İrşat Olma ve Hidayete Gelme Nedir? Allah’ın El- Hâdî ve Er-Reşîd Güzel İsimleri

  •   12. yrm. muhsin iyi

18 Eylül 2011, 10:19

Er-Reşîd (Allah irşat edendir.) güzel ismi El-Hâdî (Allah hidayet edendir.) güzel ismi ile büyük bir benzerlik göstermesine karşın aralarında elbette bir anlam ayırtısı bulunmaktadır. El-Hâdî güzel ismi İslam dini ile tanışmamış yada küfrün, günahın içerisinde bulunan birisinin hidayete gelmesi, Allah’ın (c.c.) emir ve yasaklarına uymasıdır. Er- Reşîd güzel ismi ise İslam’ın emir ve yasaklarını yerine getiren bir Müslüman’ın Allah’a (c.c.) daha yakın olma arzusu ile bir Allah (c.c.) dostuna (mürşid-i kâmil) nefsini teslim edip terbiye ve irşat olmasıdır.

Kuran-ı Kerim’de Vâkı’a suresinde Allah (c.c.) mahşer günü insanları üç sınıfta değerlendireceğini belirtmektedir: Kitabı sağdan verilen (ashâbu’l-meymene), kitabı soldan verilen (ashâbu’l-meş’eme), imanda ve fazilette öncüler (es-sâbikûn) olmak üzere. Buna göre kitabı sağ taraftan verilenler Allah’ın (c.c.) el- Hâdî güzel ismi ile hidayete ulaşmış, İslam dininin emir ve yasaklarına uyarak takva ehli olmuş kimselerdir. Bunlar cennetliktirler. Kitabı sol taraftan verilecek olanlar küfür üzere veya günahkâr Müslümanların içerisinde tövbe edemeden ölen insanlardan oluşur. Günahkâr Müslümanlar cehennemde cezalarını çektikten sonra kurtulacaklardır, küfür üzere ölenler için ise ebedi kalmak üzere cehennem vardır. İşte konumuzu teşkil eden üçüncü sınıf insanlar, hidayetlerinden sonra Allah’ın (c.c.) er-Reşîd güzel ismi ile bir Allah dostu (mürşid-i kamil) vesilesi ile irşat olmuşlardır. Tabii sâbikûnlar gerek amelde gerekse Allah’a (c.c.) karşı duyulan ilahi aşkta ashâbu’l-meymeneyi geçmişlerdir. Ahirette bunlara verilecek ödüller de buna göre çok daha büyük olacaktır. İlgili surede bunların çoğunun önceki ümmetlerden azının da Hz. Muhammed’in (s.a.s) ümmetinden olacağı belirtilmektedir.

İlk tarikatlar her ne kadar hicri beşinci yüzyıldan sonra kendisini gösterse de tasavvuf düşüncesi İslam dininden uzak bir anlama sahip değildi. Peygamberimiz (s.a.s) döneminde böyle bir hareket görülmese de Mescid-i Nebevi’nin bitişiğinde kalan ashâb-ı suffenin hayatı tasavvuftan uzak değildi. Zira buralarda kalan yoksul sahabeler vakitlerini ilimle, dini sohbetlerle, zikirle, Kuran-ı Kerim tilavetiyle geçiriyorlardı. Bunlar da bu yeri adeta bir dergaha çevirmekteydi.

Tasavvuf düşüncesinin kurumlaşmasına tarikat denir. Tarikat, “Allah’a (c.c.) ulaştıran yol” anlamına gelir. Her tarikat seçtiği nafile, müstehap ibadetlerle müridi eğitmeye, Allah dostu kılmaya çalışmaktadır. Esasta tarikatlar bir olmasına, Allah’a (c.c.) ulaştırmayı amaçlamasına karşın kullandığı yöntem ve teknikler farklı olduğundan değişik adlar almışlardır.

Tarikatların asıl görevi Müslümanları irşat etmektir.

Müslümanlar neden herhangi bir kitaptan, özellikle Kuran-ı Kerim’den irşat olamamışlar da gerçek bir irşadın gerçekleşmesi için bir Allah dostuna gereksinim duymuşlardır? Elbette bu yolda yazılmış bir kitap da ve özellikle Kuran-ı Kerim de insanı bir dereceye kadar irşat eder. Bunu kimse görmezden gelemez, inkar edemez. Yalnız bu yolla takva sınırlarının yukarısına çıkmak, sâbikûnlardan olmak gerçekleşmez. Gerçek anlamda irşat, ancak bu yolda daha önce yürümüş bir Allah dostu ile mümkündür. Eğer kitaplarla eğitim yeterli olsaydı okullara ve öğretmenlere gereksinim duyulmazdı. Devlet de millet de büyük bir masraftan kurtulurdu.

İnsanın herhangi bir kitaptan veya Kuran-ı Kerim’den gerçek anlamıyla irşat olamamasının bir diğer nedeni de Allah dostunun peygamberin (s.a.s) temsilcisi olmasıdır. İcazetli bir Allah dostunun silsilesi (manevi bağlılığı) peygamberimize (s.a.s) kadar ulaşır. Her Allah dostu (veli) mürşit değildir. İrşada ehliyeti olmayan veli, Müslümanlara ve kendisine büyük zarar verir. İşte gerçek Allah dostu manevi dünyasında peygamber ve diğer Allah dostları ile beraber olduğu için pek yanılmaz, zor durumlarında nasıl hareket edeceğini bilir. Tabii bu konuda da pek çok istismarlar yaşanmaktadır. İrşat makamına geçip de Müslümanları aldatmaya çalışanlar bulunabilmektedir. İnsanlar nasıl piyasadaki paraların içinde sahte olanlarına karşı uyanık davranıyorlarsa dünya ve ahiret saadetleri için bir Allah dostu ararken de bu konuda çok dikkatli ve araştırıcı olmalılar. Hele hele nefsini terbiye etmemiş bir insanın Müslümanları irşat etmeye çalışması öncelikle kendisine büyük bir zarar verir.
İrşada ehliyetli bir şeyhin en önemli özelliği rabıtasının fayda vermesidir. Bu yola giren müridin nura çok ihtiyacı vardır. Yolda ilerledikçe ve makam kazandıkça şeytanlar ona kendi varlıklarını hissettirebilirler. Musallat olabilirler. Bu sırada onun elinde rabıta silahı, özellikle telebbüsü rabıta olmadığı zaman büyük sıkıntılar yaşayacaktır. Şeytanlar nurla uzaklaştırılabilir. Rabıta ise adeta nur santralidir. Allah dostunu rabıta ile en sonunda fenafişşeyh makamı elde edilir. Fenafişşeyhin tabi sonucu ise fenafillahtır. Fenafillah gerçek manada Allah dostluğunun başladığı makamın ismidir. Bu makamda nefis Allah’ın rızasında yok olmuştur. Yani bu seviyeye eren bir kişi artık nefsinin isteklerini değil, Allah’ın rızasını temel ölçü olarak görmeye başlar.

İnsanın herhangi bir kitaptan veya Kuran-ı Kerim’den gerçek anlamıyla irşat olamamasının bir diğer nedeni de şudur: İnsan nefsinde iki büyük güç vardır ki bunların gerçek anlamıyla ıslahı ancak Allah dostu ile gerçekleşir. Bunlardan birincisi şehvet, ikincisi benliktir (baş olma sevdasıdır). Gerçi insan evlenerek dinini tamamlamış olur, şehvetini teskin eder, ama buradaki şehvet dar anlamdadır. Geniş anlamıyla şehvet, dünyanın gelip geçici zenginliklerine ve güç kaynaklarına gönül bağlamaktır. Bu evlenmekle daha da bir güçlenir, sınır tanımaz. Benlik ise yedi başlı baş eğmez, ölmez bir ejderhadır. Bunu tek başına, güzel kitaplarla veya Kuran-ı Kerim’le dize getirmek adeta imkânsızdır. İşte insanların bir Allah dostuna teslim olmaları da bu yüzden çok zordur. Çünkü nefis kimseye teslim olmak istemez. Ölmeyi teslim olmaya tercih eder. Nefsin bu iki büyük güç kaynağı kendisini kontrol eden, sınırlayan, terbiye eden bir Allah dostunu kesinlikle istemez. İşte tam bu noktada Allah (c.c.) bazı Müslüman kullarına er-Reşîd güzel ismi ile tecellide bulunur. Bazen bir rüya ile Allah (c.c.) dostunu gösterir, bazen de eş, dost aracılığı ile tanıştırır. Evliya kitaplarında bu konuda pek çok menkıbe vardır. Kalplere Allah dostunun sevgisini atar, cezbe; nisbet, rahmet, feyz verir ve daha sonra da onda gösterdiği kerametlerle bunu perçinletir. Tabii Allah (c.c.) kimin hidayete ve irşada ehliyetli olduğunu bilendir. Biz kul olarak O’ndan hidayeti ve irşat edilmeyi daima dileyelim. Allah hidayetimiz ve irşadımız için dostlarını nasip eylesin. Amin.
Muhsin İyi

 

Muhsin İyi
09.11.2011 / 17:23 tarihinde gönderilmiş

 Allahın Toplumları Yönetmesindeki İlahi Kanunlar, Allahın el-Vâlî İsmi

Allah (c.c.) bütün evreni, doğayı koyduğu yasalarla yönetir. Bu yasalarda istediği şekilde tasarruf etme hakkına sahipken genellikle bunlarda kıl kadar bir sapma bile olmaz. Bu yasalara sünnetullah da denir. Örneğin dünya kendi ekseni etrafında yirmi dört saatte, güneşin etrafında 365 gün 6 saatte dönüşünü tamamlar. Bu evren var olalı beri böyledir. Tüm evrenin dengesi bu sayede korunmaktadır. Şayet dünya bu dönme olayını terk etse güneş sistemi birbiri ardı sıra dizilen domino taşları gibi yıkılıp giderdi. Evrendeki bu denge, yıldızlardaki yer çekimi ile gezegenlerdeki dönme ile meydana gelen merkez kaç kuvvetinin etkilerinin bir uyuma dönüşmesiyle oluşmaktadır.

Allah’ın (c.c.) evrene ve doğa yasalarına tam bir hâkimiyeti vardır. Kıyamet günü bu yasalar değişecek ve yıldızlarla gezegenler çarpışacak, dağılacaktır.

Allah (c.c.) insanlara verdiği kısmi irade ile hayır ve şerri seçme izni vermiştir. Toplumsal yaşam bu iznin kullanıldığı bir alandır. Allah’ın (c.c.) dini Peygamber Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz ve dört sahabe döneminde örnek birer toplum ve devlet olarak hayata geçirilmişti. Sonradan bu örneklik pek çok İslam devletine de model oldu. Tarihte bazı toplumlar Kuran-ı Kerim’i ve Peygamber Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimizin yaşamını temel alarak örnek devletler kurmuşlardır. Adaleti ve huzuru bizleri imrendirecek ölçülerde yaşamışlardır. Başka toplumlara ulaştırmaya çalışmışlardır. Bunlardan Osmanlı Devleti ilk akla gelen örnektir.

Allah (c.c.) nasıl evreni ve doğayı yasalarla yönetiyorsa toplumları da şu ilahi yasayla (sünnetullahla) yönetmektedir: “Bir toplum kendinde olan durumu değiştirmedikçe hiç kuşku yok ki Allah da o toplumda olan hali değiştirmez. Allah bir toplum için kötülük irade buyurdu mu onu geri çevirecek kuvvet yoktur. Artık Allah’ın dışında da başka bir yöneticilerin yöneticisi (el-Vâlî) yoktur (Ra’d suresi, ayet 11).”

Ayette her ne kadar Allah’ın (c.c.) el-Vâlî güzel ismi mastar olarak geçse de burada bu güzel ismin ne anlama geldiğini, Allah’ın (c.c.) toplumların yönetimdeki işleyişine koyduğu sünnetullahla birlikte anlamaktayız. Şöyle ki: Toplumları Allah (c.c.), genel olarak inançlarına, manevi yönlerine, ahlaki durumlarına uygun olarak yönetmekte, daha doğrusu başlarına kendilerinin bu açılardan genel durumunu temsil eden uygun yöneticileri getirmektedir. Buna göre temiz bir toplumun başına iyi bir yönetici gelirken her türlü günaha batmış, manevi yönden çökmüş bir toplumun başına da bir ahlaksız geçmektedir. Gerçi demokrasi ile yönetilen ülkelerde bundan başka bir sonucun da ortaya çıkması elbette mantık kurallarına aykırıdır. Çünkü herkes kendisine benzeyen insana oy verecektir. Ama Allah (c.c.) toplumların yönetimi için böyle bir sünnetullah belirlediğini söylüyorsa bunun yönetim biçimi ile bir ilgisinin olamadığını, monarşi veya diktatörlük rejimlerinde de bunun geçerli olduğunu düşünebiliriz. Çünkü evren ve doğada gördüğümüz sünnetullahın değişmezliği, toplum için konan bu yasa için de geçerlidir.

El-Vâlî (yöneticilerin yöneticisi, mülkünde istediği gibi tasarruf eden) güzel ismi ile kula düşen görev, milletin manevi yönü nasılsa öyle yönetilir, biçimindeki ilahi yasadan esinlenerek milleti aydınlatma, eğitme konusunda üzerine düşeni yapmaktır.
Muhsin İyi

 

Muhsin İyi
09.11.2011 / 17:22 tarihinde gönderilmiş

 Allahın Suçluları Cezalandırması, Allahın el-Muntekimu İsmi

 

Allah (c.c.) suçluları mutlak adaletiyle cezalandırır. Aslında bu dünya, bir ceza ve ödül yurdu değildir; hikmet ve sınav yeridir. Gerçek anlamda ödül ve ceza ancak ahirette hesapların görülmesinden sonra tecelli edecektir. Bu açıdan bu dünyada başa gelen bela ve musibetleri sadece Allah (c.c.) tarafından kula taktir edilen ceza olarak düşünmek doğru değildir. Çünkü bu tür sıkıntıların altındaki hikmeti ve imtihan sırrını kimse bilemez. Allah (c.c.) kulun ahiretteki derecesini yükseltmek için de bela ve musibet verebilir. Ama tövbe etmeye vesile olması dolayısı ile başa gelen bela ve musibetlerin günahlarımız yüzünden olduğunu düşünmenin kişi için büyük bir yararı vardır. Yalnız bu değerlendirmeyi sadece kendi nefsimiz için yapmalıyız, başkaları için düşünmek bir terbiyesizlik ve haddini bilmezliktir.

Her ne kadar bu dünya bir ceza ve ödül yeri olmasa da Allah (c.c.) bazı günahların cezasını bu dünyada da vermektedir. Kuran-ı Kerim’in çeşitli ayetlerinde başımıza gelen bela ve musibetlerin günahlarımız yüzünden olduğu belirtilir. Ayrıca Kuran-ı Kerim’de bazı kavimlerin toplu olarak imha edilmesinde onların çeşitli günahları korkusuzca işlemeleri; peygamberlere uymamaları ve karşı gelmeleri gerekçe olarak gösterilir. Her ne kadar bu toplu imha ile ilgili ilahi yasa (sünnetullah), peygamberimizin (s.a.s) ümmeti için kaldırılmışsa da insanların toplu olarak zarar gördüğü âfetlerde de her insanın çıkarması ve alması gereken ibret dersleri vardır.

Allah (c.c.) bazı günahların cezasını bu dünyada verir, kulu tertemiz olarak katına alır. Bu anlamda hastalıklar, yoksunluklar, kaza ve belalar… Allah’tan (c.c.) bilinip sıkıntılarına kimseye şikayet etmeden sabredilirse günahlara kefaret olacağı düşünülebilir. Allah (c.c.) bazılarının günahlarını ahirete erteler, onların dünya ile ilgili her dualarına da icabet eder. Öyle ki kişi artık ölümden sonraki yaşam için de kendince bir eminlik duygusu içerisine girer. Kendisini hiç sorgulamaz. Azgınlaşır. Yasakları meşru görmeye, farzları yerine getirmemeye başlar. Anlaşılır ki Allah (c.c.) böyle birisinin hesabını ahirete ertelemektedir. Sonu ise çok kötü olacaktır. Ahirette azaba uğrayacaktır.

Bir Müslüman’ın diline beddua hiç yakışmaz. Onun için kendisine zulmeden kişilere karşı sabırlıdır. Allah’a (c.c.) tevekkül eder. Daima başkalarının hidayetini ve ıslahını arzular. Nitekim peygamberimiz (s.a.s.) de kendisine onca zulmü reva gören kavmi için hep hidayet ve rahmet dilemiştir.

El-Muntekim (suçluları cezalandıran, mazlumun hakkını alan) güzel ismi ile kula düşen görev şudur: Başkalarına zulmetmek bir Müslüman’a yakışmaz. Böyle bir şey olduğunda bir Müslüman’ın derin bir pişmanlık duyması, zulmettiği kişiden hakkını helal ettirmeye çalışması gerekir. Peygamberimiz (s.a.s) şöyle buyurmuşlardır: “Mazlumun âhından sakının, çünkü onunla Allah (c.c.) arasında bir perde yoktur.” Demek ki bir insanı mağdur etmek, bela ve musibete davetiye çıkarmak gibidir.
Muhsin İyi

 

 

Muhsin iyi
09.11.2011 / 17:22 tarihinde gönderilmiş

 

Allah Karşılıksız İyilik Yapandır, Allahın el-Berru İsmi

 

Kuşkusuz insan da iyilik yapar. Ama insanı iyiliğe teşvik eden şey çoğu kez çıkarlarıdır. Bu anlamda kişinin kendisinin ve çoluk çocuğunun nafakası için çalışması da bir iyiliktir. İnsanlarla ilişkilerimizi düzeltmek, toplumdaki saygı ve sevgiyi ayakta tutmak ve yeşertmek için selam vermek de bir iyiliktir. Kişi bu iyiliklerinin karşılığını mutlaka dünyada iken görür. İbadetlerini eksiksiz bir biçimde yaptıktan sonra bunlar da birer ibadet hükmü kazanabilir.

Cehennem korkusu ve cennet arzusu ile yapılan salih ameller de birer iyiliktir. Kişiyi maksadına ulaştırır.

Tabii asıl iyilik Allah (c.c.) rızasını gözetmektir. Bunun için başkalarına yardım etmektir. Hiçbir çıkar gözetmemektir. Allah (c.c.) bu iyiliği şöyle tanımlamaktadır: “Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe asla iyiliğe erişemezsiniz (Âl-i İmrân suresi, ayet 92).” İnsan bu tür bir iyilikle kendisini aşar. Allah’a (c.c.) yaklaşır. Çünkü iyilik insanın doğasından (nefsinden) gelmez. Nefis iyilikten hoşlanmaz. Nefis bencil doğası ile önce kendisini düşünür. İyiliğin önündeki en büyük engel nefistir. İyilik yapacak kişi nefsin bu doğasıyla çatıştıktan ve bu mücadeleden galip geldikten sonra ancak bunu başarabilir. Bu nedenle Allah (c.c.) iyiliğe büyük ödüller vermektedir.

El-Berr (iyilik eden, iyiliği çok olan) güzel ismi ile insana düşen görev şudur: Allah (c.c.) insana karşılıksız iyilik yapar. İnsanı yoktan yaratması ona en büyük iyiliğidir. Hayat için gerekli koşulları yaratması, dini için peygamberler göndermesi, kitaplar indirmesi insana yaptığı büyük iyiliklerdendir. Allah’ın (c.c.) iyiliklerinin hepsini saymamız ise imkânsızdır. Gerçi görünüşte Allah (c.c.) emir ve yasaklarla bizden bu iyiliklere karşılık bir şeyler ister. Ama aslında bu emir ve yasaklar da bizim iyiliğimiz içindir. Yasaklanan her şeyde manevi dünyamız için binlerce zehir vardır. Allah’ın (c.c.) bizim ibadetimize ihtiyacı yoktur. O’na ibadet etmeye biz muhtacız. Nasıl bedenimizin yeme içme gibi temel ihtiyaçları varsa ruhumuz da Allah’a (c.c.) kul olmanın verdiği huzura, mutluluğa muhtaçtır. Bu da ibadetlerle gerçekleşir.
Muhsin İyi

 

Muhsin İyi
09.11.2011 / 17:21 tarihinde gönderilmiş

 

Allah Yarattıklarından Aşkındır, Yücedir, Allah’ın el-Müteâlî İsmi

Allah (c.c.) dünyadaki hiçbir varlığa benzemez. Allah’ı (c.c.) hakkıyla bilmemize de imkan yoktur.

Allah (c.c) insanı yeryüzünde halife olarak yaratmıştır. Tabii Allah’ın bu görevini ancak insan-ı kâmil yüklenebilir. Diğer hiçbir varlığa nasip olmayacak çapta Allah’ın (c.c.) sıfatları ve güzel isimleri insan üzerinde tecelli etmiştir. Halifeliği de buradan ileri gelmektedir.

Allah’ın (c.c.) her ne kadar pek çok sıfatı ve güzel ismi varlık âleminde tecelli etse de O bunların dışındadır ve bunlardan aşkındır. Yücedir. O’nu en iyi ancak Kendi zatı bilir.

İnsanda bazı duygular vardır ki aşkın (müteal) bir özellik taşırlar. Yani bu duygular yaratılmış olan âlemin ötesinde, yüce Allah’a (c.c.) ulaşmaya çalışan veya O’nu gerekli kılan bir özelliktedirler. Örneğin insanın içerisindeki ebedilik özlemi böyledir. Biliyoruz ki varlık âleminde hiçbir şey ebedi değildir. Çünkü ezeli de değildir. Ezeli olmayan bir şeyin de ebedi olması düşünülemez. Ancak Allah (c.c.) dilerse o başkadır. İnsan da bu yüzden ölümlüdür. Demek ki insandaki ebedilik özlemi varlık dünyasını aşan, yüce Allah’a (c.c.) dayanan bir özellik taşımaktadır. Çünkü yüce Allah (c.c.) ezeli ve ebedidir. Elbette insanın ruhunda böyle bir ebedi yaşama arzusunu var eden Allah (c.c.), bunu görmezden gelmeyecektir. Nasıl Allah (c.c.) bu dünyada bütün fıtri ihtiyaçlarımıza bir hal çaresi yaratmışsa, örneğin açlık içgüdüsünü verdiği rızıklarla tatmin ettiriyorsa, ahiret âleminde insanın ebedi yaşama karşı duyduğu güdüyü de muhakkak doyuma ulaştıracaktır. Gönül ister ki bu duygu ancak cennette yerini bulsun. Allah (c.c.) ebedi cehennemle bizi cezalandırmasın.

Aşk da böyle aşkın bir duygudur. Aşk her ne kadar genellikle beşeri olarak yaşansa veya görülse de aslında varlık âleminin ötesine ulaşma amacındadır. Bu yüzden aşk, aşkın bir özelliğe sahiptir. Çünkü insanın gerçek yaratıcıyı bırakıp da onun bir kuluna gönlünü kaptırması ressama hayranlık duyma yerine bir tablosuna takılıp kalma gibi sapkın bir durumdur. Bir ruhsal hastalıktır. Böyle bir duygunun hedefinden şaşması durumunda önce bu sapkınlığı düşünmeli, kabul etmeli, sonra da asıl âşık olunacak varlığa, yani Allah’a (c.c.) ibadet ve taatla yönelinmelidir.

Dünyadaki her varlık aslında aşkın bir anlam taşımaktadır. Özellikle bize rızık olarak ihsan edilen her nimet ahiretteki asıllarını, cennette müminlere sunulacak nimetleri düşündürmektedir. Dünyadaki nimetler onların ancak az bir kısmının modeli olarak görülmektedir. Bunları yaratan Allah (c.c.) elbette ebedi cennet mülkünde kutsal kitabındaki vaat ettiği tüm nimetleri yaratmaya da güç yetirmiştir.

El-Müteâlî (aşkın, bütün yaratılmışlardan farklı olan) güzel ismi ile kula düşen görev, Allah (c.c.) hakkında her ne biliyorsak Allah’ın (c.c.) bunların üzerinde bir gerçekliğe ve üstünlüğe sahip olduğu bilincini taşımaktır.
Muhsin İyi

 

DIKKAT: Sitemize ya da yazarlarımıza hakaret veya küfür eden ve yazarlarımızı tehdit eden şahısların IP adresleri ve giriş saatleri sistemimiz tarafından kaydedilmektedir. Avukatımız aracılığıyla bu kişiler hakkında gerekli yasal işlemler başlatılacaktır. Yorum göndermeden önce nezaket kurallarına dikkat ediniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Dikkat! Yorum yazmadan önce aşağıdaki uyarıyı okuyunuz:
5237 S.lı Türk Ceza Kanunu MADDE 125 Hakaret (1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.
(2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur.

Türk Ceza Kanununun yukarıda belirtilen maddelerine göre, sitemiz veya yazarlarımızın onur, şeref ve saygınlığını zedelemeye yönelik mesajlar gönderenler hakkında  gerekli yasal haklarımızı kullanacağımızı önceden bildiririz. Yorum yazarken nezaket kurallarına dikkat ediniz.

Bir cevap yazın