Abdulaziz Bayındır’a Reddiye-1

kabe1Abdulaziz Bey’in herhangi bir kaynak ya da delil sunmadan mezhep imamlarının içtihatlarını inkâr ettiğine şahit olmaktayız. Hatta kimi sohbetlerinde espri adı altında mezheplerle dalga geçmektedir. Ortaya hiçbir delil koymadan yalnızca şahsi düşünceleriyle fetva vermesi, İslam büyüklerinin ve müçtehitlerin düşüncelerine kıymet vermemesi büyük bir yanılgı içerisinde olduğunu göstermiyor mu?

Bayındır, mezheplere karşı olan olumsuz tavrını her zaman sohbetlerinde dile getirmektedir. Kuşkusuz ki konuşmaları, bazı insanların kafasını karıştırmaktadır. Asırlardır fıkıh kaidelerine göre dinini bir bütün olarak yaşayan Müslümanlar, son zamanlarda “mezheplere gerek yok” şeklindeki beyanlarla kuşkuya düşürülmektedir. Bir bilim adamı, konuşurken veya bir şeyi iddia ederken öncelikle kendisinden önce yaşamış din adamlarının çalışmalarına saygılı olmalı; buna ilave olarak bir iddiayı öne sürerken bilgisini konuşturmalı ve delil getirmelidir. Ayrıca, Eshab-ı Kiram sonrası Tabiîn dönemi alimlerinin yetiştirmiş olduğu dört hak müçtehidin içtihatlarıyla dalga geçercesine konuşmak saygısızlık ve kibir değil midir?

Mezhepsizlik gibi bir fikir akımının ardında Müslümanların kafasını bulandırmak ve onları yoldan çıkarmak gibi bir art niyet yatmaktadır. Çünkü herhangi bir mezhebe bağlı olmayan insanın, kuşkusuz yoldan çıkması, bilip bilmeden ayetleri kafasına göre yorumlaması ve hadislerden işine geleni alması, işine gelmeyeni almaması muhtemeldir. Yalnızca Kur’an’ın mealine bakarak dini yaşamak mümkün değildir. Üstelik Resulullah döneminin Arapçasını ve inceliklerini bilmeden, her biri birbirinden farklı çevrilmiş ayet tercümelerinden anlam çıkarmaya çalışmak da bir Müslüman’ın ayetleri yanlış yorumlamasına sebep olur.

Hak olarak tabir ettiğimiz bu dört mezhepten herhangi birine bağlı olmayan bir insanın yoldan çıkması, özellikle kulaktan duyma bilgilerle hareket etmesi ve şeytanın oyuncağı olması muhtemeldir. İşte bu noktada dört hak mezhep, ayet, hadis ve kıyaslara dayanarak Eshab-ı Kiram’ın yetiştirdiği Tabiîn döneminde tüm fıkıh bilgilerini düzenlemişler ve Müslümanların dini yaşayışlarında ihtiyaç duydukları bilgileri bir araya getirmişlerdir. Bu da İslam’da Ehl-i Sünnet çatısı altında bir bütünlük oluşturmuştur. O halde “mezheplere gerek yok” gibi desteksiz bir iddia bu noktada çürür!

Bayındır, bir sohbetinde şunları ifade etmiştir: “Falan mezheptenim, filan mezheptenim demenin bir anlamı yok… Gelelim kadına dokunmak meselesine… Şafii mezhebinin kadına dokunmak abdesti bozar görüşü yanlıştır. Hanefi mezhebin de kan abdesti boza görüşü yanlıştır.” Bu sözlerle mezhep imamları arasındaki farklı içtihatları bir ayrılık unsuru gibi gösterip insanları mezheplerden soğutmaya çalışıyor olabilir mi?

Bayındır, kendisine sorulan sorulara genellikle üstünkörü cevap vermektedir. Kendisi “Ben Şafiyim” diyen bir vatandaşı, “Şafiyim diyebilmen için Şafi mezhebinin bir konudaki görüşünün delillerini bilmen lazım” diyerek alay konusu etmektedir. Ancak kendisi bir başka yerde “Falan mezheptenim, filan mezheptenim demenin bir anlamı yok…” diyerek kendisiyle ters düşmektedir. Sorguladığı insanların mezhebiyle ilgili bilgi sahibi olmadığını nereden bilmektedir? Ayrıca okuma yazma bilmeyen, eğitim seviyesi düşük ya da dini konularda yeterli mukayeseyi yapacak düzeyde olmayan insanlar neye göre dinini yaşayacak? Elbetteki dört hak mezhepten birini kendisine kılavuz ederek yaşaması daha doğru olur.

Eğer bunun nedenini ve gerekçelerini bilseydi, kendi kafasına göre bu sözleri sarf etmezdi. Şafii, mezhebine göre kadına dokunmak erkeğin abdestini bozar. Bunu kabul eden bir kişi, Şafii mezhebinin delillerini kabul etmiş demektir. Kişilerin tercihini sorgulamak kimsenin haddine değil. “Ben Şafii İmamının içtihatlarına göre hareket ederim” diyen bir Müslüman’a saygı duymak gerekir. Çünkü dört hak müçtehidin de içtihatları hak üzerine, ayet ve hadisler ışığında ilmi metotlara dayanılarak, Hz. Muhammed’in yaşayış şekli örnek alınarak ve Eshab-ı Kiram’ın rivayetleri temel alınarak belirlenmiştir. Fer’i konularda ufak tefek farklılıklar olsa da temelde yani asıl konularda dört mezhep Ehl-i Sünnet çatısı altında en doğru ekoller olarak Müslümanlara hizmet etmektedir. Eshab-ı Kiram’dan yapılan farklı rivayetler üzerine görüş farklılıklarının çıkması gayet doğaldır. Resulullah efendimizin, Eshab-ı Kiram’ın ihtilafında dahi rahmet olduğunu hadisleriyle belirtmiştir. Sayın Bayındır bunu bilmiyor mu acaba? Müslüman kişi, ihtilaflı bir konuda bile olsa Allah’ın, Peygamber’in ve Eshab-ı Kiram’ın izinden giden dört müçtehidin içtihatlarını bilerek ya da bilmeyerek kabul etmesinde hiçbir sakınca yoktur. Eğer birileri, bunun aksini iddia ediyorsa, iddiasına Kur’an’dan veya hadisten bir delil getirsin! Biz bu kişilere bir ayet ve bir hadis-i şerif ile cevap veriyoruz.

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin ve sizden olan ulu-l emre itaat edin. Eğer Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah ve Resulüne götürün. Bu daha iyidir ve sonuç bakımından daha güzeldir.” (Nisa 59)

Bu ayetten anlaşıldığı üzere Müslümanların herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşmesi muhtemeldir. Ancak böyle bir durumda Kur’an’a ve Resulullah’ın yaşayışına bakmamız emredilmektedir. Ayette geçen “sizden olan ulu-l emre itaat edin” tabiriyle de Efendimizin varisleri olan alimler vurgulanmaktadır. Ayetin devamında yer alan “herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah ve Resulüne götürün” kısmı kıyasa delildir. Bazı dini konular hakkında, ayetlerde açık bir bilgi yer almadığında içtihat gerekir. Diğer bir ifadeyle Kur’an ve hadislerde hükmü açıkça bildirilmeyen meselelere kıyas ederek hüküm çıkarılması gerekir. Bu da içtihadı gerektirir. Hz. Muhammed’den sonraki dönemlerde içtihadı müçtehidler, yani “ulu’l emr” yapmıştır.

Resulullah, kendisinden sonrakilere hitaben, bir konuda tereddüde düşüldüğünde önce Kur’an’a, sonra sünnete, sonra da ashabının dediklerine uyulmasını emretmiştir. Ashabın ihtilafında da rahmet olduğunu belirtmiştir:

“Allah’ın Kitabı’ndan size ne verildiyse onunla amel gerekir. Onun terki konusunda hiçbiriniz için mazeret yoktur. Eğer Allah’ın Kitabında yoksa o zaman benim bir sünnetim geçmiştir. Şayet benim geçmiş bir sünnetim yoksa bu defa ashabımın dedikleri vardır. Çünkü ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine sarılsanız hidayete erersiniz. Ashabımın ihtilafı ise sizin için rahmettir.” (Beyhaki, el-Medhal, s. 162-3, no: 152. tah. M. Ziyaurrahman el-A’zami Daru’l-Hulefa-Kuveyt, t.y.) 

Bayındır, konuşmalarında mezhepler arasındaki fer’i ihtilafları söz konusu ederek İslam’ı mezhepsizlerin tuzağına düşürdüğünün farkında değil mi? İmam Şafii ile İmam Hanife’nin fer’i konulardaki bazı farklı içtihatlarının mutlaka gerekçeleri ve doğruluk payı vardır. Her Müslüman kişi, bu delilleri bilmese de kendisine kılavuz olarak dört hak mezhepten birini seçmesinde veya kabul etmesinde hiçbir mahsur yoktur. Eğer bunun aksini iddia eden varsa ayet veya hadisle haklı olduğunu ispat etsin. Yazımızın devamında “kadına dokunmayla abdestin bozulması…” gibi ihtilaflı bir konuyu kaynaklarıyla ve delilleriyle belirteceğiz. Böylece dört hak mezhebin de haklılık payı olduğunu görmeniz mümkün olacaktır. Ancak en son andığımız hadiste Resulullah’ın belirttiği gibi Ashabın da ihtilafından kaynaklanan bu gibi durumlarda elbette rahmet vardır.

Benzer şekilde İslam Büyüklerinden İmam-ı Rabbani Mektubat kitabında müçtehitlere hata ihtimalleri bile olsa uymanın caiz ve hatta vacib olduğunu belirtiyor:

“Müctehidlere uyanlara, onların mezhebinde bulunanlara da, hatâlı işlerde sevâb verilir. Evliyânın yanlış keşflerine uyanlara, sevâb verilmez. Çünkü ilhâm ve keşf, ancak sâhibi için seneddir. Başkalarına sened olamaz. Müctehidlerin sözü ise, mezhebinde bulunan herkes için seneddir. O hâlde, Evliyânın yanlış ilhâmlarına, keşflerine uymak câiz değildir. Müctehidlerin “rahmetullahi aleyhim ecma’în” hatâ ihtimâli olan sözlerine uymak ise câiz ve hattâ vâcibdir.” (Mektubat, 55)

Şimdi gelelim erkeğin kadının tenine değmesiyle ilgili ihtilaflardaki haklılık paylarına… Öncelikle İmam Şafii’nin, akabinde İmam Hanefi’nin görüşlerine yer vereceğiz. Fakat öncesinde şunu belirtelim ki bu konuda yaptığımız araştırmalarda Ömer bin Hattab ile İbn Abbas’ın ve Ashab’tan bazılarının düşüncelerinin ihtilaflı olduğu ve her iki ekole de dayanak teşkil ettiğini gördük. Hadisi şerifte belirtildiği üzere ihtilaflar rahmettir; Müslüman hangisine sarılsa elbette hidayete erecektir.

İmam Şafii, aşağıdaki iki ayeti gerekçe göstererek, kadına dokunan erkeğin abdestini tazelemesinin gerektiği hususunda içtihatta bulunmuştur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِذَا قُمْتُمْ إِلَى الصَّلاةِ فاغْسِلُواْ وُجُوهَكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى الْمَرَافِقِ وَامْسَحُواْ بِرُؤُوسِكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ إِلَى الْكَعْبَينِ وَإِن كُنتُمْ جُنُباً فَاطَّهَّرُواْ وَإِن كُنتُم مَّرْضَى أَوْ عَلَى سَفَرٍ أَوْ جَاء أَحَدٌ مَّنكُم مِّنَ الْغَائِطِ أَوْ لاَمَسْتُمُ النِّسَاء فَلَمْ تَجِدُواْ مَاء فَتَيَمَّمُواْ صَعِيداً طَيِّباً فَامْسَحُواْ بِوُجُوهِكُمْ وَأَيْدِيكُم مِّنْهُ مَا يُرِيدُ اللّهُ لِيَجْعَلَ عَلَيْكُم مِّنْ حَرَجٍ وَلَـكِن يُرِيدُ لِيُطَهَّرَكُمْ وَلِيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

“Ey iman sahipleri! Namaza/duaya duracağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın; başlarınızı meshedin ve topuklara kadar ayaklarınızı meshedin/yahut yıkayın. Eğer cünüp iseniz iyice temizlenin! Hasta yahut yolculuk halinde iseniz yahut biriniz tuvaletten gelmişse yahut kadınlara dokunmuş da su bulamamışsanız temiz bir toprakla teyemmüm edin: Yüzlerinizi ve ellerinizi ondan meshedin. Allah size zorluk çıkarmak istemiyor. Ancak sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak istiyor ki, şükredebilesiniz.” (Maide, 6)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَقْرَبُوا الصَّلَاةَ وَأَنتُمْ سُكَارَىٰ حَتَّىٰ تَعْلَمُوا مَا تَقُولُونَ وَلَا جُنُبًا إِلَّا عَابِرِي سَبِيلٍ حَتَّىٰ تَغْتَسِلُوا ۚ وَإِن كُنتُم مَّرْضَىٰ أَوْ عَلَىٰ سَفَرٍ أَوْ جَاءَ أَحَدٌ مِّنكُم مِّنَ الْغَائِطِ أَوْ لَامَسْتُمُ النِّسَاءَ فَلَمْ تَجِدُوا مَاءً فَتَيَمَّمُوا صَعِيدًا طَيِّبًا فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَأَيْدِيكُمْ ۗ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَفُوًّا غَفُورًا

“Ey iman edenler! Sarhoşken, ne söylediğinizi bilinceye kadar, cünüpken de -yolculuk halinde olmanız müstesna- boy abdesti alıncaya kadar namaza/duaya yaklaşmayın. Eğer hastalanırsanız yahut yolculuk halinde bulunursanız yahut biriniz tuvaletten gelmişse yahut kadınlara dokunmuşsanız, bütün bu durumlarda su da bulamamışsanız, temiz bir toprakla teyemmüm edin. Yani yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin. Allah Afüvv’dür, günahları affeder, Gafûr’dur, hataları bağışlar.” (Nisa, 43)

İşte bu ayetlerde altını çizdiğimiz kısımda belirtilen ifadenin أَوْ لاَمَسْتُمُ النِّسَاء  “kadınlara dokunmuşsanız” anlamını verdiğini ilk bakışta düşünebilirsiniz. Bazı meallerde, örneğin Diyanet mealinde bu ayetler çevrilirken, Nisa 43. ayette ilgili kelime mecazi anlamda düşünülerek “eşlerinizle cinsel ilişkide bulunup” şeklinde çevrilmiş; aynı ifade için Maide 6. ayetin çevirisinde ise “kadınlara dokunur” şeklinde çevrilmiş ve parantez içerisinde (cinsel ilişkide bulunur) ifadesi açıklama olarak eklenmiştir. E. Hamdi Yazır ise Kur’an tercümesinde ilgili ayetlerde yer alan أَوْ لاَمَسْتُمُ النِّسَاء ifadesini “cinsel ilişkide bulunmak” şeklinde değil; doğrudan kelimenin verdiği anlam olan “dokunmak” anlamını kullanmıştır. Çevirilerin birbirinden farklı oluşu, bazen Kur’an’da bir kelimenin birden çok anlama gelmesinden kaynaklanmaktadır. Benzer şekilde müçtehitler de ayetleri tefsir ederken, kelimeleri gerçek veya mecaz anlamda değerlendirmiş ve farklı içtihatlarda bulunmuşlardır.

İmam-ı Beyhaki, Kur’an’da وَلَوْ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ كِتَابًا فِي قِرْطَاسٍ فَلَمَسُوهُ بِأَيْدِيهِمْلَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُواْ إِنْ هَذَا إِلاَّ سِحْرٌ مُّبِينٌ (Enam, 7) ayetinde geçen “fe le mesuhu bi eydihim” (böylece ona gerçekten elleri ile dokunsalar) kısmında لمس sözcüğünün “elle dokunmak” anlamında kullanıldığını belirterek, Maide 6’da geçen kelimenin de bu anlamda kullanılmış olabileceği üzerinde durmuştur. Buna ilave olarak Sahih Müslim’de geçen hadisi şerif kaynak olarak gösterilmiştir: اليد زناها اللمس (Ellerin zinası dokunmaktır). İşte bu hadiste geçen لمس  kelimesinin “dokunmak” anlamında kullanılmış olması, ayette geçen ilgili kelimeyle eş anlamlı olmasına bir delil olarak gösterilmiş ve bu konuda Şafii imamları ittifak etmişlerdir.

İmam-ı Beyhaki, ayrıca Ömer bin Hattab’ın “Kişinin eşini öpmesi dokunmaktandır. Abdest alması gerekir.” şeklindeki sözünü vurgulayarak, bu içtihada delil getirmeye çalışmıştır:

أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ الْحَافِظُ أَخْبَرَنَا إِسْمَاعِيلُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ الْفَضْلِ بْنِ مُحَمَّدٍ الشَّعْرَانِىُّ حَدَّثَنَا جَدِّى حَدَّثَنَا إِبْرَاهِيمُ بْنُ حَمْزَةَ حَدَّثَنَا عَبْدُ الْعَزِيزِ بْنُ مُحَمَّدٍ عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ يَعْنِى ابْنَ عَمْرِو بْنِ عُثْمَانَ عَنِ الزُّهْرِىِّ عَنْ سَالِمٍ عَنِ ابْنِ عُمَرَ أَنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ رَضِىَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ : إِنَّ الْقُبْلَةَ مِنَ اللَّمْسِ فَتَوَضَّئُوا مِنْهَا

Diğer taraftan, İmam-ı Azam Ebu Hanife ise bu ayetlerde geçen “dokunmak” fiilinin mecazi anlamda, yani “cinsel birleşme” manasında kullanıldığı konusunda ittifak etmişlerdir. Nitekim Arapçada, ilgili sözcük “nisa” kelimesiyle birlikte kinaye olarak “cinsel temas” anlamında da kullanılmaktadır. Ayrıca لمس kelimesinin önünde bulunan “lam elif” nedeniyle kelime “Lemestüm” yerine “Lâ-mestüm” şeklinde okunmaktadır. Bu kelimenin başka ayetlerde “elle dokunmak” anlamında لمس (lems) olarak geçerken, bu iki ayette لامس şeklinde geçmesi ve değişik okunması nedeniyle kinayeli olduğu ve mecazi anlamda kullanıldığını belirtenler de vardır. Ayrıca bu ayetlerde yer alan لمس kelimesi, Bakara Suresinin 237. ayetinde yer alan وَإِنْ طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِنْ قَبْلِ أَنْ تَمَسُّوهُنَّ (Onları cinsel ilişkide bulunmadan önce boşarsanız) ifadesindeki “cinsel ilişkide bulunmak” anlamında tefsir edilen مس kelimeyle kökte benzerlik göstermektedir. Ayrıca İbn Sikkit’in şu sözleri de delil olarak gösterilmiştir: “Lems, kadınlarla birlikte kullanıldığında cinsel ilişki anlamına gelir. Bir Arap ‘lemestü’l-mer’ete’ derken ‘cinsel ilişkide bulundum’ demeyi kasteder. Öyleyse söz konusu ‘lems’ ile mecazi anlam yani ‘cinsel birleşme’ anlatılmak istenmiştir.”

Bunlara ilave olarak, İmam Ebu Hanefi, ayette ilk önce küçük abdestsizlik durumunun anıldığını, hemen akabinde de büyük abdest (gusl) gerektiren durumdan bahsedildiğini belirtmiştir. Böylece sadece küçük abdest değil, büyük abdest için de teyemmüm için Kur’an’dan delil getirmiştir. Konuyu açacak olursak “Eğer hastalanırsanız yahut yolculuk halinde bulunursanız yahut biriniz tuvaletten gelmişse yahut kadınlara dokunmuşsanız, bütün bu durumlarda su da bulamamışsanız, temiz bir toprakla teyemmüm edin.” ayetinde ilk önce özür durumu olarak “hastalık” konusu ele alınmış, yani kişinin yaralı bir uzvuna su sürülmesinin sakıncalı olması gibi bir durumundan bahsedilmiş; ikinci kısımda yolculuk yapanlara kolaylık olarak “sefer hali” konusu ele alınmış; üçüncü kısımda küçük abdestin bozulmasından bahsedilmiş; dördüncü kısımda ise kadınlara dokunmak ifadesi ile “cinsel ilişki” ima edilerek büyük abdestin bozulması konusuna dikkat çekilmiş; hemen akabinde bu gibi durumlarda su bulunamaması halinde temiz bir toprakla teyemmüm edilmesi gerektiği belirtilmiştir. Her bir kısım arasında  أَوْ “yahut” ifadesi kullanılmıştır. Ebu Hanefi, ayetin “…yahut biriniz tuvaletten gelmişse yahut kadınlara dokunmuşsanız…” kısmında “kadınlara dokunmak” ifadesinin elle dokunmak anlamında tefsir edilmesi durumunda aynı şeyin (küçük abdest gereksiniminin) iki kez tekrarlanması gibi bir durumun olacağını belirtmiştir.

Bunlara ilave olarak, İmam Ebu Hanife, erkeğin kadına veya kadının erkeğe dokunmakla abdestinin bozulmamasına Hz Aişe’nin rivayet ettiği şu hadisleri delil olarak göstermiştir.

İbrahim et-Teymî’den, o da Hz. Aişe (r.a.)’dan rivayet ediyor. Hz. Aişe demiştir ki: “Şüphesiz ki Peygamber (a.s.) Efendi­miz eşlerinden bazısını öptükten sonra abdest almadan namaz kılardı.”

Hz. Aişe’den yapılan başka bir rivayete göre Hz. Aişe şöyle demiştir: “Resûlüllah Efendimiz namaz kılarken (geceleyin) ben onun yanıbaşında cenaze gibi serpilmiş bir halde bulunurdum, tâ ki vitir namazını kılmayı dilediğinde ayağıyla bana dokunurdu. (kendimi toparlayıp secde etmesine rahat imkân vermem için böy­le yapardı).” (Buhari)

Sonuç olarak İmam Şafii, ayetlerdeki kelimeyi gerçek anlamıyla tefsir ederken, İmam Malik ile İmam Hanbeli ise orta yolu bularak ‘şehvetle’ dokunmanın abdesti bozacağına hükmetmişlerdir. İmam Hanife ise ayetteki “lems” kelimesiyle cinsel ilişkinin kinaye edildiğini belirterek, tenin tene dokunmasıyla abdestin bozulmayacağına hükmetmiştir. Ancak her durumda da tarafların haklılık payı vardır. Yani bu ayet içerisinde geçen لمس kelimesi gerçek veya mecazi anlamda kullanılmış olabilir. Doğrusunu ancak Allah bilir. Nitekim, Kur’an’ın tercümanı olarak görülen İbn Abbas’a sorulduğunda kendisi ayette geçen dokunmaktan kastın cinsel ilişki olduğunu, fakat Allahu Teala’nın çok haya sahibi olmasından ötürü edebe uymayan bir şeyi, iyi birşeyle ima etmeyi tercih ettiğini söylemektedir. (Serahsi, el-Mebsut I, 68)

“Kadına dokunmanın abdesti bozup bozmayacağı” konusu fer’i bir mesele olup, ayetlerde geçen kelimelerin gerçek mi yoksa mecazi anlamda mı kullanıldığı konusunda müçtehitlerin farklı görüşleri olmuştur. Söz konusu ayetlerde geçen “lems” kelimesi gerçek, mecaz veya her iki manada da anlaşılması mümkündür. Ancak, bu noktada dört müçtehidin de içtihadına saygı göstermekte fayda vardır.

Resulullah efendimiz ihtilafta dahi rahmet olduğunu belirtmiştir: “Allah’ın Kitabı’ndan size ne verildiyse onunla amel gerekir. Onun terki konusunda hiçbiriniz için mazeret yoktur. Eğer Allah’ın Kitabında yoksa o zaman benim bir sünnetim geçmiştir. Şayet benim geçmiş bir sünnetim yoksa bu defa ashabımın dedikleri vardır. Çünkü ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine sarılsanız hidayete erersiniz. Ashabımın ihtilafı ise sizin için rahmettir.” (Beyhaki, el-Medhal, s. 162-3, no: 152. tah. M. Ziyaurrahman el-A’zami Daru’l-Hulefa-Kuveyt, t.y.) O halde bu hadisten yola çıkarsak Mümin kişi, dört hak mezhepten hangisine uysa doğru yolda demektir. Çünkü mezhep imamları ayet, hadis ve Eshab-ı Kiram’ın rivayetleri ve dedikleri üzerine içtihatlarını tamamlamışlardır.

Müslüman kişi “Ben İmam Şafii’nin fıkhına göre hareket ederim” diyorsa, bir kadına değdiğinde veya dokunduğunda abdestini tazelemesi gerekir. Aynı şekilde Müslüman kişi, “Ben İmam-ı Hanife’nin fıkhına göre hareket ederim” diyorsa, teninin eşinin veya başka bir kadının tenine değmesiyle abdestinin bozulmayacağını biliyordur. Ehli Sünnet çatısı altında yer alan dört ekol arasında ayet veya hadislerin farklı yorumlanmasından kaynaklanan ufak tefek farklılıklar vardır. Ancak bu farklılıklar asla bir ayrılık unsuru olarak görülmemelidir. Ehl-i Sünnet mezhebi altında dört çeşit yol olarak Müslümanların tercihine bırakılmalıdır. Müslüman kişinin, az bir din bilgisiyle ayet ve hadislerin meallerinden yola çıkarak kendi ekolünü oluşturmaya çalışması, Allah korusun, o kişinin yoldan çıkmasına neden olabilir. O nedenle her Müslüman’ın Hz. Muhammed’i ve Eshab-ı Kiram’ı örnek alan Ehli Sünnet mezhebinin bu dört ekolünden birini benimseyerek dinini yaşaması en makul tercih olacaktır.

Diğer bir mesele, Bayındır, akan kanın abdesti bozmadığını belirtmektedir. Ancak kendisi akan kanın abdesti bozmadığına dair ayet veya hadislerden herhangi bir delil göstermemektedir. Hanefi mezhebi imamlarının delil olarak gösterdiği hadislerden sadece birine değinmekte ve onun da şüpheli olduğunu iddia etmektedir. Buna ilave olarak Hanefi imamlarının konuyla ilgili diğer delil ve kıyasları hakkında yeteri kadar bilgi sahibi olmadığını anlıyoruz.

Hanefi mezhebi imamları, akan kanın abdesti bozduğuna delil olarak şu hadisleri göstermektedir.

İbni Mace Hz. Ayşe’den rivayet etmiştir: “Her kim namazda iken kusar veya burnundan kan akarsa, namazda çıksın ve gidip abdest alsın. Ondan sonrada konuşmadığı sürece gelsin, namazını bıraktığı yerden tamamlasın.”

Ali bin Ömer, Temim ed-Dari’den nakletmiştir: “Her akan kandan ötürü abdest almak gerekir.” (Nasbu’r-raye,1/37)

Bayındır, bu hadisin şüpheli olduğunu iddia etmekte; ancak buna da bir delil getiremeyip, kişisel görüşünü ya da kendisiyle aynı fikirde olan bazı kişilerin fikirlerini dile getirmektedir. Temim ed-Dari sahabeden olup, kendisinden 18 hadis nakledilmiştir. Hadislerinden bazıları Müslim’de de yer almaktadır.

Hanefilerin delil olarak gösterdikleri diğer bir hadis: “Bir-iki damladan değil, ancak akan kandan abdest almak gerekir.” (Neylu’l-Evtar, 1/182).

Ayrıca aşağıdaki hadis-i şerif de “akan kanın (burun kanaması gibi) abdesti bozması” için bir delil olarak gösterilebilir.

Resulullah (sav) buyurdular ki: “Namaz kılarken kimin abdesti bozulacak olursa hemen namazdan çıksın. Eğer cemaatle kılınan bir namazda ise burnunu tutarak ayrılsın.” (Burnunu tutmasını emretmesi, cemaate burnu kanamış zannını vermek içindir. Bu davranış, avretin örtülmesi ve kabihin gizlenmesi hususunda bir nevi edebe riayettir.)  (Kutubi Sitte, Hadis No: 2658)

İmam Ebu Hanife, aşağıdaki iki olayı da kanın abdesti bozduğuna delil olarak göstermiştir.

İmam-Mâlik b. Enes el-Esbahî, Nafi’nin  Ömer bin Hattab ile ilgili şunları bildirdiğini yazar: “Ömer bin Hattab, namaz esnasında burnu kanadığında yerinden kalktı, hiç konuşmadan abdest aldı ve namazına kaldığı yerden devam etmişti.” (Muvatta, 62-63)

Yine Abdullah bin Kusayt’tan nakledildiğine göre Said bin Müseyyeb de, burnu kanadığında namazı bırakmış, abdestini yeniledikten sonra kaldığı yerden devam etmiştir. (Muvatta)

Kanın necis olduğu konusunda ayet ve hadisler vardır.

“De ki: ‘Bana vahyolunanlar arasında, ölü, dökülen kan, pisliğin ta kendisi olan domuz eti veya Allah’tan başkasının adı anılarak açık bir günahla kesilmiş hayvandan başkasını, yiyecek bir adama haram kılınmış birşey bulmuyorum. Her kim çaresiz kalırsa, başka bir çaresizin hakkına tecavüz etmek ve zorunlu miktarı aşmamak şartıyla, bunlardan yiyebilir; çünkü Rabbin gerçekten bağışlayan ve merhamet edendir.’ “ (Enam, 145)

Her ne kadar bu ayet yiyecek şeyler içerisinde haram olunan şeyleri ansa da akan veya dökülen kanın necis (pislik) olduğuna işaret etmektedir.

Diğer bir ayette ise kadınların adet bitiminde temizlenmeleri gerektiği belirtilmektedir:

“Sana âdet halini de sorarlar. De ki: ‘O, insana rahatsızlık veren bir haldir. Hayızlı oldukları sırada kadınlardan uzak durun ve onlar temizleninceye kadar kendilerine yaklaşmayın. İyice temizlendiklerinde, Allah’ın emrettiği yerden onlara gidin.’ Şu bir gerçek ki Allah, çok tövbe edenleri sever, iyice temizlenenleri de sever.” (Bakara, 222)

Devamlı akan ve kişiye rahatsızlık veren adet kanı necis olarak görülmüş ve hemen akabinde temizlenmeleri yani gusl abdesti almaları emredilmiştir. İşte bu iki ayetten kanın necis olduğu anlaşılmaktadır.

Kanın necs olduğuna dair hadislere gelecek olursak…

Esma şöyle demiştir: “Bir kadın Hz. Peygamber (asv) ‘e gelerek: ‘Bizden birisinin elbisesi üzerine âdet kanı bulaşırsa ne yapsın?’ diye sordu. Hz. Peygamber (asv) şöyle buyurdu: ‘Elbisesinin kan bulaşan yerini eliyle ovalasın, sonra su dökerek tırnaklarıyla kazısın ve sonra su ile yıkayıp / durulayıp o elbiseyle namazını kılsın.’ “ (Buharî, Vudu, 63; İbn Hcer, Fethu’l-Bârî, 1/330-331).

Hanefi İmamlarına göre akan kan, necis olduğuna göre, abdesti bozan diğer necisler gibi değerlendirilmelidir. Dolayısıyla vücuttan akan kan da abdesti bozar ve yeniden abdest almayı gerektirir.

Hz.Aişe’nin bir rivayetine göre, Hz. Muhammed, namaz kılarken mübarek alnına taş batar ve alnı kanar. Hz. Ayşe, taşı Resulullah’ın alnından alarak yere atar. Hz. Muhammed, yeniden abdest alarak namazlarını kılar. Hanefi Mezhebi İmamı, İmam-ı Azam Ebu Hanife ile Şafii Mezhebi İmamı Şafii hazretleri abdesti bozan meseleleri ele alırken bu meseleyi farklı şekillerde değerlendirmişlerdir. İmam-ı Azam, “Resulullah, alnına batan taş kan çıkardığı için abdest almıştır” hükmüne varırken; İmam-ı Şafii ise abdestin bozulmasını Hz. Ayşe’nin Resulullah’ın alnına dokunmasına bağlamıştır. Görüldüğü gibi sadece bu konu bile ele alınsa her iki tarafın da içtihatlarında haklı gerekçeleri olduğu anlaşılabilir.

Diğer taraftan Şâfiî ve Mâlikîler, az olsun çok olsun, vücuttan çıkacak kanın abdesti bozmayacağı görüşüne hükmetmişlerdir. Dayandıkları delil de Hz. Enes’in (r.a.) naklettiği şu hadis-i şeriftir: “Resulullah kan aldırdı ve abdest almaksızın namaz kıldı. Kan aldırdığı yerleri yıkamanın dışında bir şey yapmadı.” (Buhari)

Aslında bu hadisten anlaşıldığı üzere, efendimizin kan alınan yeri yıkaması kanın necis olduğunu göstermektedir. Ancak abdestini yenilememiş olması Şafii ve Malikiler tarafından kanın abdesti bozmadığına delil olarak gösterilmektedir.

Yine Resulullah, Zâtu’r-Rikâ gazvesinde iken, bir adama ok isabet etmiş, kan akarken rukû ve secdeye vararak namazını tamamlamıştır. Rasûlullah Efendimiz bu sahabiye bir şey dememiştir. Bunların dışında Şafiiler, bazı savaş ve çatışma durumlarında Müslümanların yaralı olduğu halde namazlarını kılmaya devam etmelerini delil olarak göstermişlerdir. Ancak bazı Hanefi İmamlar, bu gibi durumların savaş gibi tehlikeli anlarda zaruret nedeniyle gerçekleştiğini belirtmişlerdir.

Sonuç olarak, Hanefi olsun Şafii veya Maliki olsun, hak mezheplerin İmamları, ayet ve hadisler doğrultusunda, sahabelerin de yaşayış şekillerinden örnek göstererek ve kıyas yaparak kendi içtihatlarını belirtmişlerdir. Hak müçtehitler, örneklerde görüldüğü gibi içtihatlarında haklılık paylarına sahiptir. Şimdi bu noktada işin doğrusunu tam bilmeden, Hz. Muhammed ve Sahabeden 1500 yıl sonra yaşamış kişiler olarak, bu konulara yorum yapmamız pek de sağlıklı olmaz. Böylesi farklı görüşler biraz önce de belirttiğimiz gibi işin teferruatıyla ilgili, yani fer’i konulardadır. Asla bir ayrılık unsuru olarak görülmemiştir. Kişi, her iki durumda da bu görüşlerden birine haklılık payı verebilir ve o içtihada bağlı kalabilir. Kişi tereddüde düşmemek için bir uzvu kanadığında, İmam Hanefi’ye uyup, abdestini yenileyebilir; bundan hiçbir kaybı da olmaz. Bize düşen ise kişilerin bağlı olduğu mezhep seçimine ve o mezhebin içtihatlarına uymalarına saygı duymak olmalıdır.

İşte bu noktada Bayındır’ın, mezhepleri şunun görüşü doğru, şunun görüşü yanlış şeklinde genel bir kanıya vararak değerlendirmesi, belirli bir mezhebe bağlı olan insanların kafasını karıştırmaktadır. Nitekim doğruyu ancak Allah bilir. Bayındır ve arkadaşlarının “mezhebe gerek yok” şeklinde imada bulunması da, kişilerin “hangisi işime gelirse onu yaparım” mantığıyla hareket etmesine neden olabilir. Bu da kişiyi yoldan çıkarabilir. Kimi zaman da böylesi bir durum, insanların yalnızca meallere dayanarak dinini eksik yaşamasına veya yanlış yorumlamasına sebep olacaktır. Ayrıca Tabiîn döneminden 1500 yıl sonra yaşamış bir kimse hadislerin sahihliği konusunda ne kadar bilgi sahibi olabilir ki?

Sonuç olarak Müslüman kişi, bu dört mezhepten birine bağlı olmak durumundadır; çünkü mezhepler kişinin dinini en iyi şekilde yaşamasında ona kılavuzluk edecektir. İslam’ı en ince ayrıntısına kadar inceleyip, boşluklara fırsat vermeyecek şekilde, dini bilgilerin tam olmasını sağlayan ve insanların dini konularda bilgilenmesini sağlayan Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat müçtehitleri en doğru sonucu bulmak için her zaman ayetleri, hadisleri ve rivayetleri incelemiş, Sahabenin ve Tabiîn’in hayatını örnek almış, tartışmış, değerlendirmiş ve içtihatlarda bulunmuşlardır. Kimi zaman ayrıntılarla kısıtlı olan fer’i konular üzerinde farklı görüşler beyan etmiş olmaları, İslam’ın zenginliğini gösterir. Fer’i konulardaki görüş farklılıkları, hiçbir zaman için Ehl-i Sünnet alimleri arasında bir ayrılık durumu teşkil etmemiştir. Gaye dini bilgileri Ehl-i Sünnet çatısı altında derleyip, Müslümanların dinini en güzel şekilde yaşamalarını sağlamaktır. Sonuç olarak hak olan dört mezhebin hepsi de içtihatlarında haklılık payına sahiptirler.

DIKKAT: Sitemize ya da yazarlarımıza hakaret veya küfür eden ve yazarlarımızı tehdit eden şahısların IP adresleri ve giriş saatleri sistemimiz tarafından kaydedilmektedir. Avukatımız aracılığıyla bu kişiler hakkında gerekli yasal işlemler başlatılacaktır. Yorum göndermeden önce nezaket kurallarına dikkat ediniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Dikkat! Yorum yazmadan önce aşağıdaki uyarıyı okuyunuz:
5237 S.lı Türk Ceza Kanunu MADDE 125 Hakaret (1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.
(2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur.

Türk Ceza Kanununun yukarıda belirtilen maddelerine göre, sitemiz veya yazarlarımızın onur, şeref ve saygınlığını zedelemeye yönelik mesajlar gönderenler hakkında  gerekli yasal haklarımızı kullanacağımızı önceden bildiririz. Yorum yazarken nezaket kurallarına dikkat ediniz.

“Abdulaziz Bayındır’a Reddiye-1” üzerine 2 yorum.

  1. Abdulaziz Bayındır tam bir şii gibi konuşmakta. Adeta ehli sünnet anlayışını yıkmak için çaba sarfetmektedir. Kendisinin Şİİ olduğundan hiç kuşkum yok… Son bir kaç yıldır Şiilik propagandası, sünni görünümlü insanlar tarafından pompalanmaktadır. Milletin inanç zayıflığından faydalanılarak ehli sünnet imamları yetersizmiş gibi sunulmaktadır. Son dönemde bu bayrağı Abdulazizi bayındır almış görünmektedir.

  2. Mezhebsiz sapıklar, bazı cahil müslümanları kandırmak için, ehl-i sünnet alimleri arasında sanki büyük bir çatışma varmış gibi yeni uyduruk hikayeler üretiyorlar. Veya o zamanki alimler arasındaki ictihat farklarını abartıp içine bazı yalanlar ve iftiralar katarak hikaye etmekte oldukları müşahede etmekteyiz..
    Bunlara : “Sizin bu hikayelere dair kaynaklarınız nedir?” diye sorulduğunda vercekleri sahih hiç bir kaynak yoktur. Bunların kaynakları; o devirlerde yaşamış kendileri gibi sapık mezhepli ve meşrepli kimselerden başkaları değildir. Şimdi herkesin güvendiği ve takdir ettiği bir kimsenin içtihadına mı itimat edilmelidir, yoksa hakka ve hakikatlere ters düşmüş muhaliflerin iftira ve yalan dolu yazılarına mı?
    Bu mezhebsizlerin kaynakları, o zamanın samimi müslümanlar olan ehl-i sünnet alimleritarafından reddedilmiş yalancı ve iftiracı muhalif kimselerin yazdıkları yazlarıdır.
    Bu mezhebsizlere soruyorum:
    “Okuma yazma bilmeyen kimseler kimin tercüme ettiği ve kimin okuyacağı meale göre amel etmelidir?”
    “Bu kimseler ne kadar güvenlidir?
    “Cenaze namazının nasıl kılnıcağına dair bir ayet gösteremeyeceğinize göre, cenaze namazı kılmak için hangi hadisin ne kadar güvenli kaynaktan geldiğini sıradan müslümanlar nasıl bulabilecek? ”
    “Her bir mesele için yapılacak araştırmalar saatlleri ve hatta yılları bulacak. Müslümalar o zamana kadar o ibadetleri araştırmakla mı geçiştirecek?”
    Bunların amacı üzüm yemek değil, İslamı ortadan kaldırmaktır. Bu işin farkında olmayıpta, İslama hizmet yaptığını sanan kandırılmış müslümanlar da vardır.
    Bu ihanetin bizzat içinde olup kendilerini kamufle eden kimseler ise, işi organize eden münafıklardır. Bu münafıklar İslamı dıştan yıkamayacaklarını anlayınca günümüzde taktik değiştirmiş, bazı alim müsveddelerini satın alarak islamı içten yıkmayı hedeflemişlerdir. Ama; Allahu Teala Saff suresi 8. ayeti kerimede ne buyuruyor, mealen:
    -”Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır.” (Saff/ 8)
    Bu gizli düşmanlar 1400 yıldır bu nuru söndürmeye güçleri yetmedi ve kıyamete kadar da yetemeyecektir. Zira, Allah Ehl-i Sünnete inananlarladır ve onların yardımcısıdır…

Bir cevap yazın