Veli, Şeyh Nedir? Allah’ın El-Veliyyü Güzel İsmi Ne Anlama Gelir?

  10. yrm. muhsin iyi diyor ki:

15 Eylül 2011, 18:18  (Düzenle)

Allah’ı (c.c.) duyu organları ile algılayamıyoruz. Çünkü O yüce ve uludur. Ama O yarattığı varlıklardan, dolayısıyla insanlardan uzak değildir.

Bazı zengin insanlar vardır. Varlıkları onları toplumdan ve insanlardan uzaklaştırır. Kendi bencil dünyalarında onları yalnız kılar. Allah (c.c.) böyle değildir. O sonsuz zenginliği, gücü ve kudretiyle insanlardan uzaklaşmıyor. Bazı insanları kendisine yakın kılıyor.

Kelime-i şahadet getiren, yani Allah’ın (c.c.) varlığını ve birliğini kabul edip de Hz. Muhammed’in (s.a.s) peygamberliğini onaylayan herkes Müslüman’dır. Allah’ın (c.c.) emirlerini yerine getiren, yasaklarından kaçınan birisi ise mümin sınıfına girer. Müminler içerisinde bazıları bu konuda daha duyarlı hale gelirler. Yaşamlarında ibadetlere daha bir ağırlık verirler, yasaklardan daha bir özenle kaçınmaya çalışırlar. Allah’ın (c.c.) rızasına talip olup her işi Allah (c.c.) için yapmaya başlarlar. İşte velilik yolu bu noktada başlar. Allah (c.c.) böyle bir kulunu kendisine yol gösterip ulaştıracak veli kullarıyla tanıştırır. Zira yol çok tehlikelidir. Bir kılavuz olmadan yürünemez. Bu yolda daha önceden yürümüş olan birisinin rehberliğine ihtiyaç vardır. Nefis ve şeytan her an ayakları kaydırmak için fırsat gözetir. Bu yolda ibadetler kalbe, göğse gelen cezbeyle kolaylaştırılır. Onun için farz ibadetler dışında nafilelerle de Allah’a (c.c.) yaklaşılmaya çalışılır. Özellikle bu yolda Allah’ın (c.c.) zikrinden zevk alınmaya başlanır. Sürekli bir tövbe hali ile geçmiş hatalar telafi edilmeye, eksik ibadetler tamamlanmaya çalışılır. Bu sırada nur adeta Allah’la (c.c.) alış verişin ücreti olarak insanın ellerini ve yüzünü güzelleştirir.

Yol gösterici velinin (mürşidin) en belirgin özelliği görüldüğünde Allah’ı (c.c.) ve peygamberini (s.a.s) anımsatmasıdır. Öyle bir mübarek zatın siması, giyim kuşamı, tavrı, hareketleri, konuşması Allah Resulünden s.a.s. izler taşır. Allah (c.c.) ve peygamber sevgisi o mübarek zat görüldüğünde gönülde canlanır. Bunun içindir ki Kuran-ı Kerim Allah (c.c.) sevgisine ulaşmanın yolunu peygambere uymaya bağlamıştır: “De ki eğer siz gerçekten Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Gafûr, Rahîm’dir (Âl-i İmran suresi, ayet 31).”

Allah’ın (c.c.) el-Veliyyü güzel ismi (Allah [c.c.] müminlerin dostudur, seçtiği kulları Kendi’sine dost edinir.) içimizde Allah’a (c.c.) yakın olma konusunda bir arzuyu uyandırmalıdır. Çünkü Allah’a (c.c.) yakın olmak evrendeki en büyük lütuftur. Yaratılış amacıdır. Ondan daha büyük bir nimet olamaz. İnsanı, evreni, her şeyi yoktan yaratan Allah’a (c.c.) biraz daha yakın olmaktan, Allah’ın (c.c.) veli kulları arasında yer almaktan daha güzel başka bir şey var mıdır?

Peygamberimiz Aleyhissâlatu Vesselâm Efendimiz bir kutsi hadis-i şeriflerinde Allah’ın (c.c.) bu yakınlığını şöyle bildirmişlerdir: “Kulum Bana farz ibadetlerle yaklaşır. Nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam eder. O kadar yaklaşır ki, onun gören gözü olurum Benimle görür, işiten kulağı olurum Benimle işitir, tutan eli olurum Benimle tutar, yürüyen ayağı olurum Benimle yürür.”

İşte velilikteki sır, keşf ve keramet de böylece başlar. Çünkü Allah (c.c.) bir kulun gören gözü, işten kulağı oldu mu onun için gizli hiçbir bilgi kalmaz. Dilediğini Allah’ın izni ile görür ve işitir. Yine yapamayacağı hiçbir iş kalmaz. Çünkü tutan eli Allah (c.c.) olmuştur. Yürüyen ayağı, Allah (c.c.) oldu mu istediği yerde hazır ve nazır olur. Çünkü Allah (c.c.) her yerde hazır ve nazırdır. Mesafeler, zaman ortadan kalkar.

Kuşkusuz hiçbir veli keşf ve kerameti amaç olarak görmez. Velilerin tek amaçladıkları şey Allah’ın (c.c.) rızasıdır. Hatta veliler keşf ve kerameti erkeklerin aybaşı hali olarak kabul ederler. Nasıl böyle bir durumda olan bir kadın ibadetlerden geçici olarak uzak durursa veliler de keşf ve kerametlerinden utanarak sıkılırlar. Bunu kendileri ile Allah (c.c.) arasında bir perde olarak görürler. Allah’ın (c.c.) kendilerini imtihan ettiğini düşünürler: Kendilerinin keşf ve keramete mi güvenip dayandığının yoksa bununla Allah’ın (c.c.) rızasına ermeye mi çalıştığının ölçüldüğünü düşünürler.

İster diri ister ölü olsun, Allah’ın (c.c.) veli kullarından en güzel şekilde yararlanmak gerekir. Bu yararlanma biçimlerinden birisi de veli kulu dualarda vesile kılmaktır. Bu sırada şuna azami derecede dikkat göstermek gerekir: Veli kulu duasında vesile kılan kişi, o veli kuldan değil Allah’tan (c.c.) istekte bulunmalıdır. Bazı cahil insanların velilerin mezarına çaput bağlamaları, velinin ruhundan yardım talepleri Allah’a (c.c.) birer şirktir. Şirk ise en büyük günahtır. Ama o velinin yüzü suyu hürmetine veya Allah (c.c.) indindeki derecesinden yararlanarak Allah’a (c.c.) duada bulunma dinde yeri olan bir durumdur. Duaların da kabulünde etkilidir.

Kuşkusuz Allah’a (c.c.) doğrudan yapılan dualar da kabul edilebilir. Ama duanın mahiyeti gereği kabulünün bir kısım koşulları üzerimizde bulunmayabilir. Bazı günahların ağırlığı, beddualar, haklar üzerimizde olabilir. Bu yüzden duamız da kabul görmeyebilir. Bu durumda bir Allah (c.c.) dostunun duasını almak veya dualarımızda onun ismini anmak bu olumsuz durumu ortadan kaldırabilir. Nasıl hayatta bazı meşru işlerimizi araya adam koyarak -başkaların hakkını yemeyi, torpili kastetmiyorum- veya uzmanına başvurarak yaptırabiliyorsak ahiret işlerinde de durum böyledir. Gücümüzün yetmediği dualarda Allah’ın (c.c.) veli kulları dualarımızın kabulünde büyük bir yarar sağlayabilirler.

Her gerçek şeyh mutlaka velidir. Veli olmadan şeyh olmak mümkün değildir. Gerçek şeyh diye bilerek yazdım, çünkü memleketimizdeki şeyhlerin bir kısmının silsilesi kopuktur. Yani gerçek şeyh değillerdir. Bunlar genellikle iyi niyetli insanlardır. İslam’a çeşitli açılardan hizmet de ederler. Ama tarikat yolunda şeyhin rabıtasından da yararlanılır. Rabıta demek, nur kaynağı ile bağlantıya geçmektir, şeytanı tabiri caizse elektrikli sandalyeye oturtmaktır. Yine rabıta demek, ruhu da en gıdalı besinle yani nurla güçlendirmektir. Rabıta olmayınca sofilik de olmaz. Şeyh gerçek şeyh değilse rabıtasıyla müritlerini şeytanın kucağına atar, hem kendisi hem de bağlıları büyük zarar görürler.

Her veli şeyh olacak diye bir kural yoktur. Şeyhlik izinle olur. Şeyhliğe karar veren organ silsiledeki şeyhlerin ervahları (sadatlar) ile Peygamber Efendimizin s.a.s. ruhudur. Yaşayan şeyh sadece kendi reyi ile oğlunu veya herhangi birisini şeyh olarak uzak bir beldedeki ihtiyacı karşılamak üzere atayabilir. Fakat bu kişi gerçek şeyh olmadığı için, yani teberrüken şeyh olduğu için müritlerine rabıtasını yaptırmaz. Teberrüken şeyh olan kişi müritleri ile birlikte ancak kendi gerçek şeyhini rabıta edebilir. Teberrüken şeyh olanlar, belli bir zaman sonra şayet zincirdeki sadatlar ve Rasulullah (s.a.s.) gerçek şeyhliğe onay verirlerse o zaman müritlerine kendi rabıtasını yaptırabilirler. Böyle bir kişinin şeyhi vefat ederse teberrüken şeyh olan kişinin hemen yeni bir şeyh bulması gerekir. Fakat işte tam bu noktada nefisleri devreye girerek böyle kişiler, yeni bir şeyh bulmak yerine ölen şeyhlerinin varisleri olarak mevkilerini daha da sağlamlaştırıp gerçek şeyhliğe soyunabilirler. İşte şeyh arayan kişiler özellikle bu duruma dikkat etmelidirler. Zira bunlar gerçek şeyh olmadığı için rabıtalarında nur, feyz, nisbet olmaz. Bu durum veliler için de böyledir. Veli de şeyh olmadan irşat faaliyetlerinde şeyh gibi davranıp rabıtasını yaptırırsa büyük bir hataya düşmüş olur. Gerçi onun rabıtası insanlara fayda verir ama izinsiz işler faydadan daha çok zarar da getirebilir. Tabii üveysi olarak yetişen ve gerekli yerlerden irşat izni alıp gerçek şeyh olanların da varlığını inkâr etmek doğru değildir. Fakat bunlar çok azdır ve istisna nevindendirler.

Velilik ancak nefs-i mutmainnede (tatmin olmuş, huzura ermiş nefis) mümkündür. Velilik kolay bir yol değildir. Nefis ve şeytanla savaştan sonra ulaşılan bir makamdır. Bu makama kadar kişi nefs-i emmare (kötülüğü emreden nefis), nefs-i levvame (kendisini kınayan nefis), nefs-i mülhime (ilham alan nefis) makamlarını tek tek geçer. Bu makamları tek tek aşmak zihinsel işlemlerle, hayallerle, düşünce boyutlarıyla olmamaktadır. Bunlar yaşamsal olarak gerçekleşmektedir. Bu makama yani velilik makamına ulaşan kişilerin bütün letaifleri açıldığı, yani değişik renkteki bütün nurları gördükleri gibi sadatların ervahları ile de peygamberimizin s.a.s. ruhu ile de istedikleri vakit görüşüp konuşabilirler.

Her insan tarikata girmeden önce genellikle nefsi emmare düzeyindedir. Yani bu insan için nefsi adeta ilahtır. Onu mutlu etmek için çalışır. Yaşam amacı budur. Nefsanî arzularını gerçekleştirmektir. Allah’ın emir ve yasakları onu pek ilgilendirmez. Tarikata girip gerçek manada tövbe edince yani tövbe-i nasuh kılınca nefsi levvame makamına yükselir. O zaman haramlara karşı duyarlı olup emirleri yerine getirmeye başlar. Geçmişte işlediği günahlara pişmanlık duyup eksiklerini gidermeye çalışır. Bunlar için her zaman gözyaşı döker. Daima mahzundur. Kılamadığı namazları, tutamadığı oruçları varsa kaza eder, her türlü hatasını telafi yoluna girer. Tarikata girmeyip de hal ve yaşayışı ile Allah’ın emir ve yasakları içerisinde olan Müslümanların da nefisleri genellikle bu makamdadır. Bu tür Müslümanlar en çok nefislerini mülhime makamına kadar çıkarabilirler. Şeyhin rabıta nuru olmadan bir insanın nefsini mutmainne makamına kadar çıkarması imkânsızdır. Yani bir insan tarikata girmeden, şeyhsiz veli olamaz. Bunun istisnaları demin de söz ettiğim üveysilerdir ki bunlar da pek azdırlar. Yüzyılda belki bir iki tane ya çıkar ya da çıkmaz. Bunları da Hz. Hızır Aleyhisselam veya ölmüş bir veli zatın ruhu terbiye eder. Yani bir insanın terbiye ve irşat olmadan Allah’ın veli kulu olması mümkün değildir.

Velilik yolunda en zorlu adımlar ise nefsin mülhime makamında atılır. Zira bu makamda sofi şeytanlarla karşılaşır. Şeytanlar adeta onun önüne dikilirler. Onların seslerini duymaya başlar, dokunmalarını da hisseder. Letaifleri de açılmaya başladığı için görüntülerini de görür. Şeytanlar kalp gözünde insan suretinde görünürler. Özellikle dişi şeytanlar sofinin ayağını kaydırmaya çalışırlar. Bunların görüntüleri aynı dünyadaki en güzel kadınlar gibidir. Sofiyi zina yapmaya zorlarlar. Bu çok zorlu bir imtihandır. Çünkü bu dişi cinler hem akıl almaz bir güzelliktedirler hem de cinsel tacizde bulunurlar, daha doğrusu her an tecavüze yeltenirler. İşte Allah sofiyi nefsinin arzusuna mı uyacak yoksa benim yoluma mı devam edecek diye böyle bir imtihana tabi tutar.

Medyumlar dişi şeytanları böyle görmezler. Onlar şeytanların seslerini ve dokunmalarını hissederler ama gözleri açık veya kapalı iken şeytanları sadece insan görünümlü duman olarak veya belli belirsiz bir saydamlık halinde görebilirler. Medyumlar dişi şeytanları letaifleri açılmış, nurları gören mülhime sofisi gibi görselerdi akılları başlarından gider, o âlemden çıkamazlardı. Ama Allah (c.c.) dağına göre kar vermektedir. Kimseyi kaldıramayacağı imtihana tabi tutmamaktadır.

Mülhime yolundaki kişiler her an sapıtabilir. Çünkü şeytan onlara çoğu kez hak suretinde gelir. Özellikle cinni şeytanlarla evlenme gibi bir saçmalığa bulaştı mı sofi mahvolur. Biter. Manevi ilerlemesi durduğu gibi yavaş yavaş gerilemeye de başlar ve ruh sağlığı da buna paralel olarak bozulur.

Yalancı mehdiler, yalancı kutuplar, yalancı veliler hep mülhime makamındaki kişilerden çıkar. Bunun en başlıca sebebi şeytanların hak suretinde yaklaşmalarıdır. Şeytanlar bu makamdaki sofilere genellikle ermişlerin, peygamberlerin ruhu olarak yaklaşırlar. Sofilerin ayaklarını da genellikle bu yolla kaydırırlar. Sofilerin de en büyük kusurları hallerini mürşid-i kâmillerden gizlemeleridir. Çünkü şeytanlar tarafından övülmek, yücelmek hoşlarına gider, şeytanlar ayrıca sürekli olarak şeyhlerini sofilerin gözlerinde düşürmeye çalışırlar. O zaman kolayca sofileri kucaklarına alırlar. Onları yalan dolanlarla evirip çevirmeye başlarlar. Tabii bir de şeyh gerçek şey değilse, o da mülhime makamında şeytanların oyuncağı ise, bu hadiseler daha bir hızlı ve katmerli yaşanır.

Mülhime makamını geçen ve artık veli olan şahsın nefsi mutmainneye erdiğinde adeta erir ve yok olur. Yani bu kişinin gözünde nefsi kâfirden bile alçaktır. Onun gözünde nefsinin hiçbir kıymeti yoktur. Ama bunu yanlış da anlamamak gerekir. Yani bu kişilerin cinsel istekleri kesinlikle azalmadığı gibi daha da bir güçlenmiştir. Allah (c.c.) kendisine veli seçecek zatları nefsi levvamede iken bu dünya kadınları ile mülhimede iken de dişi şeytanlarla imtihan eder. Bu sınavlarda ise nefsani isteklerini kat kat da artırır. Gerekli koşulları da yaratır. Bilindiği üzere cinsel arzu bastırma mekanizması ile gelişir ve artar. İnsanoğlu süfli yolu mu tercih edecek yoksa Allah’ın (c.c.) rızasına mı yönelecek diye en çok bu konularda imtihan edilir. Cinni dişileri ret eden bir velinin dünya kadınlarıyla zinaya yönelmemesinin nedeni, nefsindeki cinsel arzunun sönmesinden değil nefsinin mutmainne makamında kazandığı manevi doygunlukladır.

Allah’ın veli kullarının tek bir amacı vardır. Allah’ın (c.c.) rızasını kazanmaktır. Dünya onlar için bu rızaya ermede sadece bir araç olur. Allah (c.c.) bizleri veli kulları yapmasa da bizlere onları inkar etmeyi veya onlara karşı gelmeyi nasip eylemesin. Bizlere ebedi kazancı sağlayacak hayır dualarını almayı nasip eylesin. Amin.
Muhsin İyi

 

Muhsin İyi

26.12.2011 / 09:18 tarihinde gönderilmiş

Namaza Başlamada Nefsin ve Şeytanların En Çok Kullandığı Engel: ‘Ya Hep Ya Hiç!’

Müslümanların pek çoğu namaz kılmak istedikleri halde kılamazlar. Kalplerindeki iman onları namaza zorlar. Ama onlar beş vakit namaz kılmayı göze alamazlar. Zira onlara zor gelir. Elbette bunun için çeşitli mazeretleri de vardır. Örneğin iş hayatları buna uygun değildir… Başlarından aşkın işleri olduğu için namaza vakit bulamazlar… Çalıştıkları iş yerinde namaz kılacakları uygun yerler yoktur… Şu anda namaza başlarlarsa bu çevrelerinde iyi karşılanmayabilir, imajları bundan zedelenebilir… Bırakamadığı bir günah, örneğin ara sıra içtiği içki de bazı kimselerin namaz kılmasına mani olabilir… vb. Mazeretlerin hepsini burada saymağa imkân ve yer bulamayız. Elbette beş vakit namaz kılan kimseler için bu mazeretlerin iler tutar yanları yoktur. Çünkü bir Müslüman’ın bu dünyada ilk vazifesi namazdır. Diğer bütün işler ondan sonra gelir.

‘Namaz kılmamanın geçerli hiçbir mazereti olamaz.’ Elbette bu düşünce doğrudur, ben de bu düşünceye katılıyorum. Bütün bunların sonucunda namaz kılmak isteyip de yukarıdaki sıraladığımız veya bunlara benzer bir mazeretle kılamayan kişi şöyle bir karara varır: ‘Ben bir gün namaz kılacağım.’ Bunun için aşağı yukarı kafasında da bir tarih belirleyebilir. İşte peygamberimiz (s.a.s) böyleleri için şöyle buyurmuştur: ‘Erteleyenler (yarın, sonra yaparım diyenler) helak oldu.’

Maalesef Müslümanların namaz kılmak isteyip de kılamayanların büyük çoğunluğu yukarıda sıraladığımız ve kafalarında büyüttükleri bir çeşit mazeretle beş vakit namazı kılamazlar. Kimsenin mazeretini küçük görmemek gerekir. Bizim için basit bir şey olabilir ama ilgili mazeret o kişinin dünyasında aşılamayan bir engel olarak görünebilir. Olaya onun gözlüğü ile baktığımızda ona biraz da olsa hak vermek zorunda kalabiliriz. Onu anlayışla karşılayabiliriz. Lakin bencil doğamız pek başkalarının gözlüğünden hoşlanmaz. İnsanları anlayacağımız yerde onlara akıl verme kolaylığına ve ukalalığına kaçarız. Bununla da görevimizi yaptığımızı düşünürüz. Oysa beş vakit namazı düzenli kılan kimseler olarak kendi hayatımıza baktığımızda Allah’ın (c.c.) bizlerin doğru yolu bulmasında ne kadar anlayışlı, ne kadar sabırlı olduğunun yüzlerce örneğini hemen hatırlarız. Çünkü Allah (c.c.) çok sabırlı, anlayışlı ve esirgeyendir (Es-Sabur, Er-Rauf, Er-Rahim). Onun için Allah (c.c.), kullarına hep itidali ve sabrı tavsiye etmiştir. Ama benim böyle kişilere, yani namazı erteleyen Müslümanlara getirdiğim bir eleştirim var. O da şu: ‘Bir insanın ne kadar geçerli mazereti olsa da insan isterse namaza bir ucundan, kıyısından yaklaşabilir.’ Yani beş vakit namazı düzenli kılamamak için insanların kendince geçerli mazeretleri olabilir ama bunlar yatmadan önce, kalkarken veya başka bir uygun zamanında neden bir veya iki vakit de olsa vakit namazlarını kılmazlar? Ben işte mazeretlerini bu yönüyle kesinlikle kabul etmiyorum ve doğru da bulmuyorum. Sadece namazın farzları da olsa bu insanlar niçin hiç ucundan kıyısından namaza yaklaşmazlar da ya hep ya hiç mantığı ve felsefesiyle hareket ederler? Hâlbuki namazın sünnetlerini kılmamak kişiye günah kazandırmaz. Sadece sünnetin sevabından ve peygamberin bu vesile ile gelecek şefaatinden mahrum bırakır. (Aslında büyük birer mahrumiyettirler ama tabii kadrini bilene.) Ama farz ve vacip namazlar öyle değildir, bunları bilerek kılmamak büyük günahlardandır. Çünkü Allah’ın (c.c.) buyruğudurlar. Oysa günde bir iki vakit kılınan farz namaz insanın kılamadığı namazların günahlarını ahrette etkisiz kılabilir. Ama şu kesin ki, hiç kılmamaya göre büyük bir kazançtır bu. Buna kimse itiraz edemez.

Hadis-i şerifte Allahın (c.c.) rahmetinin gazabını geçtiğinden söz ediliyor. Niçin bir iki küçük adım da olsa O’nun rahmetine doğru yürümeyelim? Ayrıca Allah (c.c.), Kuran-ı Kerim’de ‘İyilikler kötülükleri giderir. (Hud suresi, 114)’ buyuruyor. Peygamberimiz (s.a.s.) hadis-i şeriflerinde günahların misliyle cezalandırıldığını ama iyiliklerin on kattan yedi yüz kata kadar artırılarak mükâfatlandırıldığını belirtmişlerdir. İyilikler de kötülükler de ahrette tartılacaktır, iyilikler ağır basınca insan ebedi hayatını cennette geçirecektir. ‘İşte o vakit tartıda iyilikleri ağır basan kimse, o artık hoşnut bir hayat içindedir!(Karia suresi, 6-7)’ Buna göre kılınan namazların sevapları kılınmayan namazların günahlarını ahrette hiç tesirsiz hale getiremez mi? (Tabii bu durum, namaz borcunu ortadan kaldıramaz. Elbette kılınmayan namazlar bir borçtur, kaza namazı olarak kılınmayı beklemektedirler. Bu başka bir konudur.) Bu küçük adımlar, insanı ileride zamanla yavaş yavaş sünnet, vacip ve farzıyla beraber beş vakit namaza doğru da götürebilir. Ama buna genellikle bir engel, kaynağını nefisten ve şeytandan alan bir güç mani olmaktadır: ‘Ya hep ya hiç!’

Ben insanların namaz kılmamalarını sorgularken onların hep aynı kayaya tosladıklarını görüyorum. Herkes namaz kılmak istiyor. Ben ‘Elhamdülillah Müslüman’ım’ deyip de namaz kılmak istemeyenine rastlamadım. Ama bu onların hayatında bir gün olacaktır. Bu gün, muhayyeldir. Onun gelip gelmeyeceği, insanın ona ulaşıp ulaşmayacağı belli değildir. Aynı zamanda namaz onların hayatında ya hep ya hiç (yani ya beş vakit olacak ya da hiç olmayacaktır) mantığı ve felsefesi ile gerçekleşecektir.

Ya hep ya hiç, hem bir mantığa hem de bir felsefeye dayanır. Dayandığı mantık, insanın nefsidir. Nefsin açgözlülüğü ve bencilliğidir. Kimseyle bir şeyi paylaşmak nefsin hoşuna gitmediği gibi kendisini başkalarının yerine koymak da pek işine gelmez.

Ya hep ya hiç aslında bir mantığa dayanmaz. Mantıksızlığı gün gibi ortadadır. Çünkü hiç olacağına bari azı olsun diye düşünmek, akıl ve mantığa daha uygundur. Ama ya hep ya hiç insan mantığını susturan bir özelliğe sahiptir. Bu sözde güya bir kararlılık, cesaret, gözü peklik görülse de bu bir aldatmacadır.

Ya hep ya hiç mantığı en çok kumarda kendisini belli eder. İşte o görünen kararlılık, cesaret, gözü peklik sadece kumarcılara özgüdür. Kumarcı varını yoğunu kaybetmedikçe rahatlamaz. Kumarcının bu zaafı, sadece ona özgü değildir. Her insanda tohum halinde mevcuttur. Yeter ki insan kumar illetine bulaşsın. Hemen bu zaaf kendisini belli eder. Açgözlü ve bencil nefis, insana bir canavar gibi hâkim olarak çılgınlaşır. İnsanı sıfıra, hatta onun altına da indirebilir. Rezil eder. Ya dünya onun olacak ya da hiç.

Ya hep ya hiç mantığı ve felsefesi ile namaz kılmayan Müslümanlar adeta ebedi hayatlarıyla kumar oynamaktadırlar.

Sosyal hayatlarında tesettürü kullanmayan inançlı kadınların bazıları namaz kılmayı da bir türlü başaramazlar. İsterler ama namaz onlara nasip olmaz. Suçluluk duygusuyla yönlerini Allah’a (c.c.) döndüremezler. Ya hep ya hiç mantık ve felsefesi ile elleri ve kolları adeta bağlanmış olur. Hâlbuki sadece namazda tesettürlü olmaları yetişir. Elbette sosyal hayatta tesettür Allah’ın (c.c.) emridir. Ona riayet etmemenin günahı ayrı bir konudur. Ama namaz kılmamanın gerekçesini buna bağlamak doğru değildir. Sosyal hayatında tesettürlü olamayan bir bayan da pekâlâ namazda tesettür kaidelerine uyarak namazını kılabilir.

Çeşitli günahların pençesinde kıvranan nice Müslüman da tıpkı yukarıda sözünü ettiğimiz tesettürlü kadınlar gibi ya hep ha hiç mantığı ve felsefesi ile bir türlü namaza başlayamazlar. Beş vakit namaza ancak günahlarına tövbe ettikten sonra başlayacaklarını düşünürler. Halbuki tövbe nimetini insana ihsan eden Allah Celle Celaluhudur. İnsan ucundan kıyısından namaza yaklaşırsa Allah (c.c.) ona belki bu nimeti de nasip edecektir. Zira namaz insanı hayâsızlıklardan ve kötülüklerden alıkoyar (bk. Ankebut suresi, 45).

Bazı baba ve anneler de evlatlarının namaza yönelmelerinde ya hep ya hiç mantığı ve felsefesi ile hareket ettikleri için farkında olmadan onların namaza başlamalarına engel teşkil ederler. Hatta çocuklarının tamamen namazdan uzaklaşmalarına bile neden olabilirler. Hâlbuki çocukların ve gençlerin duruma göre sadece farz namazı bile kılmaları büyük bir kazançtır.

Peygamberimizin (s.a.s) buyurduğu şu altın kural kulaklara küpe olmalıdır: ‘Güzel amelin az da olsa devamlı olanı makbuldür.’

Ekonomide kapitalizm bu felsefenin, yani ya hep ya hiçin ürünüdür. Müslüman’ın amacı dünya nimetlerini kısmi bir yardımlaşma ve paylaşma ile kardeşlerine de vermektir. Kapitalistin tek derdi sermayesini artırmaktır. Yığınlar acından ölse de gerçek bir kapitalist bir kuruşunu başkalarıyla paylaşmak istemez. Çünkü sermayeyi eksilten her şey bir tehlikedir. Onun bir böcek gibi ezilmesi gerekir. Ya sermaye ya da hiç derler. Orta yola, İslam’ın ekonomik kurallarına (özellikle işsizliğin sonu olan faiz yasağı ile devlet tarafından mecburi olarak zenginden alınıp yoksula verilen ve bir çeşit fon oluşumu özelliği taşıyan zekât ve yardımlaşmaya) pek sıcak bakmazlar. İslam dininin öngördüğü ekonomik düzeni sermayeleri için tıpkı komünizm gibi bir tehlike olarak görürler. Kapitalist devletlerin, halkları Müslüman devletlere karşı olan temel fobilerinin, kaygılarının ve korkularının nedeni de budur.

Ya hep ya hiçin felsefesi ise şeytandan gelir. Şeytan Aleyhillane, Hz. Âdem Aleyhisselam yaratıldığında cennette onunla beraber rahat bir hayatı yaşıyorken, yaşayacakken ya hep ya hiç mantığı ve felsefesi ile hareket ederek ya cennet tamamen benim olsun ya da cenneti hiç istemiyorum diyerek Allah’ın emrine karşı gelmiştir.

Ya hep ya hiç ateş gibidir. Ateş var olan her şeyi hiç eder. Madde karşısında ya hep ya hiç mantığı ile hareket eder. Önlenemezse koca bir evi eşyası ile yakar da gözü yine doymaz. İmkân verilse tüm dünyayı da yakabilir. Şeytanın yaratılışında da anasır-ı erba vardır (su, toprak, hava, ateş) ama ağırlıklı öğe ateş olduğu için Kuran-ı Kerim’de yüce Allah (c.c.), onu ateşten yarattığını ifade buyurmuştur. Aynı durum insan için de söz konusudur. Bu dört element insanın yaratılışında da vardır. Ama insanda en ağırlıklı öğe toprak olduğu için Kuran-ı Kerim’de Allah (c.c.), Âdem Aleyhisselam’ı topraktan yarattığını belirtmiştir. Ateş ya hep ya hiç mantığı ile hareket ederken toprak böyle değildir. İtidalle, sabırla hareket etmenin yanında bağrında her şeye de yer verir. Su, hava, ateş onun koynunda nice bitki ve hayvan türleri ile nimetlere dönüşür. Onun için Allah (c.c.), ateşten yaratılan şeytandan (İblis Aleyhillane’den) topraktan yaratılan Hz. Âdem Aleyhisselam’a secde etmesini emretmiştir. Ama şeytan toprağın üstünlüğünü görememiş ve ateşin topraktan daha üstün olduğu iddiası ile Allah’ın (c.c.) bu emrini çiğneyerek ebedi lanete hak kazanmıştır (bk. Bakara suresi, 30-40). İnsanda anasır-ı erbanın ateş öğesinden gelen bir damar da bulunmaktadır. Bu damar nefiste açgözlülük ve bencillik özelliklerine neden olur. İnsanı şeytanla akraba kılar. İşte şeytan ya hep ya hiç felsefesi ile nefsin bu mantığını harekete geçirmek ister. Çünkü ya hep ya hiç felsefesi şeytan gibi insanın da ebedi helakine yol açabilir. Şeytanın tek derdi insana karşı olan ezeli kininin ve hasedininin gereğini gerçekleştirmektir. Kendisi bu kin ve haset sebebiyle bile bile, hatta içerisinde Hz. Âdem Aleyhisselam’la yaşar dururken cenneti bedel olarak vermiştir. Hiçbir insanın da oraya girmesini arzu etmez. Buna asla razı olmaz. Kini ve hasedi o kadar dehşetlidir ki, ondan ancak Allah’a (c.c.) sığınılarak kurtulunabilir. Durum böyle iken bazı Müslümanların namaz kılma karşısında ya beş vakit namaz kılarım ya da hiç namaz kılmam diye hareket etmeleri veya böyle söylemeleri gayet düşündürücüdür.

Allah (c.c.) bütün ümmed-i Muhammed’e (s.a.s) beş vakit namaz kılma nimetini nasip eylesin. Beş vakti kılamayanlara da, nefsin ve şeytanların ya hep ya hiç mantık ve felsefesinden onları kurtararak, hiç olmazsa günde birkaç vakit namaz eda etmelerini nasip eylesin. Allah (c.c.) yeryüzünde bir günde en az bir vakit namaz kılmadan uyuyan hiçbir Müslüman bırakmasın. Herkese hidayetini ve namaz kılma şuurunu versin. Beş vakit namaz kılanlara da teheccüt, duha, evvabin gibi nafile namazları ihsan eylesin. Allah son nefese kadar namazı kalbimizde aziz ve sevgili kılsın. Bu yolla rızasını her birimize nasip etsin. Âmin.
Muhsin İyi

 

 

muhsin iyi
muhsiniyiliksever@gmail.com
77.95.56.99
19.11.2011 / 11:35 tarihinde gönderilmiş

Müslüman Mümin Veli, Allahın es-Selâmü el-Mü’minü el-Müheyminü İsimleri

Müslümanlar karşılaştıklarında Allah’ın (c.c.) es-Selâmü (varlıklara esenlik ve afiyet veren) ismi ile birbirlerine dua ederler. Bilinçsiz de olsa bu güzel ismin yüzü suyu hürmetine her biri diğerine Allah’ın (c.c.) esenlik ve afiyet vermesi için güzel dileklerde bulunur. Başa gelecek kaza ve belalar böylelikle engellenebilir. İnsanlarla selamlaşmamız bizim için can ve mal güvenliğinde bir emniyet kuşağı rolü oynayabilir. Çünkü duanın başa gelecek kaza ve belayı önlemede rol oynadığı hadislerde geçmektedir. Ayrıca Peygamber Salallahu Aleyhi Vessellem, müminin mümine yaptığı duanın kabul olduğunu belirtmiştir. Kuşkusuz “günaydın, iyi akşamlar” gibi selamlaşma biçimleri de güzel birer dilek ifade ederler. Ama Allah’ın es-Selâm güzel ismi ile yapılan bir selamın, yani “Es-Selâmun aleyküm (Allah’ın es-Selâm güzel isminin bereketi, fazileti üzerinize olsun) ”, yada “Ve-Aleyküm Selâm (Allah’ın es-Selâm güzel isminin bereketi, fazileti sizin de üzerinize olsun)” demenin üstünlüğüne hiçbir selam sözü erişemez. Çünkü Allah (c.c.) bu güzel ismiyle gönülden gelen iyi dilekleri kabul buyurduğu gibi hadislerden de anlaşılacağı üzere bu tür selamlaşmalarda taraflara sevap da vermektedir:

Bir adam resûlullaha gelerek şöyle sordu: “İslam dininin hangi ameli daha üstündür?” Resûlullah şöyle buyurdu: “İnsanlara yemek yedirmen, tanıdığın ve tanımadığın herkese selam vermendir.”

Allah’ın (c.c.) varlıklara esenlik ve afiyet vermesi, O’nun eksik ve kusurdan uzak, her türlü kemal sıfata sahip oluşunun bir sonucudur. Bu anlam yakınlığından, daha doğrusu anlam ilgisinden dolayı es-Selâm güzel ismi el-Kuddûs güzel isminden sonra gelmiştir.

İslam ile selam aynı kökten türemişlerdir. Dolayısıyla İslam dinine giren kişi selamete ermiştir. Dünya barışı ancak İslam dini ile kazanılır ve kalıcı olur. İslam dinini temelinde bütün din, inanış ve görüşlere saygı vardır. Tarihteki İslam devletleri de bunun apaçık delilleridir.

Es-selâm (varlıklara esenlik ve afiyet veren) güzel ismi ile ilgili kula düşen görev, aşağıdaki hadis-i şerifte çok güzel bir şekilde ifade edilmiştir: “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş sayılamazsınız. Size bir şey öğreteceğim, onu yaptığınız taktirde birbirinizi seversiniz: Aranızda selamı yayınız.”

Bir kişi Kelime-i şahadet (Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammedün rasûlullah) ile İslam dinine girer. Müslüman olur. Allah’ın (c.c.) emir ve yasaklarına gösterdiği itina ile müminlik vasfına yükselir. Ama içerisinde her zaman son nefeste iman sahibi olup olmamak konusunda bir kaygı yaşar. Bir türlü sonundan emin olamaz. Bu da aslında imanda aranan bir özelliktir. Bir Müslüman’ın mümin olup olmadığını en iyi Allah (c.c.) bilir. Bu yüzden olacak İmam Şafii Hazretleri (rah.a.) “İnşaallah müminim.” demiştir. Tabii bu son nefeste imanın insana nasip olup olmaması ile ilgili bir kaygının anlatımıdır. Yoksa insanın yaşarken imanında bir kuşkusunun olmaması gerekir.

Kuran-ı Kerim’de Allah (c.c.) İslam dini ile yeni şereflenen Araplara Müslümanlık ile müminlik vasfını ayırarak şöyle hitap etmektedir: “Bedeviler ‘İman ettik.’ dediler. De ki ‘Siz iman etmediniz.’ Lakin ‘İslam olduk.’ deyiniz. Zira iman henüz kalplerinize girmiş değildir (Hucurât suresi, ayet 14).” Bu açıdan bir Müslüman’ın kendisini (nefsini) hep bir münafık olarak görüp sürekli nefsiyle hesaplaşması, kendisini mükemmele ulaştıracak özeleştiriye tabi tutması gerekir. Nitekim yukarıdaki ayetin devamı da bizi bu yola teşvik edecek bir anlam taşımaktadır: “Eğer Allah’a ve peygamberine itaat ederseniz, sizin emeklerinizden hiçbir şeyin mükafatını eksiltmez. Yaptığınızı zayi etmez. Gerçekten Allah (c.c.), Gafûr ve Rahîm’dir.”

İnsanın imanında bir kuşkusunun olmaması ile nefsini imanını elinden alacak olan bir münafık olarak görmesi birbirinden ayrı konulardır. Bu durum elindeki parayı düşmanlarından saklamaya çalışan bir insana benzer. Bu benzetmede para imandır, ona musallat olan düşman da nefistir. Kişinin paraya sahip olması imanında bir kuşkuya kapılmamasını, düşmanının varlığı ise onu son nefeste kaptırmama kaygısını temsil etmektedir.

Allah’ın (c.c.) dinine uygun bir yaşam tarzına sahip olanlar, hem bu dünyada hem de ahirette büyük bir huzura kavuşurlar. İman, kaygıdan kurtarıp emniyete ulaştırır. Dünya sınavı gereği karşılaştıkları sıkıntı, bela ve musibetler onlar için hikmetli birer derse dönüşür, ruhsal dünyalarındaki huzuru asla bozmaz. Allah’ın (c.c.) kaderi ve kazası hoşa gitmese de rıza ile karşılanır. Başa gelen istenmeyen şeyler, geçmişteki günahları düşündürür, bunun için de sabredilir. İyi şeyler Allah’ın (c.c.) bir ikramı olarak karşılanıp şükredilir. Bu güzel hal de ancak kişide Allah’ın (c.c.) el-Mü’min güzel isminin tecellisi ile mümkün olur.

El-Mü’min (Müslümanlara müminlik vasfını veren, onları gazabından emniyete çıkaran) güzel ismi ile kula düşen görev, dünyada iken kendisini her türlü kaygıdan kurtarıp emniyete çıkarması ve son nefeste de iman üzere, mümin olarak ruhunun kabzedilmesi için Allah’a (c.c.) dua etmektir.

Allah (c.c.) insanların bütün hallerini gözetlemektedir. Kalplerine vakıf olduğu gibi bütün sözlerine, hal ve hareketlerine de tam anlamıyla hâkimdir. Allah (c.c.) kulun ne yapacağını ezeli ilmiyle bilmesine ve bunları Levh-i Mahfuz’a yazmasına karşın yine de amellerini şahit tuttuğu meleklerle kayıt altına aldırır. Levh-i Mahfuz’a yazdığı şeylerle meleklerin yazdığı amel defterleri arasında kıl kadar bir farklılık bulunmaz. Böylelikle amelleri meleklerin tanıklığı ile ahirette kimsenin itiraz edemeyeceği bir gerçeklik ve doğrulukla ortaya serer.

Allah (c.c.) Kendi’sine, dinine sığınanları hem dünyada hem ahirette iyi amellerini de zayi etmeden korur.

Nasıl bir noter resmi bir belgeyi onaylayarak koruma ve güvence altına alıyorsa Allah (c.c.) da kullarının amellerini şahit meleklere yazdırtmak suretiyle ahirette kimsenin itiraz edemeyeceği bir doğruluk ve güvenilirlikle korur, gözler önüne serer. Aslında ses ve görüntü kaydeden cihazlara tanık olan çağdaş insanın, Allah’ın (c.c.) bunlardan daha mükemmel bir biçimde kullarının amellerini tespit edip koruyacağına hiç kuşkusu olmaması gerekirdi.

Arka arkaya gelen Allahın bu üç güzel ismin anlamlarının nasıl bir istikamette birbirini tamamladıkları dikkat çekicidir. Es-Selâm ile İslam dini arasında bir ilgi mevcuttu. Bu güzel isim bela ve musibetlerden Allah’a (c.c.) sığınmayı sağlıyordu. El-Mü’min ile müminlik vasfı arasında da doğrudan bir ilgi söz konusu idi. İmanı kula nasip eden Allah’tır. Bu güzel isim her türlü kaygıdan ve Allah’ın (c.c.) azabından emniyete ulaşmayı sağlıyordu. El-Müheymin güzel ismi ise velilerin zikri olarak düşünülür. Velilik Allah dostluğu demektir. Dinimizde de her Müslüman’ın ulaşmaya çalıştığı bir manevi makamdır. Böylelikle İslam ve müminlik çemberinden sonra en içteki bu küçük çember ile dinde seçkin bir zümre dikkate alınmıştır. El-Müheymin güzel ismi sayesinde amellerin korunması ince eleyip sık dokuma kuralı ile gözden geçirilmektedir. Ayrıca bu güzel isimle velilerin özel bir koruma içerisine alındığı düşündürülmektedir. Nitekim aşağıdaki ayet-i kerimede de buna işaret edilmektedir: “İyi bilin ki Allah’ın velileri için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir (Yunus suresi ayet 62).”

El-Müheymin (gözetleyen, yapılan amelleri tasdik eden, güvenilir, koruyan) güzel ismi kulun tüm amellerini gözden geçirmesini, kötü işleri için tövbe etmesini, iyiliklerine güvenmemesini ve her işi Allah (c.c.) rızası için yapmasını, Allah’a tevekkül etmesini, Allah’ın veli kullarına saygı duymasını gerekli kılar.
Muhsin İyi

muhsin iyi
muhsiniyiliksever@gmail.com
77.95.56.99
19.11.2011 / 11:35 tarihinde gönderilmiş

Murakabe, Murakabe Nedir? Murakabe Nasıl Yapılır?

Varlık âleminde Allah’ın isim ve sıfatlarını görmeye ve üzerinde düşünmeye tefekkür, yapılan günahlar ve iyilikler üzerinde düşünmeye ve günahlara tövbe, güzel amellere şükretmeye muhasebe denir.

Murakabe, kulun Allahın kendisini gözetlediğinin şuurunda olduğunun çabasıdır. Allah’ın (c.c.) zatını düşünmek doğru değildir. Bu hadis-i şeriflerde de yasaklanmıştır. Ama kulun Allah’ın (c.c.) kendisini gözetlediğini düşünmesi büyük bir ibadettir. Buna ihsan hali de denir. Tasavvufun gayesi bu ihsan halini meleke yapmaktır.

Bilindiği üzere ihsan, meşhur Cibril hadisinde çok güzel tanımlanmıştır. Hz. Cebrail Aleyhisselam insan kılığında bir gün Mescid-i Nebevi’ye gelerek peygamberimize (s.a.s) bazı sorular sormuş, sonra da verilen cevapları ‘Doğrudur.’ diye bizzat kendisi tasdik etmiştir. Bu durum orada hazır bulunan sahabelerin de dikkatini çekmiştir. En son olarak peygambere (s.a.s) sorduğu ‘ İhsan nedir?’ sorusuna şöyle yanıt almıştır: İhsan, senin Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmendir. Zira sen Allah’ı görmesen de Allah seni görmektedir. İşte murakabenin de amacı bu ihsan halini yakalamaktır. Namazda huşuyu temin için belirtilen huzur hali, yani Allahın (c.c.) karşısında ibadet etme duygusunu yaşatan hal, murakabenin de ta kendisidir. Murakabe namaz dışındaki vakitleri de namaz gibi büyük bir ibadete dönüştürür. Günlük beş vakit namaz, murakabenin yanında sanki arabanın kontak anahtarını çevirmek gibidir. Namaz dışındaki diğer zamanlar için yapılan murakabe ise arabanın hedefe doğru hareket etmesine benzer. Huzurla (yani Allah’ın karşısında olma duygusu ile) kılınan namazlar, zamanla kişiye ibadetteki ihsan halini yaşatmakla kalmaz, murakabeye de zemin hazırlar. Zaten ihsan hali ile murakabenin aynı şeyler olduğunu da ifade ettik.

Murakabe sırasında namazda olduğu gibi insanın üzerine Allah’tan feyz ve nur akmaya başlar. Devam eder.

Murakabe çok zor bir ibadettir. İnsanın tek başına bu hali gün boyu koruması şurada dursun beş dakika bile sürdürmesi imkânsızdır. Çünkü nefis murakabede çok zorlanır. İnsan namazda bile huzur halini birkaç dakika devam ettiremiyor. Namaz sırasında insan nefsi dünya işleri ile meşgul olarak huzur halini bozmaktadır. Namaz dışındaki murakabe hali de namazdaki huzuru yakalamamaya benzer. Nefis Allahın kendisini izlediği, Allahın kendisi ile beraber olduğu düşüncesinden hemen sıkılmaya başlar ve bunun doğal sonucu olarak da murakabeden kaçar.

Tarikatlar insan için çok zor bir ibadet olan murakabe yerine müridi önce rabıta yolu ile eğitmeye çalışırlar. Rabıta ile murakabe birbirlerine çok benzerler. Yöntemleri ve amaçları aynıdır. Rabıtada hayal edilen şeyh murakabede olduğu gibi müridin üzerine feyz ve nur dalgalarını serper. Şeyh somut ve bilindiği için rabıta nefse murakabeye göre daha kolay gelir. Onun için nefsin rabıtaya alışması zor değildir. Kişinin emmâre ve levvâme nefislerde rabıtayı alışkanlık haline getirip bütün hayatına yayması gerekir. Oysa bu evrelerde kişinin murakabeyi alışkanlık haline getirmesi ise adeta imkânsızdır.

Rabıtaya karşı olan bazı kişiler şu sözü çok dile getirirler: ‘Biz niçin ilk dönem velilerin eserlerinde, hayatlarında rabıtaya rastlamıyoruz?’ İlk dönem velileri murakabe gibi bir yolla nefislerini olgunlaştırmışlardı. Elbette rabıtanın yabancısı değillerdi. Çünkü onlar da peygamberlerin ve velilerin ruhlarından feyz, nur almayı ve onlarla konuşmayı biliyorlardı. Çünkü murakabelerinin tabii sonucunda veli olduklarında bu yetenekleri elde ediyorlardı. Daha doğrusu Allah onlara bunları hediye olarak da sonradan veriyordu. Ama puta tapma yasağının tabii sonucu bu sırlarının toplumda yanlış anlaşılacağını ve değerlendirileceğini bildiklerinden bunları sofilerin eğitiminde pek uygulamaya koymamışlardır. Daha sonra İslam toplumlarının olgunlaşması ve tarikat pirlerinin ortaya çıkışı ile birlikte murakabeye zemin hazırlayan ve sofinin yetişmesinde, olgunlaşmasında, seyr ü sülukunda, nefis merhalelerinin kat edilmesinde bu son derece önemli bir yeri olan rabıtaya da yer ve değer verilmiştir.

Mülhime nefse ulaştığında sofinin telebbüsü rabıta ile birlikte murakabeye yönelmesi gerekir. Telebbüsü rabıta şeyhin kılığına bürünme, kendisini ortadan kaldırıp vücudunda şeyhi ikame etme çabasıdır. Bu halle kendisinin Allah’la birlikte olduğunu düşünme veya Allah’ın kendisini gördüğünü, izlediğini, kontrol ettiğini, takip ettiğini düşünmesidir. Bu durum kişide zamanla meleke halini alır. Artık her zaman Allah’la birlikte olur. Görünüşte zor gibi olan bu durum zamanla sanki araba kullanan bir insanın yanındakilerle konuşması, sigara içmesi, başka ufak tefek işleri de yapması gibi rahat bir durum halini alır. İşte bu murakabe halini yakalayanlar Allah’a yükselmede şimşek hızını elde ederler. Çeşitli halleri yaşamaya başlarlar. Bütün bunlar yalnız başına yapılabilecek ve yaşanabilecek şeyler değillerdir. Bir yol göstericiyi gerekli kılarlar. Bu yola girecekler için mürşid-i kâmil zorunludur. Zira bu sırada insana ezeli düşmanı şeytanlar da musallat olabilirler. Yaşanan bazı halleri Rahmani diye yutturmaya kalkarlar. Bu yolda daha önce yürümüş birisinin rehberliği olmadıkça insanın ayağı her an kayabilir.

Murakabe ile insanın üzerine nur ve feyz dalgaları akmaya, daha doğrusu adeta yağmur gibi yağmaya başlar. Bu sayede ezeli düşmanı şeytana karşı ruhu da güçlenir. Zira nur ve feyz ruhun gıdalarıdır. Ruhun güçlenmesi ve şeytan karşısında kendisini savunabilmesi için nur ve feyz ekmek ve su gibidir. Şeytanlar nur ve feyzden rahatsız olurlar. Bu rahatsızlığın sonucu olarak da zzzzz veya sssss sesine, yani arı uğultusuna benzer ve sürekli devam eden bir ses çıkarırlar. Elbette şeytanlar mülhime nefsi birdenbire terk etmezler. Çünkü çok inatçıdırlar. Ordular halinde sıra ile insanlara musallat olurlar. Bu uzun bir zamanı alabilir. Bu sırada vücudu bir duman gibi sararak letaiflerin çalışmasına engel olurlar, nurun ve feyzin müride ulaşmasının önüne geçerler. Ama mülhime nefisteki mürit murakabeye, zikre, rabıtaya devam ede ede üzerindeki nur ve feyz dalgalarını artırır ve buna paralel olarak da ruhu güçlenir. Bu sayede şeytanların kendisinden yavaş yavaş uzaklaşmalarını sağlar. Nur ve feyz dalgaları onların dermanlarını keser, onları uzaklaşmaya mecbur ederler.

Şeytanlar müride emmâre ve levvâme nefislerde de musallat olabilirler. Bu durumlarda iken sofilerin rabıtaya, özellikle telebbüsü rabıta önem vermeleri gerekir. Mülhime nefse ulaştıklarında ise telebbüsü rabıta ile birlikte murakabeyi hayatlarına yaymaları gerekir. Yani otururken, yürürken, başkaları ile konuşurken, işlerini yaparlarken her zaman Allah’ı da akıllarını getirmeleri, O’nun istiva ettiği arş-ı alada kendilerinin yanındaymış gibi izlediğini, gördüğünü düşünmelidirler. Bu sayede gün be gün olgunlaşırlar. Nefisleri mutmainne nefse doğru ilerlemeye başlar. Nasıl güneş bitkileri ısı ve ışığıyla büyütürse Allah (c.c.) da kendisini murakabe eden kişileri feyz ve nuru ile olgunlaştırır. İnsan-ı kâmil olmalarını sağlar.

Murakabede gelen feyz ve nur elbette rabıtadan gelen feyz ve nurdan daha çoktur. Ama emmâre ve levvâme nefis sahibi için murakabe kullanışsızdır. Yani tarikata yeni giren veya fazla mesafe kat etmemiş, daha doğrusu nefsi mülhimeye ulaşmamış dervişlerin murakabe yapmaları güçtür. Yapmaya çalışsalar bile bir verim alamazlar. Ayrıca murakabeden zevk de alamazlar. Ama mülhime nefis sahibi daha önce rabıta yolu ile ruhunu yavaş yavaş olgunlaştırmıştır. Zamanla rabıta yolu ile nur ve feyz dalgalarını algılamaya da başlar veya en azından bu sırada vücudunda bir dirilik hali yaşar. Mülhime nefse ulaştığında letaifleri açıldığı için nurları kalp gözü ile gördüğü gibi göğsüne gelen hoş bir baskı ile feyzi de algılar. Artık böyle bir sofinin murakabe derslerine de geçmesi gerekir. Zira kalp gözü açık olduğu için şeytanların da tasallutuna uğraması an meselesidir. Bazı şeytani halleri de yaşayabilir.

Rabıta bir amaç değildir, murakabeye geçmek için bir köprüdür. Ama sofi murakabeye geçse bile rabıta derslerini ihmal etmemelidir. Onun ayrı bir kazancı vardır. Şeyhi ile sadatlarla (zincirdeki şeyhlerle) hatta peygamberle manevi âlemde görüşmesi ve konuşması ancak bu yolla mümkün olacaktır. Yalnız diğer zamanlarda her anını telebbüsü rabıtayla murakabe yolu ile geçirmeye bakar.

Mülhime nefis insanların ayağının kaydığı bir yerdir. Yalancı peygamberler, mehdiler, kutuplar, veliler hep bu makamda iken çıkar. Çünkü sofiler mülhimede iken hem şeytani hem de Rahmani halleri yaşayabilirler. Çoğunlukla bunları birbirine karıştırırlar. Neyin Rahmani neyin şeytani olduğunu bilemezler. Gelen bu hallerle şımarıp şeyhlerinden üstün olduklarını ve şeyhlerinin kendilerini kıskandığını da sanabilirler. Çünkü şeytanlar bu konularda çok vesvese verirler. Kısacası mülhime nefis çok tehlikeli ve ayakların kaydığı bir makamdır. Bundan ileriye geçmek elzemdir. Kişi bu nefiste şeytanların konuşmalarını da işittiğinden çok büyük badireler yaşayabilir. Şeytanlar çeşitli tehditler ve şantajlar da yapabilirler. Sofi onların bu tür tehdit ve şantajlarını köpek havlaması gibi saymalıdır, onlara bir parça bile ehemmiyet vermemelidir. Ayrıca şeytanlar öyle tiyatro sahneleri tertipler ki sofileri kolayca kandırabilirler. Özellikle sofiye güya cinlerin reisi, şeyhülislamı gibi manevi makamları tevcih ederek onları yine güya kendi dişi cinleri ile evlendirerek zinaya düşürebilirler. Tabii bunlar nefsin de hoşuna gider. Daha bunlar gibi nice akla hayale gelmeyen oyunlar olabilir. Zaten böyle bir yanlışa düşen sofinin bir daha o çukurdan çıkması çok zordur. Manevi ilerlemesi durduğu gibi, gün be gün gerilemeye, hatta psikolojisi ve ruhu da bozulmaya yüz tutar. Şeytanların tuzaklarına düşmüş olur. Manevi gıdasızlıkların sonucu olarak ruhsal ve psikolojik bozukluktan başka yüzdeki veya vücuttaki bazı organların işleyişini bozacak çeşitli çarpmalar da, felç halleri de bundan sonra yaşanmaya başlanabilir. Allah (c.c.) korusun.

İnsanların bazıları şeytanları çeşitli duyu organları ile algılamaya başlayınca hemen ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Genellikle bu konuları istismar eden ve bu yolla para kazanan insanlara başvuruyorlar. Hâlbuki yarar bekledikleri insanlar da kendileri gibidirler. Yalnız onlar bazı rahatlama tekniklerini biliyorlardır. Örneğin çeşitli muskalar veya abdestli iken üzerinde bir iki küçük Kuran-ı Kerim taşıma gibi. Bunlar duruma göre cinni şeytanları biraz da olsa uzaklaştırmaya yardımcı olabilirler. Yoksa kimse öyle sihirli sözlerle, okunan dualarla şeytanları tamamen üzerinden atamaz. Atsa bile yine gelirler. Bu dünyada onlarla imtihan edilmekteyiz. Dahası cihat halindeyiz. Bu savaş hali son nefese kadar da devam edecektir. Son nefeste imanı onlara kaptırmamak için çok zorlu bir imtihandan geçirileceğimiz hadislerde belirtilmektedir. Buna göre, demek ki, şeytan musallatlarında mücadeleci bir ruh takınmamız gerekir. Pes etmek, korkmak, kaçmak bir Müslüman’a yakışan tavırlar olmamalıdır. Bilakis ibadet hayatımızı artırarak nura ve feyze talip olup şeytanı mağlup etme yoluna girmemiz gerekir. Yukarıda emmâre ve levvâme nefislerde bunun yolunun nasıl olduğunu belirttik. Mülhimede ise şeytanla mücadelede zikir ve rabıtanın yanında murakabe en başlıca temel yoldur.

Şunu unutmamak gerekir ki, şeytan her Müslüman’a musallattır. Hatta namaz kılmayan insanlara bile musallat olabilir. Bu durum ayet ve hadislerle sabittir. Üzerinde şeytan olmayan Müslüman yoktur. Ama Müslümanların çoğu bundan habersizdir. Şeytanlar bunlara vesvese yolu ile sokulurlar. Yani kendisini pek belli etmezler. Ama Müslümanlar tarikat yoluna girdiği zaman bazen kartlar açık olarak oynanmaya başlanabilir. Aslında her şey Allah’ın (c.c.) emri ve izni ile olur. Böyle bir durumda düşman bizim için bir kamçıdır. Sofinin hak yolda nura ve feyze ciddi bir şekilde yönelmesini sağlar. İbadetlere, özellikle rabıta ve zikre yönelmesine vesile olur. Allah (c.c.) şeytanları boş yere sofilere musallat etmez.

Tabii murakabenin temel işlevi Allah (c.c.) rızasını kazanmaktır. Şeytanla mücadelede sağladığı kazanç ancak talidir (ikinci derecedir, yan kazançtır). İnsan ibadetleri sadece Allah (c.c.) rızası için yapmalıdır. Başka bir gaye gözetmemelidir. İnsan murakabe sırasında ‘İlahi ente maksudi ve rızake matlubi (Allahım Sen maksadımsın, isteğim de Senin rızandır.)’ sözünü çok söylemeli, kalbini de bu söze göre düzenlemelidir.

Burada sözünü ettiğimiz murakabeye, maiyyet murakabesi (Allah ile birlikte olma murakabesi) denir. Şu ayete dayanır: ‘Ve her nerede olsanız O (Allah) sizinle beraberdir (Hadid suresi, ayet 4).’ Maiyyet murakabesi, bu ayette anlatılan hususu tefekkür edip hallenmekten ibarettir.

Aslında maiyyet murakabesine geçmeden önce belli bir zaman süresince İhlas suresinin okunup tefekkür edilerek Allah’ın doğru bir şekilde tanınması gerekir. Buna Ahadiyyet murakabesi denir.

Maiyyet murakabesi hal olduktan sonra diğer murakabelere geçilebilir: Akrabiyyet, muhabbet, vahdaniyyet murakabeleri…

Murakabelerin temeli ve anası maiyyet murakabesi olduğu için onun üzerinde durma lüzumu hissettik. O hal olduktan sonra diğerleri de inşallah kendiliğinden gelecektir.

Allah (c.c.) hepimize murakabesini ve bunun tabii sonucu rızasını nasip eylesin. Amin.
Muhsin İyi

DIKKAT: Sitemize ya da yazarlarımıza hakaret veya küfür eden ve yazarlarımızı tehdit eden şahısların IP adresleri ve giriş saatleri sistemimiz tarafından kaydedilmektedir. Avukatımız aracılığıyla bu kişiler hakkında gerekli yasal işlemler başlatılacaktır. Yorum göndermeden önce nezaket kurallarına dikkat ediniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Dikkat! Yorum yazmadan önce aşağıdaki uyarıyı okuyunuz:
5237 S.lı Türk Ceza Kanunu MADDE 125 Hakaret (1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.
(2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur.

Türk Ceza Kanununun yukarıda belirtilen maddelerine göre, sitemiz veya yazarlarımızın onur, şeref ve saygınlığını zedelemeye yönelik mesajlar gönderenler hakkında  gerekli yasal haklarımızı kullanacağımızı önceden bildiririz. Yorum yazarken nezaket kurallarına dikkat ediniz.

Bir cevap yazın