Şia Nedir?

Şia alimleri
Kur’ân-ı Kerîm eksiktir diyen, sahâbelere söven Hazret-i Aişe (Radiyallâhu teâlâ anha) annemize iftira atan, Hazret-i Ebûbekir ve Hz Ömer’in (Radiyallâhu teâlâ anhum) isimlerini tuvalet taşlarına yazan Namazda Hazret-i Ebûbekir ve Hazret-i Ömer’e beddua eden, sümme hâşâ ve kellâ, 124 bin Sahâbe-i Kirâm’ın bir kaç tanesi hariç hepsi kâfir oldular diye î’tikad eden, böyle inanan bir topluma, bir zihniyete hangi gözle bakmalıyız, Kur’an ve Sünnet ölçümüz olduğuna göre bu konuları yanlış değerlendirmek ya ahmaklıktır, ya cahilliktir, ya da art niyet vardır.

Neymiş şehitmiş, yalanlarınız batsın…
200 bin küsür Sahâbe-i Kirâm’ın (Radiyallâhu teâlâ anhum ecmâîn) tamamı, eksiksiz olarak hepsi Rabbâni âlimdir, Veli’dir, Müctehid’dir, hepsi Cenâb-ı Rabbü’l âlemîn Hazretlerinin dostluğunu ve rızâsını kazanmış olarak bu dünyadan ayrılmıştır.
Allâhu Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm de onlar için;

“Onların Rableri katındaki mükâfatları, altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları sonsuz nimet ve mutluluk diyârı olan Adn cennetleridir. Allâh onlardan râzı olmuştur, onlar da Allâh’tan râzı olmuşlardır. Bu mükâfat, Rabbinden korkup kalpleri O’nun saygısıyla ürperenler içindir.” (Beyyine Sûresi; 8. Âyet-i Kêrime)


SORU
: Şiadan olduğunu söyleyen ve aslında İbni Sebeci olan biri, Resulullahın hanımları olmak üzere bütün eshaba sövüyor, namaz kılmıyor. Sonra da, “Biz Şura suresinin 23. âyetine göre hareket ediyoruz. Bizim ehli beyti sevmemiz her şeye yeter” diyor. “Şia Kur’anda da geçiyor” dedi. Bu konularda bilgi verebilir misiniz?

CEVAP: Önce şia kelimesini izah edelim. Şia, fırka, kol, din, yol, fraksiyon gibi anlamlara gelir. Bugünkü tabirle taraftar demektir. Kur’an-ı kerimde iki âyette geçmektedir:
1- Min şiatihi: Onun taraftarı (Kasas 15) Buradaki O, Musa aleyhisselamdır.
2- İbrahim de, onun taraftarıdır. (Saffat 83) Yani İbrahim aleyhisselam da Nuh aleyhisselamın dininden idi demektir.
Kelime olarak, Nuh aleyhisselamın şiası olur, İbrahim aleyhisselamın ve Musa aleyhisselamın şiası olur. Çünkü onlar bir din getirmişlerdir. Muhammed aleyhisselamın şiası da olabilir. Buna âlimlerimiz, Ehl-i sünnet demiştir. Yani Resulullahın sünnetine uyanlar demektir. Ama Ebu Bekrin şiası, Ömer’in şiası, Ali’nin şiası olmaz. Böyle söylemek bölücülük olur. Hazret-i Ali, Peygamber efendimizden ayrı yol tutmadı ki, onun İslamiyet’ten ayrı bir dini olsun. Müslüman olan herkesin Resulullahın yoluna uyduğunu bildirmesi gerekir. Resulullahın yolunda olanlara da Ehl-i sünnet denir. Resulullahın sünnetine sarılan demektir. Biri biz Ömer’in şiasıyız dese bölücülük olur. Ehl-i sünnet sahabenin hepsini sever. Çünkü Kur’an-ı kerimde hepsinin Cennetlik olduğu bildiriliyor. (Hadid 10)
Ehl-i beytle ilgili olan âyetin meali de şöyledir:
-“Ben bununla (İslam dinini getirmekle) akrabalık sevgisinden başka hiçbir karşılık istemiyorum.” [Şura- 23]
Müfessirler, buradaki “Bana yakın olanlar” kelimesinin farklı şekilde tefsir edildiğini bildirmişlerdir. Beydavi ve Medarik’te bildirildiğine göre, şu üç şekilde tefsir edilmiştir:
1- Âyette geçen (Kurbâ = yakınlık) kelimesi, Ehl-i beyt demektir.
2- Resulullaha akraba olan bütün Kureyşlilerdir.
3- Allah’a yakınlık demektir. O zaman âyetin manası şöyle olur: (De ki: Ben bu dini getirmekle sizin iyi amellerle Allah’a yakın olmanızdan, Onu ve Resulünü sevmenizden başka hiçbir karşılık istemiyorum.) [Beydavi, Medarik]
Elbette her Müslümanın Resulullahı, arkadaşlarını, hanımlarını, kayınpeder ve damatlarını sevmesi gerekir. Bunlardan bazıları sevilmezse Resulullahı sevmek yalan olur. Hıristiyanların İsa’yı seviyoruz diyerek Resulullahı inkâr etmeleri nasıl bâtıl ise, Hazret-i Ali’yi seviyoruz diyerek sahabeye kin beslemek de bâtıl bir yoldur. İbni Sebecilerin Hazret-i Ali’yi seviyoruz demeleri, Hıristiyanların Hazret-i İsa’yı seviyoruz demelerine benzer. “İsa, ilah” diyorlar. Halbuki, Hazret-i İsa böyle sevgi istemiyor.
Hariciler Hazret-i Ali’ye düşmanlık etti, Rafıziler de onu aşırı sevdi. Hazret-i Ali şu hadis-i şerifi haber veriyor:
-“Ya Ali, sen İsa gibisin! Yahudiler, Ona düşman oldu. Mübarek annesine iftira ettiler. Hıristiyanlar da, Onu aşırı yükselttiler. Ona yakışan dereceden daha yukarı çıkardılar. Allah’ın oğlu dediler.” [İ. Ahmed]
 Hazret-i Ali şöyle buyurdu:
-“Benim yüzümden iki türlü insanlar helak oldu. Biri, beni aşırı severek, bende olmayan şeyleri bana takarlar. Ötekiler de, bana düşman olup, birçok iftira yaparlar.” 
Bu haber, haricileri Yahudilere, Rafızileri de Hıristiyanlara benzetmektedir.

İmam-ı a’zam Ebu Hanife Hazretleri  Facebook Sahifesinden alıntıdır.

EK 1:

İRANIN SÜNNÎLİKTEN ŞİİLİĞE DÖNÜŞÜM SERENCAMI
İran, İsmail Safevî Döneminde Nasıl Sünnî Bir Ülkeden Şiî Bir Devlete Dönüştü?
İran, Hz. Ömer bin Hattâb (ra) dönemindeki fetihlerden itibaren yaklaşık dokuz asır boyunca Sünnî İslam bayrağı altında yaşamıştır. Emevî ve Abbâsî dönemleri boyunca ülke, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat çizgisini muhafaza etmiş; bu durum, İran’ın dinî ve toplumsal dokusunun temelini oluşturmuştur.
Ancak Safevî Devleti’nin ortaya çıkışı, İran’ın hem dinî hem de siyasî rotasında köklü bir kırılmaya yol açmış, Şiîlik devletin resmî mezhebi hâline getirilmiştir.
Safevî Devleti’nin kurucusu kabul edilen Şah İsmail, nesebini Hicrî 7. asrın büyük mutasavvıflarından Şeyh Safiyyüddin Erdebilî’ye dayandırır. Şeyh Safiyyüddin’in kurduğu Safeviyye tarikatı, Azerbaycan ve Kuzey İran bölgelerinde geniş bir etki alanı bulmuştu.
Babası öldürüldükten sonra tarikat mensupları arasında yetişen İsmail, askerî gücünün temelini Kızılbaş adı verilen savaşçılar üzerine inşa etti. Henüz on beş yaşındayken, 1502 yılında Tebriz’e girerek kendisini “Şah” ilan etti ve böylece İran tarihinde yeni bir dönem başladı.
O dönemde İran coğrafyasının büyük çoğunluğu Sünnî mezhebine mensup olduğu için, Şah İsmail’in projesi ciddi bir toplumsal direnişle karşılaştı. Tarihî kaynaklar, mezhep değişiminin birçok şehirde zorla dayatıldığını, özellikle Tebriz’de halkın Şiîliğe mecbur bırakıldığını kaydeder.
Bu dönüşüm son derece sancılı olmuş, sert uygulamalarla birlikte yürütülmüş ve etkileri yüzyıllar boyunca İran toplumunun hafızasında derin izler bırakmıştır.
Safevî Devleti’nin ilk yılları, yoğun bir mezhebî ve siyasî çatışma ortamında geçmiştir. Muhammed Kâzım el-Mervî’nin Ahsenü’t-Tevârîh adlı eserinde de belirtildiği üzere, Şiîliğin zorla yayılması İran’ın farklı bölgelerine yayılmış ve zaman zaman muhaliflere karşı sert kampanyalar yürütülmüştür.
Bu dönem, bölge tarihinin en hassas safhalarından biri olarak kabul edilir; zira İran toplumunun dinî kimliği bu süreçte kökten değiştirilmiştir.
Birçok Sünnî âlim bu dönüşüme karşı çıkmış; tarihçiler, bazılarının ağır baskılara maruz kaldığını, bazı şehirlerin ise ilmî kadrolarını mezhebî karışıklıklar sebebiyle kaybettiğini aktarır. Dönemin politikalarının temel hedefi, İran’ın dinî kimliğini baştan aşağı yeniden inşa etmekti.
Şah İsmail, İran’daki hâkimiyetini pekiştirdikten sonra, siyasî zafiyet içindeki Irak topraklarına yöneldi. Safevîler, 1508 yılında Bağdat’a girdiler. Bu işgal sırasında yaşanan büyük karışıklıklar, özellikle Bağdat, Musul ve Diyala’nın mezhebî yapısı üzerinde uzun vadeli etkiler bıraktı.
Safevîlerin kutsal türbe ve ziyaretgâhlar üzerindeki imar faaliyetleri ise Irak’taki dinî manzarayı şekillendiren kalıcı unsurlardan biri oldu.
Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim, Safevî yayılmasını İslam dünyasının dengesi için ciddi bir tehdit olarak gördü. Bu durum, 1514 yılında Çaldıran Savaşı’na yol açtı. Safevîlerin ağır yenilgisiyle sonuçlanan bu savaş, her ne kadar devletin sonunu getirmese de, Osmanlı–Safevî rekabetini derinleştirdi.
Bu mücadele onlarca yıl sürdü ve bölgenin, yükselen Avrupa güçleri karşısında birlik ve bütünlüğünü zayıflattı.
Safevî Dönüşümünün İslam Dünyasına Etkisi
Safevî Devleti’nin kuruluşu, İslam dünyasının siyasî ve mezhebî coğrafyasında derin izler bıraktı. İran zamanla Şiîliğin merkezi hâline geldi ve doğu ile batıdaki Sünnî bölgeler arasında coğrafî ve siyasî bir set oluştu. Bu durum, İslam dünyasındaki iletişimi ve bütünlüğü olumsuz etkiledi.
Fransız şarkiyatçı Renaud, bu süreci şu sözlerle değerlendirir:
“Eğer Safevî Devleti kurulmamış olsaydı, İslam nüfuzu Avrupa’da bugün bildiğimizden çok daha ileri bir noktaya ulaşabilirdi.”
Arapçadan tercüme:
Abdülhamid Doğan
Kaynaklar:
İran’da Safevî Devleti – Robert Canet
İran’da Sünnîlik ve Şiîlik Arasında – İhsan İlahi Zahir
Ahsenü’t-Tevârîh – Muhammed Kâzım el-Mervî
Tarihte Sünnî–Şiî Çatışması – Memduh Hakkı
Osmanlı Devleti Tarihi – Yılmaz Öztuna

Safevî Devleti: Kuruluşu ve Gelişimi – Abdülaziz Abdülgani İbrahim

 

 

EK 1:

ŞİA NIN KUR’AN ANLAYIŞI

 Şia’nın Sapkın Kur’an Anlayışı…

Ali Kara hoca efendi Mahmut Ôfî (Ustaosmanoğlu) Hazretlerinin üstadı.

(Blogcu.com sitesinden alıntıdır)

Ehli Sünnet’in bütün diğer zümreler gibi, Şia ile ihtilaf ettiği en önemli mesele Kuran hususundadır. Ehli Sünnet’e göre Kuran, Allah tarafından Peygamberimiz Hz. Muhammed’e sav. nazil olan, bütün insanlığa gönderilen son kitaptır; asla bozulmamış ve değişmemiştir; kıyamete kadarda bozulmayacak ve değişmeyecektir. Kuran, Hz. İbrahim ve Hz. Musa’nın sahifelerinin, Zebur’un, İncil’in ve önceki diğer semavi kitapların aksine, her türlü tağyirden, tahriften, noksanlıktan ve ziyadelikten uzak, Yüce Allah tarafından muhafaza edildiği ve korunduğu için, iki kapak arasında, Mushaflara yazılı olduğu şekliyle günümüze kadar gelmiştir. Daha önceki semavi kitaplar, Resullerin vefatından sonra ziyade ve noksandan kurtulamamıştır. Halbuki Kuranı Kerim hakkında Yüce Allah şöyle buyuruyor: <><doğrusu></doğrusu><geçmişte></geçmişte>

Kuranı Kerim’in Allah tarafından korunduğuna ve muhafaza edildiğine inanmamak, Kuran’ı inkar etmek ve Hz. Peygamber’in getirmiş olduğu Şeriatı kabul etmemek demektir. Zira böyle bir anlayış, Kuran’ın bütün ayetlerinde tebdil ve tahrifin mevcut olabileceği ihtimalini doğurur. Böyle ihtimaller baş gösterince de, inanç esasları batıl olur. Halbuki iman, ancak yakinle gerçekleşir; asla zanlar ve ihtimallere yer dayanmaz.

Şiiler, genellikle, Müslümanların ellerinde bulunan ve Allah tarafından muhafaza edilmiş olan Kuran’ın sahih olduğuna inanmazlar. Onlar, bu anlayışla, bütün Müslüman fıkralara ve İslam mezheplerine ters düşerler. Kuran’da ve Sünnet’de  yer alan bütün sahih nassları inkar ederler; akıl ve müşadenin doğru kabul ettiği hususlara karşı çıkarlar; hakka karşı büyüklenerek, gerçek olanı terk ederler.

İşte sunilerle Şiiler arasında ki esas ihtilaf, Kuran’a bakış açısından kaynaklanmaktadır. İnsan, ancak Kuran’ın Allah’ın emri üzerine Hz. Peygamber’in Müslümanlara tebliğ ettiği ilahi kelam olduğuna inandığı zaman Müslüman olur. Bunun içindir ki, Kuran-ı Kerim’i inkar etmek, Resulullah’ı inkar etmek demektir.

Eş-Seyyid Muhibbuddin el-Hatib el-Hututul Arida isimli risalesindeki şu sözü ne kadar doğrudur: “Onlar, dinin esasını teşkil eden Kurana gerçek manada inanmadıkları halde, yakınlaşma ve birlik davasında olurlar”.

Şiilerin, Kuranla ilgili inançlarını aksettiren delillerden bazıları şunlardır: Şiilerin Buhari ayarındaki gördükleri büyük muhaddisleri el-Kuleyni, el-Kafi adlı eserinde, Hişam b. Salim’den, Ebu ABdillah’ın şu sözünü nakleder: <<cebrail’in>></cebrail’in>

Bilindiği üzere Kuranı Kerim’in ayetleri, 6000 aeyetin biraz üzerindedir. Şii müfessir Ebu Ali et-Tabersi, Dehr suresinin bir ayetinin tefsirinde “Kuran ayetlerinin toplamı 6236’dır” der.

Bu rivayetler, Şia’ın üç ayrı Kuran’ın varlığını kabul ettiğini göstermektedir. Nitekim el-Kafi’de Ebu Basir’den  nakledilen şu rivayet, buna delil teşkil eder: <<< el-Camia >> bizim yanımızdadır; sen onun ne olduğunu bilirmisin? Diye sordu. Ben de, canım sana feda olsun, << el-Camia>> nedir? dedim. Ebu Abdillah, şöyle dedi: O, boyu resulullah’ın karışı ile yetmiş karış olan, Resulullah tarafından parça parça yazdırılan, Hz.Ali’nin sağ eli ile yazdığı, içersinden yaralama diyetine kadar , helal ve haramla ilgili insanların ihtiyaç duyduğu her şeyin bulunduğu bir sahifedir. Eliyle bana dokunarak, hazır mısın, ey Ebu Muhammed, dedi. Ben de canım sana feda olsun, ben seninleyim istediğini yap, dedim. Ebu Abdillah, eliyle bana dürterek <> dedi. Bunu söylerken öfkelenmiş gibiydi. Ben, Allah’a yemin olsun ki, bu ilimdir, dedim. Ebu Abdillah, bu ilimdir; fakat senin bildiğin gibi bir ilim değildir, dedi. Bir müddet sustuktan sonra, <> bizdedir; sen <> in ne olduğunu bilirmisin? dedi. Cifr nedir? diye sorduğumda: O Ademden itibaren, bütün nebilerin ve vasilerinin ilminin, aynı şekilde İsrail Oğullarından gelmiş geçmiş bütün ulemanın ilminin bulunduğu bir kaptır, dedi. Ben, işte ilim budur, dediğimde, o, evet ilimdir; fakat senin bildiğin ilimlerden değildir, dedi. Ebu ABdillah, bir süre sustuktan sonra, <<fatima’nin>> da bizdedir; sen Fatıma’nın Mushafını bilirmisin? dedi. Ben de, Fatıma’nın Mushafı’nın ne olduğunu sordum, şöyle cevap verdi: O, sizin elinizde bulunan Kuran’dan üç defa daha büyüktür ve ondan sizdekinden bir harf dahi yoktur, dedi.>></fatima’nin>

Şii akidenin dayandığı bu hataları, batıl şeyleri ve hurafeleri bir yana atsak bile, bu rivayet, Şia’nın bütün Müslümanalrın doğruluğunu kesinlikle kabul ettikleri mevcut mushaftan dörtte üçünün hazfedildiğine inandığını ortaya koymaktadır. Kuran’da tahrif olduğunu idda eden bir kimseye, takıyye adına, yani Müslümanları kandırmak için, görünüşte karşı çıkan Şia, Sefirler vasıtasıyla Sahibul Emir’le yani Mehdi el-Mezum’la görüştüğünü söyleyen el-Kuleyni’nin, sefirler aracılığı ile Gaybeti Suğra döneminde bulunan Sahibul Emr’e sunduğu ve onun rızasına nail olduğu el-Kafi adlı kitabında yer alan bu iki rivayet hakkında da demektedir?

Acaba bu hususta, Şiiler ne derler, insaf sahibi kimseler ne derler?

……………………………………………

Şia’nın Kuran’a bakışını ortaya koyan rivayetler, bir veya iki değildir. Onların, Müslümanların ellerinde bulunan Kuran’ın tebdil ve tağyirden korunmamış olduğuna inandıklarını bildiren pek çok rivayet ve hadisleri vardır. Onlara göre, bu Kuran’ın bazı kısımları uydurulmuş, bazı kısımları da tarif edilmiştir. Besairud Derecat sahibinin  Ebu Cafer’den naklettiği şu rivayet, bu hususu daha da açıklığa kavuşturur: <>

Bu hususta, başka şeyler söylenebilir mi? Evet, bu konua söylenmiş, bundan daha aşırı sözler de vardır! Mesela Kuleyni Kafi’sinde şunları rivayet eder: <>

Bunun bir benzeri de, Kuleyni’nin Ebu Basir’den naklettiği şu rivayettir: <<> (Casiye 45/29) ayetinden bahsettiğimde şöyle dedi: Kitab konuşmadı ve asla konuşmaz; ancak Resulullah, Allah’ın Kitabı ile konuşur. Allah, “Bu gerçekten sizin aleyhinize konuşturulan (mechul sigasıyla) kitaptır” buyuruyor. Ben, canım sana feda olsun, biz bu ayeti artık böyle okuyacağız, dedim. Bunun üzerine Ebu Abdillah, Allah, Cebrail vasıtasıyla Hz. Muhammed’e bu ayeti bu şekilde indirdi; fakat bu tahrif edilen ayetlerdendir, dedi.>>

Şii alim Seyh Saduk İbnu Babaveyh el-Kummi, Kitabında şu rivayet izikreder: “Muhammed b. Ömer el-Hafız el-Bağdadi, Abdullah b. Beşir’den, o el-Ecleh’ten, o Ebu Zubeyr’den, o da Cabir’den, Cabir’in Resulullah’ın şöyle dediğini işittiğini nakleder: Kıyamet gününde şu üç şey şikayetçi olarak gelir: Mushaf, Mescid (Kabe) ve benim yakınlarım. Mushaf şöyle der: Ey Rabbim, beni Yırttılar ve Yaktılar”

Şia’nın seçkin müfessirlerinden olan meşhur eş-Seyh Muhsin el-Kaşi, Ebu Cafer’in “Allah’ın Kitabın’da, bir fazlalık ve noksanlık olmasaydı, bize verilen hakkımız gizlenmezdi; Kaimimiz (el-Mehdi) ortaya çıktığı zaman, Kuran onu doğrulardı” dediğini nakleder.

 

Kuran’ı Kim Tahrif Etti ve Bozdu?

Tabersi’nin bütün Şiilerin itimad ettiği “el-İhticac” adlı kitabında, Şia’nın Kuranı Kerim hakkında akidesini ortaya koyan ve Allah’ın onlardan ve onların da Allah’tan razı olduğu Muhacir ve Ensar’dan sahabenin ulularına karşı içlerinde besledikleri kine delalet eden şu rivayet, yukarıda zikrettiklerimizin hepsinden daha sarihtir. Şii muhaddis şöyle der: Ebu Zer’den gelen bir rivayete göre, Resulullah sav. vefat ettiğinde, Hz. Ali Kuran’ı topladı ve onu Ensar ve Muhacirlerine getirdi. Resulullah’ın kendisine vasiyet ettiği üzere onu, ashaba arz etti. Hz. Ebu Bekir onu açınca, açtığı ilk sahifede ashabı kötüleyen ayetlerle karşılaştı. Bunun üzerine Hz.Ömer ayağa kalktı ve ey Ali, bunu al, götür, bizim ona ihtiyacımız yok, dedi. Bunun üzerine Ali, topladığı Kuran’ı aldı ve oradan uzaklaştı. Sonra kura olan Zeyd b. Sabit oraya geldi. Hz. Ömer ona, Ali bize içersinde Muhacir ve Ensar’ı kötüleyen ayetlerin bulunduğu bir Kuran getirdi. Biz, bir Kuran telif etmeyi ve onda Muhacir ve Ensar’ı kötüleyen ne varsa çıkarmayı düşünüyoruz, dedi. Bu teklifi kabul eden Zeyd, eğer ben istediğiniz şekilde Kuran’ı yazıp bitirirsem, Ali de kendi telif ettiği Kuran’ı ortaya çıkarsa, yaptığımız her şey boşa gitmiş olmaz mı? Dedi. Ömer, buna çare nedir? diye sordu. Zeyd, siz bunun çaresini benden daha iyi bilirsiniz dedi. Ömer, onu öldürmek ve ondan kurtulmaktan başka çare yoktur dedi ve Halid b. El-Velid’e, onu öldürmesini emretti; fakat Halid buna muktedir olamadı. Ömer halife olunca, onlar, kendilerinde bulunanla değiştirmek için Ali’den elindeki Kuran’ı getirmesini istediler. Ömer, ey Ebul Hasan, Ebu Bekir’e getirdiğin Kuran’ı getirirsen, onun üzerinde ittifak edebiliriz dedi. Ali de, maalesef bu mümkün değil, ben onu Ebu Bekir’e, aleyhinize delil olması, kıyamet gününde “Bizim bundan haberimiz yoktu” (Araf 7/172) veya onu bize getirmedin, dememeniz için getirdim; benim yanımda bulunan Kuran’a ancak temiz olan kimseler ve soyumdan gelecek olan vasiler el sürebilir, dedi. Bunun üzerine Ömer, onun açığa çıkarılması için belli bir zaman varmıdır? dedi. Ali de, evet, evladımdan, Kaim olan kişi ortaya çıktığında, onu açıklar ve insanları ona yöneltir, dedi.

İnsaf sahipleri, adiller, hakkı ve doğruluğu savunanlar nerede? Eğer Hz. Ömer Şia’nın zannettiği gibiyse, Resulullah’ın sav. ashabından, emin, sadık olan, Kuran ve Sünneti koruyan kim olabilir? Suni ülkelerde, Suni-Şii yaklaşmasına çağıran Şii davetçiler bu hususta ne derler?

Ümmetin birlik ve beraberliği yolunda nutuk atanlar buna ne derler? Resulullah’ın risaletini tebliğde emin kişiler olan, davetine yayan, davasını yücelten, Allah yolunda cihad eden ve bu gaye ile çalışan Resulullah’ın yakın ashabını ve Hz.Ömer’i hesaba katmadan birlik ve beraberlik olur mu?

Ehli Sünnet içersinde, Şia’nın Müslümanların uluları ve seçkin ve önderleri ile Raşid halifeler Ebu Bekir, Ömer ve Osman ra. ve onlara uyanlarla kıyamete kadar onların yolunda olanlar hakkında düşündüğü gibi, Hz.Ali ve evladları hakkında düşünen bir kimse var mıdır? Aksi takdirde, “Ey Müslümanlar, çekişmeyin, yoksa korkar başarısızlığa düşersiniz ve kuvvetiniz gider” (Enfal, 8/46) ayetinin işaret ettiği mana ne olur?

Şiilik ve Ehli Sünnet arasındaki yakılaşma daveti bu mudur? Halbuki biz, size hürmet ediyoruz, siz bizi hafife alıyorsunuz. Bize size saygı gösteriyoruz, siz bizi kötülüyorsunuz. Biz size bir şey söylemiyoruz, siz bize sövüyorsunuz; geçmişlerinizi sayıyoruz, siz bizimkilere hakaret ediyorsunuz. Büyüklerinize saygılı davranıyoruz, siz ise bizim büyüklerimizi ayıplıyorsunuz. Ali ve evladı hakkında söz söylemekten kaçınıyoruz, siz ise Ebu Bekir, Ömer, Osman ve onların çocuklarına dil uzatıyorsunuz. Allah’a yemin ederim ki, bu haksızlıktır!…

Tabersi’nin <> adlı kitabında imamlara isnad ettiği bu yalan rivayetlerin benzeri pek çok rivayet, onlarca Buhari ayarında görülen el-Kafi’de de mevcuttur. Mesela, Ahmed b. Muhammed b. Ebi Nasr’dan şu rivayet nakledilir: <<>.

Kemalud Din Meysem el-Bahrani, Şerhu Nechul Belaga adlı eserinde, Şia’nın Hz. Osman’ı kötülemelerini zikreder. Onlardan biri şöyledir: <<osman,>></osman,>

Seyyid Nimetullah el-Hüseyni << adlı kitabında şöyle der: <<kuran’i>></kuran’i>

Şii Muhaddis Muhammed el-Kuleyni’nin Cabir el-Cufi’den naklettiği meşhur hadis zikrettiğimiz bu rivayeti teyid etmektedir: <>

 

Mushaf Kimdedir?

Allah’ın Hz. Muhammed’e sav. indirdiği, Ali b. Ebi Talib’in de topladığı ve muhafaza ettiği bu Mushaf nerede? Kuleyni’nin Salim b. Seleme’den rivayet ettiği şu hadis, bu soruya cevap verir: <<> ortaya çıkıncaya kadar, herkesin okuduğu gibi oku. Kaim ortaya çıktığı zaman, Allah’ın indirdiği kitabı, gerçeği üzere okuyacak ve Ali’nin yazdığı mushafı ortaya çıkaracaktır. Hz. Ali, yazıp bitirdiği zaman onu insanlara sunmuştu ve onlara şöyle demişti: Bu Allah’ın Hz. Muhammed’e inzal ettiği, benim de iki kapak arasında topladığım kitaptır. Bunun üzerine orada bulunanalar: Kuran’ı bütünüyle ihtiva eden Mushaf bizdedir; seninkine ihtiyacımız yoktur, demişler, Ali de onlara, onu topladığımda, okumanız için size göstermeseydim, hiçbir zaman onu göremezdiniz, dedi>>.

Bu sebeple Şiiler, dönüşünü bekledikleri 12. imamın, yanında bu Mushaf olduğu halde Serdab’a girdiğine, burada yaşadığına, bu vehmedilen Serdab’dan çıktığında mushafı da beraberinde çıkaracağına itikad ederler. Nitekim Şiilerin önde gelenlerinden Ebu Mansur Ahmed b. Ebi Talib et-Tabersi el-İhticac ala Ahlil Lucac adlı kitabının mukaddimesinde bu konuda serdedilen malum rivayetlerden bahseder: <>.

Tabersi, söz konusu kitabına şunu nakleder: “Dönüşü beklenen 12. imam ortaya çıktığında, yanında Resulullah’ın silahı ve kılıcı Zülfikar bulunur. Aynı şekilde onun yanında, içinde kıyamete kadar bütün taraftarlarının isimlerinin yazılı bulunduğu sahife vardır. Yine uzunluğu 70 karıl olan Ademoğullarının ihtiyaç duyduğu her şeyi ihtiva eden bir <> mevcuttur. Büyük ve Küçük cifr de onun yanındadır. Cifr, koç derisindendir; içerisinde yaralama diyeti , kırbaç cezası, yarım ve üçte bir kırbaç.lamaya kadar, insanların ihtiyaç duydukları bütün ilimler mevcuttur. Ayrıca 12. imamın yanında Hz. Fatıma’nın mushafı da vardır>>.

Aynı şekilde el-Kuleyni, el-Kafi şu rivayeti zikreder: “Ashabımızdan bir çok kimse Sehl b. Ziyad’dan, o Muhammed b. Süleyman’dan, o da bazı arkadaşlarından Ebul Hasan’ın şöyle söylediğini nakleder: Ebul Hasan’a canım sana feda olsun, Kuran’dan öyle ayetler işitiyoruz ki, bunlar bizim yanımızdaki Kuran’dan farklıdır; onların sizden bize ulaştığı şekilde güzel de, okuyamıyoruz; bu durumda biz günah mı işliyoruz, diye sordum. O, öğrendiğimiz şekilde onları okumayın; size onu okunmasını öğretecek olan, gelecektir, dedi.”

Şii muhaddis Seyyid Nimetullah el-Hüseyni el-Cezairi de, buna benzer rivayetler zikreder. O, Safi adıyla bilinen tefsirin yazarı Şii alim Muhsin el-Kaşi’nin talebesidir. El-Cezairi 1678 senesinin ramazan ayında yazmasını tamamladığı “el-Envarun Mumaniyye fi BeyaniMarifeti Neşetil İnsaniye” isimli kitabında söz konusu rivayeti nakleder. Kitabın mukaddimesinde, bu konudan şu şekilde söz eder: “Bu hususta sadece temiz ve masum imamlardan aldığımız ve nakil kitaplarından bize göre doğru kabul ettiklerimizi zikretmeyi gerekli gördük; zira tarih kitaplarının çoğu, pek çok kimsenin Yahudi tarihlerinden yaptıkları nakillerden ibarettir. Bu sebeple onlarda bulunan haberlerin çoğu fesat çıkarıcı yalanlar ve uydurulmuş hikayelerdir”

Şii muhaddis el-Cezairi, kitabında şöyle der: “Bize ulaşan haberlere göre imamalr, taraftarlarına, efendimiz Sahibuz Zaman zuhur edinceye kadar, mevcud Kuran’ı namazlarda ve diğer yerlerde okumayı ve onun hükümleriyle amel etmeyi emrettiler. Sahibuz Zaman zuhur ettiğinde, insanların elinde bulunan Kuran semaya kaldırılacak ve Müminlerin Emiri’nin telif ettiği Kuran ortaya çıkacaktır. O okuyacak ve onun emirleriyle amel edilecektir”

Buraya kadar zikrettiğimiz görüşler, önemli sayılmayacak birkaç kişi dışında, önceki Şiilerin tamamının hemen hemen üzerinde ittifak ettikleri Şii akideleridir. Bazı kimseler, daha sonra zikredeceğimiz sebepler yüzünden, bu görüşlere karşı çıkmışlardır.

Onların inkarı bir delil ve burhana dayanmaz; çünkü onlar, Şiiler arasında yaygın olan bu hadisleri ve haberleri red etmeye muktedir değillerdir. Nitekim Şii alim Hüseyin b. Muhammed Takiyyun Nuri et-Tabersi, “Faslıl Hitab fi İsbati Tahrifi Kitabı Rabbil Erbab” adındaki meşhur kitabında, Seyyid Nimetullah el-Cezairi’den naklen şu rivayette bulunur: “Bu konuya (Kuran’da tahrif bulunduğuna) delalet eden haberler, binin üzerindedir; el-Mufid, el-Muhakkık ed-Damad, Allame el-Meclisi ve benzeri bir topluluk, bu hadislerin yaygın olduğunu kabul etmişledir.”

O, el-Cezairi’den şunu da nakleder: “taraftarlarımız, Kuran’da tahrif olduğuna açıkça delalet eden yaygın, hatta mütevahir haberleri doğruluğunda ittifak ederler”

Tanınmış Şii müfessir Muhsin el-Kaşi de konuyla ilgili olarak şöyle der: “Ehli Beyt yoluyla gelen bu ve benzeri rivayetlerin tamamından, ortaya şu netice çıkmaktadır: Elimizde bulunan Kuran bütünüyle, Hz. Muhammed’e indirilen Kuran değildir; Allah’ın indirdiğinden başkadır. Onun bazı kısımları değiştirilmiş ve bozulmuştur. Bir çok husus da ondan çıkarılmıştır. Aynı şekilde o, Allah ve Resulünün razı olduğu tertip üzerine değildir.”

En-Necaşi’nin “hadiste sika, sıbt, mutemed ve sahihul mezheb” olarak tavsif ettiği ve tefsiri hakkında “gerçekten sadıkların tefsiri” denilen, şii müfessirlerin en önde gelenlerinden olan Ali b. İbrahim el-Kummi, tefsirinin mukaddimesinde şöyle der: “Elde bulunan Kuran’da nasih ve mensuh, muhkem ve müteşabih ayetler olduğu gibi… Allah’ın indirdiğinden başka olanlar da vardır.”

El-Kummi’nin tefsirini yorumlayan Şii alim, şii ulemanın Kuran’da tahrif meselesi ile ilgili görüşlerini zikrederek şöyle der: “İsmini zikrettiklerimizden başka, önceki ve sonraki ulemanın ve muhaddislerin sözlerinden anlaşılan, Kuran’da noksanlık olduğu hususudur. El-Kuleyni, el-Bekri, el-Iyaşi, en-Numani, Furat b. İbrahim, Ahmed b. Ebi Talib et-Tabersi, el-Meclisi, es-Seyyid el-Cezairi, Allame el-Futuni, es-Seyyid el-Bahrani, bu görüşte olan Şii bilginlerdir. Onlar, görüşlerini ayetlere ve apaçık rivayetlerle ispatlama yoluna giderler”

Şia’nın Kuran’da Tahrif Olduğuna İnandığına Dair Misaller:

Şiilerin kendilerince güvenilir kabul edilen kitaplarında, Kuran’ın muharref ve mugayyer olduğuna inandıklarını ispat ettikten sonra, şimdi de okuyucuya ve araştırıcıya, hadis, tefsir fıkıh ve akaid sahasında yazılmış muteber Şii kitaplarından, Kuranda tahrif ve değişme olduğuna teşkil eden misalleri serdedelim.Bu konudaki rivayetlerde, aynı şekilde Şiilerin masum saydıkları imamlarından gelmektedir. Her şiinin, bu imamlara uyması ve itaat etmesi farzdır. Onlardan gelen rivayetler de, asla cerh ve tadile tabi tutulmaz. Mesela Şii bilgin Ali b. İbrahim el-Kummi, Ayetul Kursi’nin tefsirinde, babasın Hüseyin b. Halid’den naklettiği şu rivayeti zikreder: “Ebul Hasan Musa er-Rıza, Ayetul Kursi’yi şu şekilde okudu: Elif-Lam-Mim. Allahu la ilaha illa hu ek-Hayyul Kayyum, La te huzuru sinetun ve la nevm. Leh uma fissemavati ve ma fil ard ve ma beynehuma ve ma tahres sera alimul gayb ve ve’ş şehadeh er-
Rahman er-Rahim”

Şia’nın Ayetul Kursi’nin bir kısmı olduğuna inandığı “ve ma beynehuma ve ma tahres sera alimul gayb ve ve’ş şehadeh er-Rahman er-Rahim ifadeleri bu sürede mevcut değildir.

“Le hu muakkıbatün min beyni yedeyhi ve min halfihi yahfazunehu min emrillah” (Ardında ve önünde insanoğlu takibedenler vardır; Allah’ın emriyle onu gözetirler) ayetini zikreden el-Kummi, şöyle der: “Bu ayet Ebu Abdillah’ın yanında okunduğu zaman, o, bunu okuyan şahsa, Sen Arab değimlisin, <> nasıl onu önünde olur, şüphesiz arka geridedir, dedi. Bunu üzerine Ebu Abdillah ayetin le hu muakkbatün ve rakibun min beyni yedeyhi ve yahfazunehu bi-emrillah, şekliyle nazil olduğunu söylemiştir.”

Şia’nın altıncı imamı olan Ebu Abdillah Cafer burada, Rad suresinin 11. ayetin, “Le hu muakkıbatün min beyni yedeyhi ve min halfihi yahfazunehu min emrillah” şeklinde okuyan bir kimseye hakaret etmekte ve buradaki “min emrillah” lafzını “bi-emrillah” şeklinde değiştirmektedir. Üstelik bu ayeti Kuran’da yazılı olduğu şekliyle okuyan bir kimseye “sen arab değil misin?” demektedir. Eğer bu, bir şeye delalet ediyorsa, el-Kummi’nin rivayetine göre, Ebu Abdillah Cafer’in Arab lügatını bilmediğini delalet eder.

Bunun da manası, onun, Arabların “el-muakkıb” kelimesini, “birisinin arkasından gelen” ve tekrar tekrar gelen” kimse olarak iki anlamda kullanıldıklarını bilmediğinden dolayı, Arab olmadığıdır. Burada el-muakkıb kelimesi ikinci anlamda kullanılmıştır; nitekim şair Lebid’in şu beyiti de bunu doğrular:

“O, kızarak gecenin karanlığında hareket etti; Hakkı gasbedilen muakkıb, gitti geldi hakkını istedi” yani tekrar tekrar, döndü durdu. Selame b. Cendel şöyle der:

“İlk gazveye iştirak edemeyince, diğer gazverelere katıldı”, yani daha sonraki gazveleri kaçırmadı

Aynı şekilde o, “min emrillah” lafzındaki “min” harfi cerrinin de manasını bilmiyor. Burada “min emrillah”, “bi emrillah” manasında kullanışmıştır; çünkü “min” iki manada kullanılır: Bunlardan birisi de, “ba” manasıdır. “Min” in bu anlamda kullanıldığına dair Arab dilinde pek çok örnek vardır.

El-Kummi, “vecalna lil-müttakine imama” (Bizi Allah’a karşı gelmekten sakınanlara önder yap) ayetiyle ilgili olarak şöyle der: “Bu ayet, bu şekilde Ebu Abdillah’ın yanında okundu. O, onlar, yüce Allah’tan kendilerine imamlar yapması gibi büyük bir şey istiyorlar, dedi. Ona, bu nasıl olur, Ey Allah Resulü’nün oğlu denilince de, “Allah bu ayeti ‘vecal lena minel-müttakine imama’ (Bizim için müttakilerden önder yap) şeklinde nazil etti, cevabını verdi.

El-Kaşi, es-Safi adlı tefsirinde bu rivayeti zikrettikten sonra “ve fil cevamı ma yekrabu minhu” ibaresini ekler, Ahmed b. Ebi Talib et-Tabersi, el-İhticac’ındai El-Kaşi de, Es-Safi adlı tefsirinde, Tabersiden naklen aşağıdaki rivayeti zikreder: “Bir zındık Hz. Ali’ye gelerek bir takım sorular sordu. Hz. Ali bazı ayetleri tefsir ederek cevabında şöyle dedi: Onlar, Kuran’da halifenin kim olduğunu gizlemek için, Allah’ın söylemediği şeyleri var gösterdiler; akla uygun olmadığı ve çirkin olduğu aşikar olan şeyleri ona ilave ettiler. Senin en açık görebileceğin akla uygun olmayan husus Allahın şu ayetlerindedir : “Ve in hıftum ella tuksitu fil yetama fenhiku ma ta be lekum minen nisai…” (eğer, velisi olduğunuz mal sahibi yetim kızlarla evlenmekle onlara haksızlık yapmaktan korkarsanız, onlarla değil, hoşunuza giden başka kadınlara…evlenin) (Nisa: 4/3). Bu husus, daha önce münafıkların, Kuran’dan bazı şeyler çıkardıklarından bahsedilirken geçmişti. Buradaki “fil yetama” ibaresi ile “fenkihu” yani kadınların nikahlanması meselesinde yer alan, Kuran’ın üçte birinden daha fazla olan hıtab ve kısalar çıkarılmıştır.

Kuleyni, el-Kafi’sinde, Ebu Basirden, Ebu Abdillah’ın “men yutı’ıllahe ve resulehu fakad faze fevzen azima” (kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse, şüphesiz büyük bir kurtuluşa ermiş olur) (Ahzab 71) ayetinin “men yutı’ıllahe ve resulehu fi velayeti Aliyyin vel-eimmeti badehu fakad faze fevzen azima” (Kim, Ali’nin ve ondan sonraki imamların velayeti hakkında, Allah’a ve Resulüne itaat ederse, şüphesiz büyük bir kurtuluşa ermiş olur.) şeklinde nazil olduğunu söylediğini nakleder.

El-Kaşi, tefsirinde, “Ya eyyühennebiyyu cahidil küffara vel münafıkıne” (Ey peygamber! İnkarcılarla iki yüzlülerle savaş) (Tevbe 73) ayetinin, Ehli Beyt’in, kıratında “Ya eyyühennebiyyu cahidil küffara bil-minafıkın” şeklinde olduğunu söyler”

Bütün bu rivayetlerin en garibi Abdullah b. Sinan’ın, Ebu Abdillah^tan naklettiği şu rivayettir: Ebu Abdillah <> (And olsun ki daha önce adem’e ahd vermiştik., fakat unuttu) (Taha: 20/115), ayetinin Hz. Muahmmed’e <> (and olsun ki, kelimlerden önce, Muhammed, Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin ve imamlar hakkında ahid vermiştik; fakat unuttu) şeklinde nazil olduğunu söylemiştir.

El-Kummi, <> (bir ümmetin diğerlerinden daha çok olmasında ötürü..) Nahl:16/92) ayetini Cafer b. Muhammed as’ın <<> şekilne okuyoruz denildiğinde de, yazıklar olsun <> nedir, dediğini ve eliyle bu kelimenin çıkarılmasını işaret ettiğini söyler

 

Bu gibi daha bir çok misal olmakla beraber biz bunları zikretmeyi yeterli gördük. Görüldüğü gibi Şiiler hiç şüphe edilmeyecek şekilde Kuranın tahrif olduğuna inanmaktadırlar. Bu şekilde inanmalarının sebebi ise birden çok olmakla birlikte en önemli nedeni Şianın İmameti usulü dinden saymasına rağmen Kuranda bunla ilgili en ufak bir delilin bile olmamasıdır. Bu konuyu inşallah ayrı bir makale de ele alacağız…

DİKKAT: Hakaret, küfür, tehdit içeren mesajlarla ilgili gerekli yasal işlemler yapılır. Soru veya mesaj göndermeden önce nezaket kurallarına dikkat ediniz.

Aşağıdaki formu doldururken takma ad veya rumuz kullanabilirsiniz. İnternet sitesi kısmını boş bırakınız. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir. Eposta adresiniz yayımlanmaz.

Bir yanıt yazın