefsin verdiği vesvese üzerinde durulmalıdır. Görülecektir ki, aslında bunlar o kadar önemli şeyler de değildir. Yalnız bizim için özel olan, bazı kompleks ve zaaflarımızdan kaynaklanan şeylerdir. Şeytanlar bunları bildikleri için mahsus bu konuları namazda vesveselerle dile getirirler. Kişiler o anda duygusal ve coşkusal olarak kendilerini kaybederek namazın ruhundan uzaklaşıp bu konuların etkisine girerler. İşte namazda huşuyu yakalamak isteyen kişiler namazdan sonra mutlaka bu meseleleri nefsine şöyle seslenerek masaya koymalı ve üzerinde düşünerek bir karara varmalıdırlar: ‘Ey nefsim şu konular senin komplekslerin ve zaaflarındır. Şeytanlar verdikleri vesveseler ile seni bunlarla meşgul ettiler. Sen de bunlarla beni oyalamış oldun. Bu yüzden namazda huşu da kayboldu. Değer mi buna? Şimdi sana zaman veriyorum. Gel bu sorunları böyle boş zamanlarda masaya oturtup çözüme kavuşturalım. Namaz sırasında lütfen huşuya sen de biraz dikkat et. Kimin karşısında durduğunu bil. Şeytanların vesveselerine kulak kabartma.’ Kuşkusuz nefsiniz söz dinleyen uslu bir çocuk edasıyla ‘evet’ diyecektir ama namaz sırasında başkalaşarak yine yaramaz bir çocuk gibi şeytanların vesveselerine kulak kabartacak, şeytanlar namazdaki huşuya yine mani olacaklardır. Bu ölünceye kadar da böyle devam edecektir. Nefis hiçbir zaman bu kötü huyundan dönmeyecektir. Şeytanlar da yaratılış amacı dışına çıkmayacaktır. Nefsinizi bu türden hesaba çekmeler birdenbire meyvelerini vermez. Nefsin yola girmesi çok uzun zamanları alır. Nefis, tamamen hiçbir zaman yola girmez, ama bu hesaba çekmelerin sonucunda belli bir zaman sonra terbiyeli bir çocuk gibi gözümüz üzerinde olduğu zaman nefsin pek sesi çıkmaz da nefis bazen gaflete geldiğimizde bu sefer yaramazlıklarını ara sıra gösterir. Ama tabii bu onu başıboş bıraktığımız devreye göre çok büyük bir başarıdır.
Peki, kişi hiçbir zaman namazda huşuyu yakalayamayacak mıdır? Allah’tan saygı dolu korkunun sonu yok ama makbul olan belli dereceleri vardır.
Huşu konusunda en güzel reçeteyi peygamberimiz s.a.s. sahabesine talim eylemiştir. Bizim aslında bir şey eklememiz ancak küstahlık olur. Sadece konuyu biraz açabiliriz. Şöyle ki, namazda huşu problemi olarak bize intikal eden hadis-i şerifleri incelediğimizde büyük çoğunluğu meseleyi zahiri yönden ele almıştır. Rasulullah (s.a.s) namazda azaların başka bir işle meşguliyetini namazda huşu yokluğu ile tanımlamıştır. Dolayısıyla huşu namazda azaların sükûnet üzere olması ve namaz dışı başka bir işle ilgilenmemesi olarak kabul görmüştür. Buna göre namazda tadil-i erkâna riayet eden kimse namazda huşuyu da yakalar. Bu yaklaşım tarzı bugünkü modern psikolojinin de görüşleri ile örtüşmektedir. Şöyle ki, bilindiği üzere duygularımız davranışlarımızı belirler. Yani moralimiz bozuksa yüzümüze yansır bu durum. Yine neşeliysek hafif de olsa bir tebessüm çehremizi süsler. Ama diyor psikologlar moralimiz bozuk olduğunda biraz kendimizi zorlayıp gülümsersek arkasından da duygularımız buna eşlik edecek, bozuk moralimiz düzelecektir. Yani bu sefer de davranışlarımız duygularımızı belirleyecektir. İnsanın ruhsal ve bedensel bağlarında böyle bir kanun var. Yani ileri giden arabanın geriye de gidebilmesi gibi bir şey bu durum. Kimse iç dünyasına egemen olamaz. Bu çok zor bir iştir. Ama davranışlarımız kontrolümüz altındadır. Onları istediğimiz gibi düzenleyebiliriz. Namaz sırasında Allah (c.c.) karşısında olduğumuz duygusunu korumak şartıyla tadil-i erkâna dikkat edersek namazda huşu kendiliğinden doğacaktır. Tadil-i erkânın özü olan şu noktalara özellikle dikkat çekmek istiyorum: Namaz dışı hiçbir hareketi elden geldiğince yapmamak gerekir. Özellikle bakışa çok dikkat etmek lazımdır. Göz, ayakta iken secde mahalline, rükûda ayaklara, otururken iki elleri arasına, secdede iken burun kenarlarına bakmalıdır. Bu sırada Allah (c.c.) karşısında utanan, çekinen, layık olmadığı halde huzura davet edilen ve bunun şükrünü edada çaresiz kalan bir kul tavrı içerisinde bulunmalıdır. Çok büyük, yüce yaratıcının karşında durduğumuzu düşünerek namazın rükünleri eda edilmelidir. Özellikle rükû ve secde sırasında bu büyük nimetleri bize nasip eyleyen Allah’a (c.c.) karşı sonsuz bir şükran duygusu ile hareket etmeliyiz. Bütün bunlar davranışlarımızdaki ölçülülük ve uyumla anlam kazanmalıdır. Beden dilimizi bu anlamları yansıtacak şekilde kullanırsak arkasından doğal olarak duyguları da gelecek, böylece ‘Muhakkak ki namazlarında huşua eren müminler, kurtuluşa ermişlerdir. (Mü’minun suresi, ayet 1,2)’ ayet-i kerimesi bizleri de kapsamı içerisine alabilecektir Allah’ın izniyle.
Gerçekten zor mu namazlarımızda sıklıkla okuduğumuz beş on sure ve duanın anlamlarını kelime kelime öğrenmek? Şimdilerde kitapçılarda renkli kelime mealleri de satılıyor. Her Arapça kelimenin altında aynı renkte Türkçesi verilmiş. İnsanlar dünya menfaati için bir yabancı dili öğreniyorlar. Bizler toplam yüz, yüz elli kelime kadrosuna ancak çıkabilen beş on tane sure ve duayı neden gözümüzde büyütüyoruz? Elbette kelimelerin anlamaları bilindiğinde namazda bunlar huşuya ve ruha büyük hizmet derler.
Pek çok hadisten anlaşılacağı üzere peygamberimiz için dünyada en sevgili şey namazdı. O hayatı boyunca hep namaz kıldı. Ölmeden önceki son sözleri de hep namaz oldu. Namazdan müthiş zevk aldı. Öyle ki şöyle diyordu: ‘Bana dünyada üç şey sevdirildi. Güzel koku, kadın, gözümün nuru namaz.’ Yani peygamberimiz s.a.s namazı dünya nimeti olarak görmekteydi. Gözümün nuru tabiri ile de onu somutlaştırıyordu. Yalnız başına kıldığı namazlarda ayakta durmayı, rükû ve secdeyi uzatıyordu. Bunlar bazen saatleri alıyordu. Özellikle rükû ve secdeleri uzun tutmak nefsin belini de kırdığı için huşuya büyük yardımları vardır. Bu rükünlerde de rükû ve secde sırasındaki ilgili tespihler istenildiği kadar okunabilir. Rükû ve secde sırasında söylenilen tespihlerde Allah (c.c.), eksiklikten, noksanlıktan tenzih edilmekte; ululanmakta, yüceltilmektedir. Bu ruhu yaşayarak bu rükünleri yapmalıyız. Ayrıca O’na rükû ve secde yapma onurunu bize nasip eylediği için şükran duygularını da hatırdan çıkarmamalıyız. Bu hali uzun süre devam ettirmek elbette namazdaki huşuyu artırır. Bizler bazen namazlarımızı böyle kılarak huşuyu derinden yaşayabiliriz. Bu ruh zamanla ister istemez diğer namazlarımıza da sirayet edebilir.
Yazımda huşu meselesini bir problem olarak ele aldım ve bunun çözümünün bütün hayatımız boyunca sonlanmayan bir uğraş alanımız olarak kalmasını önerdim. Bu dünyanın kanunlarında, durgun kaynak suyun kokması da vardır. Onun için her konuda akış halinde bulunmamız gerekir. Sürekli yenilenmeliyiz. Bu olmazsa hastalanırız, ölürüz. Namaz bizim abdest, sünnet ve farzıyla beraber günde en az bir buçuk saatimizi alan bir ibadettir. Yani ister istemez namaz Müslüman’ın hayatında büyük bir zaman dilimini almaktadır. Öyle ise bu konuda kaliteli olmak mecburiyetindeyiz. Kurumlar için gündeme gelen Toplam Kalite Yönetimini hayatımızda namaz için de düşünmeli; her zaman bu konuda yaşadığımız problemler saptanmalı, bilen insanlara danışılmalı, onların çözümleri için çaba harcanmalıdır.
Ben kitapçıya gittiğimde namazla ilgili yeni bir eser gördüğümde mutlaka alırım. Çünkü günde en az bir buçuk saatimi verdiğim bir ibadette bir kelime de olsa bir eksiklik büyük bir şeydir. Bir kelime de olsa bir katkı yine büyük bir şeydir.
Namazda huşu problemi, namazda ruh ve ideal gibi önemli bir konudur. Bunun için namazla ilgili her kitaba müşteri olmak gerekir. Günümüzde internet dünyasındaki sitelerin çoğunda namazla ilgili yazılar bulunmaktadır. Bunları okumak da insana çok şeyler katar. İnsanın bu konuda bildiklerine güvenmesi doğru değildir. Çünkü namazda huşu problemi bilgisizlikten doğmaz. Ruhsuzluktan, duygusuzluktan, ilgisizlikten meydana gelir. Bazen bu konuda yazılan bir cümle namazla ilgili tıkanan bir damarı açabilir. Bir yanlışı düzeltebilir. İnsana yepyeni bir ufuk olabilir. İnsanın bu konuda bildikleri ile yetinmesi boş bir gururdur. İnsanı huşusuz, ruhsuz, ilgisiz namaz kılmaya yöneltir.
Namazda mükemmeli ve ideali arama gayreti, bence huşunun da temelidir.
Günde Müslüman’ın en az bir buçuk saat gibi büyük bir zaman dilimini işgal ettiğine göre namaz günlük hayatımızda da en çok konuşulan mevzu olmalıdır. Müslüman bu konudaki problemlerini, bildiklerini başkalarıyla da paylaşmalıdır. Bunu da alışkanlık haline getirmelidir.
Allah (c.c.), indinde makbul olan namazlarla yüksek huşu derecelerini bizlere nasip eylesin. Amin.
Muhsin İyi

 

 

Muhsin İyi

15.10.2011 / 18:27 tarihinde gönderilmiş

 

Gıybet, Gıybet Etme, Gıybet Nedir?

Şeref, haysiyet ve namus gibi manevi kavramlar para ile satın alınamazlar. Bunlar Allah’ın (c.c.) Müslümanlara dünyada verdiği manevi armağanlardır. Bir Müslüman’ın manevi kişiliği bu kavramlardan oluştuğu için o muhteremdir. Her türlü saygıya değerdir. Hiçbir biçimde incitilmemelidir.

İnsanın şeref, haysiyet ve namusunun en büyük düşmanları iftira ve dedikodudur. Dinimiz bu ikisini büyük günahlardan saymıştır. Dedikoduya gıybet de denir.

Hiçbir Müslüman’ın diğer bir Müslüman’ın arkasından hoşlanmayacağı şeyleri konuşması doğru değildir. Bu gıybettir. Gıybet büyük günahlardandır.

Bazıları da gıybet ile iftirayı birbirine karıştırırlar. Ama derler, bu hoş olmayanlar şeyler o kişide var. Evet, var olduğu için gıybettir. Yok olsa idi, iftira olacaktı ki, bu daha büyük bir günahtır.

Gıybet günahını işleyen kişi, genellikle kendisini savunmak amacıyla, ben bunları onun yüzüne karşı da söylerim, diyerek kendisine bir haklı gerekçe bulmaya çalışır. Ama yine de yaptığı şey, bir gıybettir, Kuran-ı Kerim’in ifadesiyle “Ölmüş kardeşinin cesedini dişlemek (Hucuret suresi, ayet 12)”ten ibarettir. Gıybetini yaptığı kişinin günahını yüklenmektedir. Kul hakkı olduğu için kişi tövbe etse de ahirette, oğlun babasından-annesinden kaçtığı, herkesin kendi derdine düştüğü, kimsenin kimseye yardım edemeyeceği o sıkıntılı günde, gıybetini yaptığı kişiye sevaplarını verecek veya onun günahlarını üzerine alacaktır.

Dünyada hiçbir yasa ve ahlak kuralı böyle güçlü bir yaptırımla insan şeref, haysiyet ve namusunu koruma altına almamıştır. Buna güç de yetiremeyecektir. Çünkü insanların çenesini ancak din gibi güçlü bir kurum etki ve baskı altına alabilir. Belki de İslam’ın şeref, haysiyet ve namusa gösterdiği bu özen ve titizlik tüm insanların gelecekte bu dine girmeleri için bir vesile olacaktır. Çünkü insanlar, devrimleri ve toplumsal değişimleri hep insan hak ve özgürlükleri lehine yapmıştır. Dünya tarihine baktığımızda bugüne değin pek çok büyük inkılâbın ve toplumsal değişimin gerçekleştirildiğini görürüz. İnsanlık bu konuda hep ileriye doğru gitmiştir. Çünkü her geçen yıl insanların, toplumların eğitim seviyeleri ileri derecelere doğru gitmektedir. Eğitim seviyesindeki bu gelişme kişilerin ve toplumsal sınıfların temel hak ve özgürlükleri konusunda daha çok aydınlanmasına ve arayışlarına neden olmaktadır. Örneğin Fransız İhtilali sonucu ilan edilen İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi’nde insanlar yasalar önünde eşitlik gibi büyük bir hakka kavuşmuşlardır. Dünyada köleliğin kaldırılması da böyle büyük adımlardan birisidir.

Gıybet bu tür bir inkılâpla ve toplumsal değişimle ortadan kaldırılamayacak bir durumdadır. Çünkü insan doğasının (nefsinin) zafiyetinden kaynaklanmaktadır. Ceza yasalarının da bu konuyu çözemeyeceğini düşünüyorum. Tüm insanlar adeta İslam dininin gıybet hükmüne susamış gibidir.

Müslüman’a şeref, haysiyet ve namus güvencesini veren dinidir. İslam dini emir ve yasakları ile kişiyi hem bu dünyada hem de ahirette yüceltir.

Bir Müslüman şerefini, haysiyetini ve namusunu İslam’ın emir ve yasaklarından alır. Dinine sahip çıkan bu değerlere de kavuşur. Onun emir ve yasaklarını çiğneyen manevi kişiliğinde ilgili değerlere de zarar verir.

İnsanın fikir özgürlüğü şahsiyetleri isim vermeden ve ima etmeden vardır. Kuşkusuz bir insanın olumsuzlukları dile getirilecekse bu o kişinin uygun bir ortamda yüzüne karşı yapılmalıdır. Böylelikle o kişiye de savunma hakkı verilir.

Gıybetin artık meşru olduğu durumlar da vardır. Günahları açıkça işleyen kişilerin (fasıkların) gıybeti caizdir. Zira Müslümanların bu kişilere karşı önlem alması ve uyanık bulanması gerekir. Tabii bunun da bir ölçüsü bulunmaktadır. Müslüman diğer Müslümanlara karşı anlayışlı ve kusurlarını örtücü olmalıdır. Bu diğer Müslüman katagorisi içerisinde çeşitli günahların pençesinde bulunan ve ibadetlerini ihmal eden kardeşlerimiz de bulunabilir. Bunların çeşitli zaafları da olabilir. Bunlarla ilişkide zarar görebilecek kardeşlerimizi onlara karşı uyarmak, günahlarını ve zaaflarını söylemek gıybet değildir. Fakat durup dururken alay etmek ve küçük düşürmek için Müslüman kardeşlerin günahlarını ve zaaflarını dile getirmek büyük günahlardandır. Nasıl Allah bizlerin günahlarını El-Settâr güzel ismi ile örtüyorsa biz de aynı ahlak kuralı ile diğer Müslüman kardeşlerimize karşı böyle olmalıyız.

Peygamberimizin bir hadis-i şeriflerinde dile getirdiği üzere bir Müslüman kardeşimizle alay ettiğimizde alay ettiğimiz husus başımıza gelmedikçe bu dünyadan göçmeyeceğimizi unutmamalı, buna göre nefsimize hâkim olmalıyız.
Muhsin İyi

 

 

Muhsin İyi

19.11.2011 / 11:35 tarihinde gönderilmiş

 

Müslüman Mümin Veli, Allahın es-Selâmü el-Mü’minü el-Müheyminü İsimleri

 

Müslümanlar karşılaştıklarında Allah’ın (c.c.) es-Selâmü (varlıklara esenlik ve afiyet veren) ismi ile birbirlerine dua ederler. Bilinçsiz de olsa bu güzel ismin yüzü suyu hürmetine her biri diğerine Allah’ın (c.c.) esenlik ve afiyet vermesi için güzel dileklerde bulunur. Başa gelecek kaza ve belalar böylelikle engellenebilir. İnsanlarla selamlaşmamız bizim için can ve mal güvenliğinde bir emniyet kuşağı rolü oynayabilir. Çünkü duanın başa gelecek kaza ve belayı önlemede rol oynadığı hadislerde geçmektedir. Ayrıca Peygamber Salallahu Aleyhi Vessellem, müminin mümine yaptığı duanın kabul olduğunu belirtmiştir. Kuşkusuz “günaydın, iyi akşamlar” gibi selamlaşma biçimleri de güzel birer dilek ifade ederler. Ama Allah’ın es-Selâm güzel ismi ile yapılan bir selamın, yani “Es-Selâmun aleyküm (Allah’ın es-Selâm güzel isminin bereketi, fazileti üzerinize olsun) ”, yada “Ve-Aleyküm Selâm (Allah’ın es-Selâm güzel isminin bereketi, fazileti sizin de üzerinize olsun)” demenin üstünlüğüne hiçbir selam sözü erişemez. Çünkü Allah (c.c.) bu güzel ismiyle gönülden gelen iyi dilekleri kabul buyurduğu gibi hadislerden de anlaşılacağı üzere bu tür selamlaşmalarda taraflara sevap da vermektedir:

Bir adam resûlullaha gelerek şöyle sordu: “İslam dininin hangi ameli daha üstündür?” Resûlullah şöyle buyurdu: “İnsanlara yemek yedirmen, tanıdığın ve tanımadığın herkese selam vermendir.”

Allah’ın (c.c.) varlıklara esenlik ve afiyet vermesi, O’nun eksik ve kusurdan uzak, her türlü kemal sıfata sahip oluşunun bir sonucudur. Bu anlam yakınlığından, daha doğrusu anlam ilgisinden dolayı es-Selâm güzel ismi el-Kuddûs güzel isminden sonra gelmiştir.

İslam ile selam aynı kökten türemişlerdir. Dolayısıyla İslam dinine giren kişi selamete ermiştir. Dünya barışı ancak İslam dini ile kazanılır ve kalıcı olur. İslam dinini temelinde bütün din, inanış ve görüşlere saygı vardır. Tarihteki İslam devletleri de bunun apaçık delilleridir.

Es-selâm (varlıklara esenlik ve afiyet veren) güzel ismi ile ilgili kula düşen görev, aşağıdaki hadis-i şerifte çok güzel bir şekilde ifade edilmiştir: “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş sayılamazsınız. Size bir şey öğreteceğim, onu yaptığınız taktirde birbirinizi seversiniz: Aranızda selamı yayınız.”

Bir kişi Kelime-i şahadet (Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammedün rasûlullah) ile İslam dinine girer. Müslüman olur. Allah’ın (c.c.) emir ve yasaklarına gösterdiği itina ile müminlik vasfına yükselir. Ama içerisinde her zaman son nefeste iman sahibi olup olmamak konusunda bir kaygı yaşar. Bir türlü sonundan emin olamaz. Bu da aslında imanda aranan bir özelliktir. Bir Müslüman’ın mümin olup olmadığını en iyi Allah (c.c.) bilir. Bu yüzden olacak İmam Şafii Hazretleri (rah.a.) “İnşaallah müminim.” demiştir. Tabii bu son nefeste imanın insana nasip olup olmaması ile ilgili bir kaygının anlatımıdır. Yoksa insanın yaşarken imanında bir kuşkusunun olmaması gerekir.

Kuran-ı Kerim’de Allah (c.c.) İslam dini ile yeni şereflenen Araplara Müslümanlık ile müminlik vasfını ayırarak şöyle hitap etmektedir: “Bedeviler ‘İman ettik.’ dediler. De ki ‘Siz iman etmediniz.’ Lakin ‘İslam olduk.’ deyiniz. Zira iman henüz kalplerinize girmiş değildir (Hucurât suresi, ayet 14).” Bu açıdan bir Müslüman’ın kendisini (nefsini) hep bir münafık olarak görüp sürekli nefsiyle hesaplaşması, kendisini mükemmele ulaştıracak özeleştiriye tabi tutması gerekir. Nitekim yukarıdaki ayetin devamı da bizi bu yola teşvik edecek bir anlam taşımaktadır: “Eğer Allah’a ve peygamberine itaat ederseniz, sizin emeklerinizden hiçbir şeyin mükafatını eksiltmez. Yaptığınızı zayi etmez. Gerçekten Allah (c.c.), Gafûr ve Rahîm’dir.”

İnsanın imanında bir kuşkusunun olmaması ile nefsini imanını elinden alacak olan bir münafık olarak görmesi birbirinden ayrı konulardır. Bu durum elindeki parayı düşmanlarından saklamaya çalışan bir insana benzer. Bu benzetmede para imandır, ona musallat olan düşman da nefistir. Kişinin paraya sahip olması imanında bir kuşkuya kapılmamasını, düşmanının varlığı ise onu son nefeste kaptırmama kaygısını temsil etmektedir.

Allah’ın (c.c.) dinine uygun bir yaşam tarzına sahip olanlar, hem bu dünyada hem de ahirette büyük bir huzura kavuşurlar. İman, kaygıdan kurtarıp emniyete ulaştırır. Dünya sınavı gereği karşılaştıkları sıkıntı, bela ve musibetler onlar için hikmetli birer derse dönüşür, ruhsal dünyalarındaki huzuru asla bozmaz. Allah’ın (c.c.) kaderi ve kazası hoşa gitmese de rıza ile karşılanır. Başa gelen istenmeyen şeyler, geçmişteki günahları düşündürür, bunun için de sabredilir. İyi şeyler Allah’ın (c.c.) bir ikramı olarak karşılanıp şükredilir. Bu güzel hal de ancak kişide Allah’ın (c.c.) el-Mü’min güzel isminin tecellisi ile mümkün olur.

El-Mü’min (Müslümanlara müminlik vasfını veren, onları gazabından emniyete çıkaran) güzel ismi ile kula düşen görev, dünyada iken kendisini her türlü kaygıdan kurtarıp emniyete çıkarması ve son nefeste de iman üzere, mümin olarak ruhunun kabzedilmesi için Allah’a (c.c.) dua etmektir.

Allah (c.c.) insanların bütün hallerini gözetlemektedir. Kalplerine vakıf olduğu gibi bütün sözlerine, hal ve hareketlerine de tam anlamıyla hâkimdir. Allah (c.c.) kulun ne yapacağını ezeli ilmiyle bilmesine ve bunları Levh-i Mahfuz’a yazmasına karşın yine de amellerini şahit tuttuğu meleklerle kayıt altına aldırır. Levh-i Mahfuz’a yazdığı şeylerle meleklerin yazdığı amel defterleri arasında kıl kadar bir farklılık bulunmaz. Böylelikle amelleri meleklerin tanıklığı ile ahirette kimsenin itiraz edemeyeceği bir gerçeklik ve doğrulukla ortaya serer.

Allah (c.c.) Kendi’sine, dinine sığınanları hem dünyada hem ahirette iyi amellerini de zayi etmeden korur.

Nasıl bir noter resmi bir belgeyi onaylayarak koruma ve güvence altına alıyorsa Allah (c.c.) da kullarının amellerini şahit meleklere yazdırtmak suretiyle ahirette kimsenin itiraz edemeyeceği bir doğruluk ve güvenilirlikle korur, gözler önüne serer. Aslında ses ve görüntü kaydeden cihazlara tanık olan çağdaş insanın, Allah’ın (c.c.) bunlardan daha mükemmel bir biçimde kullarının amellerini tespit edip koruyacağına hiç kuşkusu olmaması gerekirdi.

Arka arkaya gelen Allahın bu üç güzel ismin anlamlarının nasıl bir istikamette birbirini tamamladıkları dikkat çekicidir. Es-Selâm ile İslam dini arasında bir ilgi mevcuttu. Bu güzel isim bela ve musibetlerden Allah’a (c.c.) sığınmayı sağlıyordu. El-Mü’min ile müminlik vasfı arasında da doğrudan bir ilgi söz konusu idi. İmanı kula nasip eden Allah’tır. Bu güzel isim her türlü kaygıdan ve Allah’ın (c.c.) azabından emniyete ulaşmayı sağlıyordu. El-Müheymin güzel ismi ise velilerin zikri olarak düşünülür. Velilik Allah dostluğu demektir. Dinimizde de her Müslüman’ın ulaşmaya çalıştığı bir manevi makamdır. Böylelikle İslam ve müminlik çemberinden sonra en içteki bu küçük çember ile dinde seçkin bir zümre dikkate alınmıştır. El-Müheymin güzel ismi sayesinde amellerin korunması ince eleyip sık dokuma kuralı ile gözden geçirilmektedir. Ayrıca bu güzel isimle velilerin özel bir koruma içerisine alındığı düşündürülmektedir. Nitekim aşağıdaki ayet-i kerimede de buna işaret edilmektedir: “İyi bilin ki Allah’ın velileri için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir (Yunus suresi ayet 62).”

El-Müheymin (gözetleyen, yapılan amelleri tasdik eden, güvenilir, koruyan) güzel ismi kulun tüm amellerini gözden geçirmesini, kötü işleri için tövbe etmesini, iyiliklerine güvenmemesini ve her işi Allah (c.c.) rızası için yapmasını, Allah’a tevekkül etmesini, Allah’ın veli kullarına saygı duymasını gerekli kılar.
Muhsin İyi

 

Muhsin İyi

19.11.2011 / 11:36 tarihinde gönderilmiş

 

Yaratıcı Olan Allahın Güzel İsimleri, el- Hâlıku, el-Bâri’u, el-Musavviru, el-Bedî’u

 

1. el- Hâlıku (yoktan yaratan):

Allah (c.c.) bütün evreni, içerisindeki tüm canlı ve cansız varlıkları yoktan yaratmıştır. Duyu organları yolu ile algılanabilen ve algılanamayan bütün varlıklar O’nun “Ol!” hitabıyla yoktan yaratılmışlardır. O bu yaratmada hiçbir yorgunluk duymamıştır. Kendi’sinden de hiç bir şey eksilmemiştir. İnsanın yaratıcı olarak Allah’ın (c.c.) varlığını kabul edip de O’nun ahirette ilgili mekanları, mahşer meydanını, cennet ve cehennemi yaratamayacağına inanması çok sığ bir düşüncedir. Bu düşünce, bir sanatçının bir tablosuna bakıp hayranlık duyduktan sonra onun bir daha başka güzel bir tablo çizemeyeceğine hükmetmek kadar gerçeğe aykırıdır. Elbette sanatçı tablo yapmak gibi bir beceriye sahipse buna olanak bulduğunda sanatını yapmaya devam edecektir.

En büyük sanatçı olan Allah’ı (c.c.) yaratıcı yönü ile sadece bu evrenle ve gördüğümüz şeylerle sınırlamak O’nun peygamberler ve kutsal kitaplar aracılığı ile bildirdiği ölüm sonrası tekrar dirilişe, hesap olayını gerçekleştirmesine, cenneti ve cehennemi yaratacağına inanmamak, hiç de mantığa uygun bir düşünce değildir. İnsanı yoktan yaratan Allah (c.c.) elbette öldükten sonra tekrar diriltmeye kadirdir. Çünkü öldükten sonra diriltmek yoktan yaratmaktan daha kolay bir iştir. Tüm evreni, yıldızları, gezegenleri çok ince hesaplarla yoktan yaratan Allah’ın (c.c.), daha başka evrenleri ve peygamberlerin, kutsal kitapların haber verdiği mahşer alanını, cenneti ve cehennemi de yoktan yaratmaması önünde hiçbir engel yoktur.

2. el-Bâri’u (varlık türlerini uygun ve ölçülü yaratan):

İnsan, organlarına şöyle bir baktığında Allah’ın (c.c.) onları belli bir ölçüde ve uygunlukta yarattığını görür. Organlardaki bu ölçü ve uyum, Allah’ın (c.c.) varlığına ve birliğine bir işarettir. İnsanın ellerine, gözlerine, kulaklarına, diline, yüzüne bakıp da tüm bunların tesadüfen yaratıldığına inanması olanaksızdır. Bunu hiçbir vicdan kabul edemez. Tüm bu organların biçimi, ölçüsü, bunları tasarlayıp yaratan bir Allah’ı (c.c.) gerekli kılmaktadır. Aynı biçim ve ölçü tüm diğer canlı varlıklarda olduğu gibi evrende yıldız ve gezegenler arasında da vardır. Dünyamızın büyüklüğü, güneşe uzaklığı, eğimi bizim yaşamımıza uygun olmak üzere çok ince hesaplarla belirlenmiştir.

El-Bâri’ güzel ismi tüm canlı varlıkların türlere ayrılırken farklı biçimlerde ve özelliklerde yaratılmasında daha açık biçimde görülür. Doğada her bir hayvan türü bir diğerinin besin zincirini oluştururken gerekli bütün savunma ve mücadele silahları ile donatılmış olarak yaratılmıştır. Kimisi gözlerinin keskinliğiyle, kimisi duyarlı koku almasıyla, kimisi işitmedeki üstünlüğüyle, kimisi yırtıcılığıyla, kimisi hızlı koşmasıyla, kimisi de doğurganlığı ile diğerlerinden üstün yaratılması sayesinde varlığını ve türünü korumaktadır.

“Ey insan, seni cömert olan Rabb’ine karşı aldatan şey nedir? O seni yaratmadı mı? Bütün vücut sistemini düzenleyip seni dengeli bir yapıyla meydana getirmedi mi? Seni dilediği bir surette sekilendirmedi mi? (İnfitâr suresi, ayet 6-8)”

3. el-Musavviru (varlık türünün her bir bireyini belli özellik, nitelik ve nicelikte yaratan, onlara betimleyebileceğimiz biçimleri veren):

Allah (c.c.) el-Bâri’ güzel ismi ile her varlık türünü uygun ve ölçülü bir biçimde yaratırken el-Musavvir güzel ismi ile de her bir türün bireylerini birbirinden ayrılan özellik ve niteliklerle farklı kılmıştır. Bu yüzden tıpkı aynısı olan bir ağaç yaprağına dünyada rastlanılamaz. Tabii bunun en güzel tecellisi insan yüzlerinde kendisini göstermiştir. İkizler de dahil olmak üzere dünyada her bir insanın yüzünde ayırıcı özellikler, nitelikler bulunur. Hatta dünya tarihi boyunca ölmüş olanlar için de aynı durum söz konusudur. Allah (c.c.) her insanı farklı bir biçimde tasarlayarak yaratmıştır. Bu da büyük bir nimettir. Zira insanlar birbirinin aynısı olarak yaratılmış olsaydı hukuk meydana gelemezdi. Herkes birbiriyle karıştırılırdı. Bir hırsız için kesin delil asla bulunamazdı, evli eşler birbirlerini başkalarından ayıramazlardı.

Allah (c.c.) zatını duyu organlardan gizlemesine karşın eserleri ile bize Kendi’sini tanıtma yolunu seçmiştir. Allah (c.c.) sıfatlarını ve güzel isimlerini varlık âleminde tecelli ettirmiştir. Her şey O’ndan söz ederken O Kendi’sini gizlemiştir. Çünkü O, varlık âleminin ötesindedir; yaratıcıdır. Varlık âleminden yüce ve aşkındır (el-Aliyy, el-Müteâlî). Buna göre yaratılmış olan her şey Allah’ı (c.c.) bize tanıttığına göre çok değerlidir. Bu açıdan Allah’ın el-Hâlık, el-Bâri’, el-Musavvir güzel isimleri hem kulu yaratılmış olan şeylerde Allah’ı (c.c.) sıfat ve güzel isimleriyle tanımasına (tefekküre) sevk etmekte hem de kulun O’nu bu güzel isimlerle yüceltmesini gerekli kılmaktadır.

4. el-Bedî’u (Allah [c.c.] eşsizdir, benzersizdir; örneksiz yaratandır)

Allah (c.c.) modelsiz ve örneksiz olarak bu evreni ve içerisindeki her şeyi yoktan yaratmıştır. O’nun yaratmasına bir sınır koyamayız. Yarattığı şeylerin pek azından haberimiz bulunmaktadır. Cennet ve cehennem yaratıldıkları halde gözlerimizin önünde değildir ve bunlar bizlerin ölümümüzü, kıymetin kopmasını ve hesap olayını beklemektedirler. Ayrıca cinler ve melekler gibi duyu organlarımızdan gizlenen başka varlıkların âlemleri de bulunmaktadır. Allah’ın (c.c.) yaratma gücünü ve varlıklarını dünya yaratılalı beri yıldızlarının çoğunun ışığı bize ulaşamamış bu uçsuz bucaksız evrenle sınırlandıramayız. Allah (c.c.) mahiyetlerini bilemeyeceğimiz nice evrenlerin de sahibidir. Allah’ın (c.c.) mülküne ve yaratmasına bir son düşünülemez. Çünkü “O, her an yaratma halindedir (Rahmân suresi, ayet 29). Her yarattığı varlık da yüce Allah (c.c.) gibi eşsiz ve benzersiz bir özellik taşımaktadır.

El-Ahad güzel ismi Allah’ın (c.c.) eşsiz ve benzersiz oluşunu birlik ve teklik temelinde belirlemekteydi. El-Musavvir güzel isminde Allah’ın (c.c.) bu eşsiz ve benzersiz özelliklerin ve niteliklerin bir tecellisinin bulunduğunu belirtmiştik. Buna göre canlı varlıkların her bir türünün bireylerinde bütünüyle aynı özellik ve nitelikleri taşıyanını bulmak olanaksızdı. Allah (c.c.) bunların her birini birbirinden ayıracak özellik ve niteliklerle yaratmıştı. Parmak uçlarımızda dahi her birimizi diğerinden ayıran farklılıklar bulunmaktadır. El-Bedi’ güzel isminde ise bu eşsiz ve benzersiz olmada bir de güzellik cephesi söz konusudur.

Mecazi aşklarda sevgililer birbirlerinin güzelliklerini gözlerinde büyütürler ve birbirlerine âşık olurlar. Zira her birinin güzelliğinde Allah’ın (c.c.) eşsiz ve benzersiz oluşundan gelen bir tecelli bulunmaktadır. Aşk eşsiz ve benzersiz olana duyulan çekim olarak da tanımlanabilir. Bu olgu Allah’ın (c.c.) eşsiz ve benzersiz bir güzellikte olduğuna da işarettir. Çünkü yarattığı varlıklar birbirlerine âşık olabiliyorlarsa ve Allah (c.c.) da bu güzellikleri yarattığına göre O onlardan daha eşsiz ve benzersiz bir güzelliğe sahiptir. El-Bedi’ güzel ismi asıl sevilecek ve âşık olunacak varlığın eşsiz ve benzersiz bir güzelliğe sahip olan Allah (c.c.) olduğunu da düşündürmektedir.

El- Musavvir güzel isminin yönü varlıklara dönüktür. El-Musavvir güzel ismi ile el-Hâlık, el-Bâri’ olan Allah’ın (c.c.) varlıkları yaratıp türlerine ayırdıktan sonra her bir türün bireylerine de ayrı özelliklerle ve niteliklerle şekil vermesi tamamlanmaktadır. Zaten bu üç ismin birbiri ardı sıra gelmesi, bu düşünceyi kanıtlamaktadır. El-Bedi’ güzel isminde ise eşsiz ve benzersiz bir özellikte, nitelikte ve güzel olarak yaratılan varlıklardan hareketle Allah’ın (c.c.) da eşsiz ve benzersiz bir güzellikte olduğu düşüncesine ulaşılma söz konusudur.

Kuran-ı Kerim’de Allah’ın (c.c.) bu güzel ismi fiil olarak şöyle bir cümleyle iki ayrı ayette geçmektedir: “O gökleri ve yeri bir örnek olmaksızın yaratandır (Bakara suresi, ayet 117; En’am suresi, ayet 101).”

Demek ki Kuran-ı Kerim’de Allah (c.c.) el-Bedi’ güzel isminin bu eşsiz ve benzersiz oluşunu, el-Musavvir güzel isminde olduğu gibi sadece bir türün bireylerinde söz konusu etmemekte, gökleri ve yeri kapsayacak bir genişlikte ele almaktadır. Her varlığın yaratılışındaki farklılık, özgünlük, ayrı bir güzellik Allah’ın (c.c.) el-Bedi’ güzel ismine işaret etmektedir. Nitekim yukarıdaki ayetin En’am suresindeki devamında O’nun çocuğunun ve eşinin olamayacağı, her şeyin O’nun mahluku olduğu ve her şeyi bildiği bilgileri de işlenmiştir. Bu da yukarıdaki ayette geçen bedi’ fiili ile Allah’ın (c.c.) eşsiz, benzersiz ve kusurdan uzak (güzel) oluşuna vurgu yapıldığını göstermektedir.

El-Bedi’ güzel ismi, el-Musavvir güzel ismine göre Allah’ın (c.c.) benzersizliğini, eşsizliğini daha ileri bir derecede vurgulamaktadır. Örneğin Ahmet Mehmet’e benzemez, derken “benzemez” sözcüğünü rahatlıkla kullanabiliriz. Ama Ahmet Tekir’e benzemez diyemeyiz. Burada benzemez sözü uygun düşmemektedir. Çünkü Ahmet ile Tekir arasında mahiyet farkı vardır. Ahmet Tekir’den ayrı bir varlıktır. Bunun gibi Allah’ın (c.c.) hiçbir güzel ismi ve sıfatı da yaratılmışlara benzemez, benzetilemez. Çünkü Allah (c.c.) mahiyet olarak insandan ayrıdır. Allah (c.c.) yaratıcıdır, insan ise yaratılmış bir varlıktır. İşte el-Bedi’ güzel ismi Allah (c.c.) ile yaratılmışlar arasındaki bu muazzam farklılığa dikkati çeker.

Yine yukarıdaki ayet-i kerimede dolaylı bir biçimde Allah’ın (c.c.) yaratma işine bir sınır koyamayacağımız, bir son düşünemeyeceğimiz de çıkarılmaktadır. Çünkü gökler ve yerler ifadesi ile bir sınırsızlığa ve sonsuzluğa dikkatimiz çekilmektedir. Nitekim yukarıdaki ayetin Bakara suresindeki devamında Allah’ın (c.c.) bir şeyi yaratmak isteyince sadece “Ol!” demesinin yeterli olduğu belirtilmektedir.

El- Bedi’ güzel ismi Allah’a (c.c.) her şeyin yaratıcısı olarak büyük bir hayranlığı ve O’nun güzel isimlerini yüceltmeyi gerekli kılmaktadır.
Muhsin İyi

 

DIKKAT: Sitemize ya da yazarlarımıza hakaret veya küfür eden ve yazarlarımızı tehdit eden şahısların IP adresleri ve giriş saatleri sistemimiz tarafından kaydedilmektedir. Avukatımız aracılığıyla bu kişiler hakkında gerekli yasal işlemler başlatılacaktır. Yorum göndermeden önce nezaket kurallarına dikkat ediniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Dikkat! Yorum yazmadan önce aşağıdaki uyarıyı okuyunuz:
5237 S.lı Türk Ceza Kanunu MADDE 125 Hakaret (1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.
(2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur.

Türk Ceza Kanununun yukarıda belirtilen maddelerine göre, sitemiz veya yazarlarımızın onur, şeref ve saygınlığını zedelemeye yönelik mesajlar gönderenler hakkında  gerekli yasal haklarımızı kullanacağımızı önceden bildiririz. Yorum yazarken nezaket kurallarına dikkat ediniz.

Bir cevap yazın