Peygamberimizin oğlu İbrahim’in vefatı

10 Rebiülevvel H. 10 Salı.[7]

İbrahim’in hastalanması üzerine Resûlullah (a.s.), Abdurrahmân b. Avf (r.a.) ile birlikte sütanne Ümmü Bürde’nin evine gitti. Can çekişmekte olan İbrahim’i kucağına aldı. Bir müddet sonra İbrahim vefat etti.[8 (Buhârî, “el-Küsûf), 16/1,15,17] Rasûlullah’ın (a.s.) gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı.
Ashap: “Sen de mi ağlıyorsun ya Resûlullah? Böyle ağlamaktan, halkı alıkoymamış mıydın?” diye sordu.

-Şâmî’nin çeşitli senetlerle naklettiği rivâyetlere göre- Peygamber Efendimiz (a.s.) şöyle buyurdu:
– “Bizim bu yaptığımız merhamettir. Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.”
– “Ey İbrahim! Eğer bu (ölüm) hak, gerçek bir vaat, herkesçe geçilecek bir yol olmasaydı ve sonrakiler öncekilere kavuşacak olmasaydı, sana bundan daha çok üzülürdük. Doğrusu vefatından dolayı hüzünlüyüz. Göz ağlar, kalb hüzünlenir, ancak Allah’ın hoşuna gitmeyecek bir şey söylemeyiz.
– “Ben size bağrışarak ağlamayı, eğlence zamanında bağrışmayı, şeytanın çalgılarıyla oynamayı, musibet zamanında yüzü tırmalayarak feryat etmeyi, paralanmayı ve şeytanî sesler çıkarmayı yasakladım.”
“Muhakkak ki ben size dövünerek ağlamayı ve ölüye ağıt yakmayı yasakladım”.
“Ağlamak rahmetten, bağırmak şeytandandır.”
İbrahim ruhunu Hakk’a teslim edince Rasûlullah (a.s.) ashabına:
– “Hemen kefenlemeyin! Ona biraz bakayım”buyurdu. Sonra onun üzerine kapanıp ağladı.[ 9]
Ümmü Bürde cenazeyi yıkadı ve Üsâme b. Zeyd ile birlikte kabre indirdi.
En-Nevevî, ulemânın çoğunluğuna göre, Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) oğlu İbrahim’in cenaze namazını kıldırdığını bildirmiştir. Bakî’ Kabristanı’na defnedilen İbrahim kabre konulurken mezarın kenarına oturan Rasûlullah (a.s.), su isteyerek kabrin üzerine serpmiş ve bir taşı da baş ucuna dikmiştir.
Rasûlullah (a.s.) onun mezarında bir boşluk gördü. Onun kapatılmasını emretti ve:
– “Bunun ona faydası yoktur. Ancak düzeltmesi geride kalanları rahatlatır. Yüce Allah, kulun bir işi iyi yapmasını sever” buyurdu.[10]

Güneş tutulması ile İbrahim’in vefatı arasında bir irtibat kurulduğunu öğrenen Rasûlullah (a.s.) şöyle buyurdu:
– “Ey insanlar! İyi bilin ki Güneş ve Ay hiç kimsenin ne ölümü ne de hayatı için tutulurlar. Lâkin onlar Allah’ın iki âyetidir. Tutulma olduğu vakit Allah’a dua edin, tekbir getirin, namaz kılın ve sadaka verin.”

( إِنَّ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ آيَتَانِ مِنْ آيَاتِ اللهِ، لاَ يَنْخَسِفَانِ لِمَوْتِ أَحَدٍ وَلاَ لِحَيَاتِهِ، فَإِذَا رَأَيْتُمْ ذَلِكَ فَادْعُوا اللهَ
11 ].(وَكَبِّرُوا، وَصَلُّوا وَتَصَدَّقُوا ]

Hz. Peygamber (a.s.) güneş tutulması sırasında küsuf namazı kıldırmıştır. Hz. Peygamber’in (a.s.) bu tutumu ve: “Korkunç şeylerden birini gördüğünüz zaman Allah’a sığınınız” meâlindeki hadîslere binaen, sadece ay ve güneş tutulması zamanlarında değil, şiddetli rüzgâr, fırtına ve deprem gibi afetlerde de Yüce Allah’a yönelmek tavsiye edilmiştir. Hadîslerden bazısı şöyledir:

إذا رأيتم شيئًا من هذه الآياتِ فإنما هو تخويفٌ من الله فإذا رأيتموها فصلوا مثلَ أحدثِ صلاةٍ صليتموها- 1
إِذَا رَأَيْتُمْ آيَةً فَاسْجُدُوا – 2
إِذَا رَأَيْتُمُ الْحَرِيقَ فَكَبِّرُوا فَإِنَّ التَّكْبِيرَ يُطْفِئُهُ – 3 

Bunun bir tezahürü olarak kılınan namazdan “korkulu anlarda kılınan namaz” başlığı altında fıkıh kitaplarında bahsedilmiştir. Bütün bu yerine getirilmesi gereken ulvî emirler; fiili dua olarak afetlere karşı alınması gereken tedbirlerin terk edilmesi anlamına gelmez.


Kasım Şulul, Son Peygamber Hz. Muhammed’in (a.s.) Hayatı, 2014, s. 845-847.

[7] İbn Sa’d, I,143,144; III,7; İbn Abdilber, el-İstî’âb, I,41,43; İbn Hacer, el-İsâbe, I,93; Semhûdî, I,316; Zürkânî (1996 n.), IV,345,349; Diyârbekrî, II,146; Tecrîd Tercemesi, III,323-324,328-329.
[8] Buhârî, “el-Küsûf”, 16/1,15,17; Müslim, “el-Küsûf”, 10,23,29

[9] Şâmî, XI,22-24.
[10] İbn Sa’d, I,143-144; III,7; Belâzürî, Ensâb, II,85-89; İbn Abdilber, el-İstî’âb, I,43-47; İbn Hacer, elİsâbe, I,93-95; Semhûdî, I,316; Diyârbekrî, II,118,146-147; Şâmî, XI,24; Tecrîd Tercemesi, III,328- 329; A. Çubukçu, “İbrahim”, DİA, XXI,273-274.
[11] Buhârî, “Kitâbü’l-Kusûf”, 16-1-2; İbn Sa’d, I,142; VIII,215; Şâmî, XI,24.

[12] Suyûtî, Câmi’ü’l-Hadîs, III,175,178,190 (eş-Şâmile); Tecrîd Tercemesi, III,313.

DIKKAT: Sitemize ya da yazarlarımıza hakaret veya küfür eden ve yazarlarımızı tehdit eden şahısların IP adresleri ve giriş saatleri sistemimiz tarafından kaydedilmektedir. Avukatımız aracılığıyla bu kişiler hakkında gerekli yasal işlemler başlatılacaktır. Yorum göndermeden önce nezaket kurallarına dikkat ediniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Dikkat! Yorum yazmadan önce aşağıdaki uyarıyı okuyunuz:
5237 S.lı Türk Ceza Kanunu MADDE 125 Hakaret (1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.
(2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur.

Türk Ceza Kanununun yukarıda belirtilen maddelerine göre, sitemiz veya yazarlarımızın onur, şeref ve saygınlığını zedelemeye yönelik mesajlar gönderenler hakkında  gerekli yasal haklarımızı kullanacağımızı önceden bildiririz. Yorum yazarken nezaket kurallarına dikkat ediniz.

Bir cevap yazın