Mehmet Okuyan’ın Ehli Sünnet Dışı Görüşlerine Cevap

Mehmet Okuyan’ın Ehl-i Sünnet Dışı Görüşleri:

1-  Şefaat yok Diyor
2-  Hızır mızır Yok Diyor
3-  Kabir Azabı Yok Diyor
4-  Kurbanda Allah’ın Emri Yok Diyor
5-  Miraç Yok Diyor
6-  Cennet Cehennem Şu anda Yok diyor
7-  İsa(a.s.) Gelmeyecek Öldü diyor
8-  İsa(a.s.) Bebekken Konuşmamıştır diyor
9-  Meryem Annemiz Çift cinsiyetli idi diyor
10- Cehennem Ebedi Değil diyor
11- Nuh(a.s.) 950 yıl yaşamadı diyor
12- Deniz ayrılmadı (Hz Musa a.s.)
13- Belkıs Tahtı bir anda gelmedi diyor
14- Yedi uyurlar hikaye diyor

BU GÖRÜŞLERİ ÇÜRÜTEN CEVAPLAR :

1-  Şefaat yok Diyor

CEVAP:
Allahu Teala şefaat hakkında ayeti kerimede buyurmaktadır ki, mealen:
“(Kıyamet günü)Rahmân’ın katında bir ahd almış olan kimseden başkaları şefaat etme hakkına sahip olamayacaklardır.”   (Meryem-87)
-“O gün, Rahmân’ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnud olduğu kimselerden başkasının şefaatı fayda vermez. (Taha-109)                                        

Yukarıda adı geçen her iki ayette şefaatin Allah katında ahd almış kimselere verileceği apaçık belirtilmiştir. Her kim; “Şefaat yoktur” derse, bu ayetleri inkâr etmiş olmaktadır.
Şefaat Rasulullah’ın hadis-i şeriflerinde şefaat şu mealde açıklanmaktadır:
–” Her peygamberin müstecab (Allah’ın kabul edeceği) bir duası vardır. Her peygamber o duayı yapmada acele etti. Ben ise bu duamı kıyamet gününde, ümmetime şefaat olarak kullanmak üzere sakladım (kullanmayı ahirete bıraktım). Ona inşaallah, ümmetimin şirk koşmadan ölenleri nail olacaktır.” 
(Hadis-i Buhari-Tevhid/ 5076)
 –“ Şefaatim, ümmetimden büyük günah sahipleri içindir.” [Hadis-i Tirmizi, şu ziyadeyi kaydeder: “Hz. Cabir (ra) dedi ki: “Kebair (büyük günah) ehli olmayanın şefaate ne ihtiyacı var!” Cabir(r.a.)den (Tirmizi/Kıyamet-5077)
-” Kıyamette Peygamberler, âlimler ve şehidler şefaat eder.” (Kaynak; Hadis-i İbni Mace )    

 Onca ayet ve hadis-i şeriflere karşın şefaati inkar eden bir kimse İslam alimi olamaz Müslüman da olamaz… 


2-  Hızır mızır Yok Diyor

CEVAP: Hızır konusu hem Kuran’da hem de hadis-i şeriflerde geçer.
Sure-i Kehf (mealen):
60 – Ey Muhammed! Bir vakit Musa genç adamına demişti ki: “İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar gideceğim, yahut senelerce gideceğim.”

61 – Bunun üzerine ikisi de iki denizin birleştiği yere vardıklarında balıklarını unuttular. Bu arada balık, denizde yolunu bulup kaybolmuştu.

62 – İki denizin birleştiği yeri geçtikleri zaman, Musa genç arkadaşına: “Kuşluk yemeğimizi getir. Gerçekten biz bu yolculuğumuzda epey yorulduk” dedi.

63 – Adam: “Gördün mü! dedi. Kayaya sığındığımız vakit doğrusu ben balığı unutmuşum. Onu hatırlamamı, muhakkak şeytan bana unutturdu. O denizde garip bir yol tutup gitmişti.”

64 – Musa da demişti ki: “İşte aradığımız o idi.” Bunun üzerine izlerine dönüp gerisin geri gittiler.

65 – Nihayet kullarımızdan bir kul buldular ki (Hızır aleyhisselam), biz ona katımızdan bir rahmet vermiş ve tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.

66 – Musa ona: “Allah’ın sana öğrettiği ilim ve hikmetten bana da öğretmen için sana tabi olabilir miyim?” dedi.

67 – (Hızır) dedi ki: “Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin.

68 – “İçyüzünü kavrayamadığın şeye nasıl sabredeceksin?”

69 – Musa: “İnşaallah beni sabırlı bulacaksın ve senin hiçbir işine karşı gelmeyeceğim” dedi.

70 – (Hızır) dedi ki: “O halde bana tabi olacaksın; ben sana sırrını anlatmadıkça, hiçbir şey hakkında bana soru sorma!”

71 – Bunun üzerine ikisi beraber yürüdüler. Nihayet gemiye bindikleri zaman, o kul (Hızır) gemiyi deldi. Musa, ona şöyle dedi: “Geminin içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu çok kötü bir iş yaptın.”

72 – (Hızır:) “Sen benimle asla sabredemezsin, demedim mi?” dedi.

73 – Musa dedi ki: “Unuttuğum şeyden dolayı beni suçlama ve bu işimden dolayı bana bir güçlük çıkarma.”

74 – Yine gittiler. Nihayet bir erkek çocuğa rastladıklarında Hızır hemen onu öldürdü. Musa: “Kısas olmadan masum bir cana nasıl kıyarsın? Doğrusu sen çok fena bir şey yaptın” dedi.

75 – Hızır dedi ki: “Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin demedim mi sana?”

76 – (Musa) dedi ki: “Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam bana arkadaş olma! Hakikaten benim tarafımdan ileri sürülebilecek son mazerete ulaştın.

77 – Bunun üzerine yine yürüdüler. Nihayet bir köy halkına varıp onlardan yemek istediler. Ancak köy halkı onları misafir etmekten kaçındılar. Derken orada yıkılmak üzere olan bir duvar buldular. Hızır hemen onu doğrulttu. Musa: “İsteseydin elbet buna karşı bir ücret alırdın” dedi.

78 – Hızır dedi ki: “İşte bu, seninle benim aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana o sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim.”

79 – “Gemi, denizde çalışan bir kaç yoksula aitti. Onu kusurlu kılmak istedim, çünkü onların ilerisinde her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı.”

80 – “Oğlana gelince, onun ana-babası mümin kimselerdi. Çocuğun onları azgınlık ve inkâra sürüklemesinden korktuk.”

81 – “İstedik ki Rabbleri onun yerine kendilerine ondan temizlikçe daha hayırlı ve daha çok merhamet eden birini versin.”

82 – “Duvar ise, o şehirde iki yetim oğlana ait idi. Duvarın altında onların bir hazinesi vardı. Babaları da iyi bir kimse idi. Onun için Rabbin istedi ki o iki çocuk erginlik çağlarına ersinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ve ben bunların hiçbirini kendiliğimden yapmadım. İşte senin sabredemediğin şeylerin içyüzleri budur.”


HADİS-İ ŞERİFLERDE HIZIR ALEYHİSSELÂM

Hızır (a.s.) konusu başta Buhârî ve Müslim olmak üzere Tirmizî, İbn Mâce ve Ahmed b. Hanbel’in hadis kitaplarının çeşitli bölümlerinde geçmekte, bunlarda Kehf sûresindeki bilgiler tekrar edildiği gibi başka bilgiler de verilmektedir. Sûrede yer alan kıssanın tefsiri mahiyetindeki rivayetlerin birinde kaydedildiğine göre Saîd b. Cübeyr İbn Abbas’a, münafık Nevf el-Bikâlî’nin Hızır kıssasında sözü edilen Mûsâ’nın İsrâiloğulları’na gönderilen Hz. Mûsâ b. İmrân (a.s.) olmayıp başka bir Mûsâ olduğunu iddia ettiğini söylemiş, İbn Abbas da,
– “Allah’ın düşmanı yalan söylüyor”
diyerek Übey b. Kâ‘b yoluyla Hz. Peygamber’den gelen Hz.Mûsâ (a.s.) merkezli uzunca rivayeti nakletmiştir (Müsned, V, 117-119; Buhârî, “İlim”, 44; “Enbiyâ”, 27; “Tefsîr”, 18/3; Müslim, “Feżâil”, 170-173; Tirmizî, “Tefsîr”, 19/1).

Buhârî’nin Abdullah b. Abbas’ın görüşü olarak yer verdiği bir rivayette (“Tefsîr”, 18/4) buluşma yerindeki kayanın dibinde “hayat” denilen bir su kaynağı bulunduğu, damlalarının dokunduğu her şeyin canlandığı, söz konusu balığa da bu sudan birkaç damlanın isabet ettiği ifade edilmektedir.

Konu ayet ve hadisi şeriflerle ifade edilmesine karşın bir felsefeci çıkıp da “Hızır mızır yok” diyorsa onun Müslüman olduğu nasıl kabul edilebilir.? 


3-  Kabir Azabı Yok Diyor

CEVAP: Şimdi de, bu felsefecinin kabir azabını reddederek hangi ayet ve hadisleri inkar etmiş olduğuna bakalım;
Allahu Teala, Firavun ve kavminden bahsettiği bazı ayetlerinde şöyle buyurur, mealen;

– “Allah o mümini, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu. Firavun’un adamlarını ise, o kötü azab kuşattı. Onlar, sabah akşam(kabirlerinde) ateşe arz olunurlar. Kıyamet günü ise, “Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine tıkın!” (denilecektir).”(Mümin 45-46)

Yani kafir ve facirler sabah ve akşam kabirlerinde azaba uğrarlar. Buradaki “nâr”dan maksat kabir ateşidir, cehennem ateşi değil. İkinci ayette gelen şu ifade bunun delilidir: “Kıyamet kopacağı gün de: “Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine tıkın!” denilecektir.” Oysa kıyamet henüz kopmamıştır. Hak Teala mezkür ayeti kerimeyle onların ateşe atılmalarını ve onlara kabir azabı edildiğini haber vererek beyan etmiştir. Hiç şüphesiz burada bahsedilen kabir azabıdır cehennem azabı değil, bu ateş, ahiretteki ateşten önceki bir ateştir.

Bir mesele meşhur ve sahih hadislerde geçtiği halde  Kur’an’da açıkça geçmiyor diye onu inkar etmek küfürdür.
Oysaki Kabir azabı hem ayet, hem sahih hadisi şeriflerle sabittir. Kabir azabını yok saymak körün;”Güneş yok “demesi gibi bariz bir art niyetliliktir. İnkarcının  ünvanın hiçbir önemi yoktur.
Kabir azabı hakkında Allahu Teala Mü’min Suresi 45. ayeti kerime de( mealen):
–“ Nihayet Allah O’nu onların tuzaklarının kötülüklerinden korudu ve Firavun’un kavmini de, o kötü azab kuşatıverdi.” (Mü’min/45)
– “Onlara ateş, (kabirde) sabah ve akşam arz olunur.
-” Kıyamet koptuğu gün ise,  Firavun ve o’na tabi olanları azabın en şiddetlisine sokunuz.” diye buyurur. (Mü’min/46)

Nuh Suresi Mealen:
– “(Nuh’a karşı gelenler) Hatalarından dolayı boğuldular, ateşe sokuldular, kendilerine Allah’a karşı yardımcılar da bulamadılar.”
(Sure-i Nuh/25)
Bu ayeti kerimede de Nuh’a karşı gelenlerin suda boğulduklarını ve hemen akabinde ateşe sokuldukları beyan edilir.
Oysaki kıyamet henüz kopmamıştır o halde su da boğulmanın ardından gelen azap kabir azabının ta kendisidir.

Îmâm-ı Ebû Hânîfe Şöyle Beyan eder:

– “Kabir Azâbını Bilmem (İnkâr Eden)” diyen Kimse Helâke Uğrayan Cehmiyyedendir. Çünkü O Kimse, Kabir Azâbının İfâde Edildiği, “Biz Onları İki Defa Azâblandıracağız [9/et-Tevbe, 101] Âyetini ve Kabirdeki Azâbı Anlatan, “Şüphesiz Zulmedenlere Bundan Başka da Bir Azâb Var [52/et-Tûr, 47] Âyetlerini İnkâr Etmiştir. Eğer Bu Kimse, “Ben Âyete İnanıyorum Ancak Tefsir ve Te’viline İnanmıyorum!” Derse Kâfir Olur. Çünkü Kur’an’da, Te’vili Tenzilinin Aynı… Olan (Ne İfâde Ettiği Konusunda Ayrıca Yoruma Gerek Bırakmayacak Ölçüde Açık Olan) Âyetler Vardır. Eğer Bunu İnkâr Ederse Kâfir Olur.

[el-Fıkhu’l-Ebsat, 48]

 

SORU: Sayın Hocam, kabir hayatını inkâr eden Bayraktar Bayraklı hocanın sohbet videosundaki  ayette; “Sabah ve akşam Firavun’a ve adamlarına ateş var” denildiğinde diyor ki Bayraktar Bey; “Kabirde zaman başka orada güneş yok ki gece ve gündüz olsun” diyor.

CEVAP:
Allahu teala Mü’min Suresi 45. ayette Firavun ve adamlarına kabirde azab yapılacağından bahsetmektedir. Kabirde sabah ve akşamın olup olmamasını o şahıs değil Kur’an tayin eder.
İşte, kabir azabını inkâr edenlerin iddialarını çürüten ayet, mealen;
”  Onlar (kabirde), sabah akşam ateşe arz olunurlar. Kıyamet kopacağı gün de: “Firavun  ve ona tabii olanları azabın en şiddetlisine tıkın!” (denilecektir).”
(Mü’min-46)
Ayet, sabah ve akşam ifadesiyle, kabir azabının kıyametten önce olduğunu açıkça belirtmektedir. Sabah ve akşamın olmayacağı Kıyamet gününde ise, sabah ve akşam değil, Kıyamete mahsus gün bir olacaktır. Cennette, cennete mahsus gecesiz günler olacaktır. Cehennemin ise kendine mahsus zulmeti yani karanlığı olacaktır ki, sabah ve akşamın varlığı orası için söz konusu değildir.
Yukarıda açıklanan ayetin devamında mealen:
” Kıyamet koptuğu gün ise onları azabın en şiddetlisine sokunuz.”  ifadesi ile kabir azabının dünya hayatı ile, kıyametin kopması  arasında olduğu apaçık belirtilmiş oluyor.
Zaten kabre; “berzah (geçit, ara) denilmesi de bundandır. Kabir azabı gerek  Kur’an-ı Kerim’de ve gerekse sahih hadisi şeriflerde bu kadar açık bir ifade ile belirtilmiş olmasına rağmen, hâlen kabir azabını inkâr etmekte direnen kimseler,  cahiller kategorisine girenlerden midir,  yoksa bile bile kafir olanlardan mıdır?
Sahih hadislere uydurma hadis diyen Hz. Osman ve Hz. Ali’nin katilleri olan Harici sapıkları; “Bize Kur’an yeter, bizi hadisler bağlamaz.” dediklerinde Hz. Ali; “Bunlar hadisleri inkar etmekle kâfir oldular.” diye fetva vermiştir. Bunun üzerine bu Harici sapıkları, Hz. Ali’yi de şehit etmişlerdir. Günümüzdeki hadis inkarcıları, o Harici Sapıklarının aynen devamıdır. Kaynak bilgi diye verdikleri bilgiler de, o sapıkların saplantılarından başka bir şey değildir.

KABİR AZABI HAKKINDA BAZI HADİS-İ ŞERİFLER:

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Kabir Azabı ile ilgili şöyle buyuruyor mealen:
-“Ölüleriniz defnetmeme endişem olmasydı; işitmekte olduğum kabir azabını, size de işittirmesi için Allah’a dua ederdim.”    (Müslim, Hadis-i şerifin manası Tâc-ul-usûl (C.1.S.378)

Peygamber (sav) şöyle sığınırlardı:
-“Allah`ım! Aczden, tembellikten, korkaklıktan, düşkünlük derecesine varan ihtiyarlıktan, cimrilikten sana sığınırım. Keza, kabir azabından sana sığınırım. Hayat ve ölüm fitnesinden sana sığınırım.” (Buhari)

    Nesâi. Hz. Enes’ten (r.a.) naklediyor:
-“Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bir kabirden bir ses işitmişti: “Bu ne zaman öldü? (Bileniniz var mı?” buyurdular. “Cahiliye devrinde!” dediler. Bu cevaba sevindi ve: “Eğer birbirinizi defnetmemenizden korkmasaydım kabir azabını size de işittirmesi için dua ederdim” buyurdular.”  (Müslim, Cennet 68, (2868); Nesâî, Cenâîz 114, (4, 102).

Peygamber (sav) şöyle buyurdular mealen:
-“Her ölenin ameline son verilir, ancak Allah yolunda ölen murabıt müstesna. Çünkü onun ameli kıyamet gününe kadar artırılır. Ayrıca o, kabir azabına da uğratılmaz.(Buhari)
Tirmizi`nin rivayetinde şu ziyade mevcuttur:
-“Gerçek mücahid, nefsiyle cihad edendir.”

    Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz bir başka hadisi şeriflerinde kabir azabı hakkında şöyle buyurdular:
-“Resulullah (sav) teşehhüdden sonra şunu okurdu: “Allahümme inni euzu bike min azabi cehennem ve euzu bike min azabi`l-kabri ve euzu bike min fitneti`d`Deccal ve euzu bike min fitneti`l-mahya ve`l-memat.” Mealen:
-” Allah’ım, ben cehennem azabından sana sığınırım. Kabir azabından da sana sığınırım. Deccalin fitnesinden de sana sığınırım, hayat ve ölümün fitnesinden de sana sığınırım)”.(Buhari)

Ayet ve sahih hadislerle kabir azabı apaçık bir ifade ile belirtilmiştir. Buna karşın kabir azabını inkar etmenin amacı nedir denilirse, İslam alemi içinde fitne çıkarmak, müminlerin aklını bulandırıp inancı zayıfları İslamdan koparmaktır.

4-  Kurbanda Allah’ın Emri Yok Diyor


CEVAP:
Kevser Suresi ve kurban hakkındaki sahih hadisler onun bariz bir yalancı olduğunu göstermektedir…
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla.
– ”FeSalli liRabbike venHar” mealen; “Öyle ise, Rabbin için namaz kıl, kurban kes.” ayeti ile kurban, Peygamberimize (s.a.v) farz, biz ümmetlerinden durumu iyi olanlara, vacib kılmıştır.

Hadisi Şeriflerde Kurban:

Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

‘İmkanı olup da kurban kesmeyen kimse, bizim namazgahımıza yaklaşmasın!’buyurdu.”

(İbni Mace 3123, Hakim 2/389)

Enes bin Malik (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

“Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

-”Herkim kurbanını namazdan önce keserse, o ancak kendi nefsi için et kesmiş olur. Herkim de namazdan sonra keserse, o kurban kesme ibadetini tam yapmış ve Müslümanların sünnetine isabet etmiş olur’  buyurdu.”

(Begavi 1113, Buhari 5617)

Enes (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

“Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) iki tane alaca koç kurban etti. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i ayağı kurbanlarının yan taraflarına basılı Allah’ın ismini anıp tekbir getirerek onları kendi eliyle keserken gördüm.”

(Buhari 5627, Müslim 1966/17, Tirmizi 1494, İbni Mace 3120)

Ebu Burde (Radiyallahu Anh):

−Benim yanımda yaşını doldurmamış bir oğlak var, o iki koyunundan daha hayırlıdır, o bana kurban olarak yeterli midir? dedi.

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

−‘Evet, senin için yeterlidir. Ancak senden sonra hiç kimseye yeterli olmayacaktır!’buyurdu.”

(Ebu Davud 2800, Buhari 5625, Müslim 1961/5)

 

 5-  Miraç Yok Diyor

CEVAP:
Mi’rac, Rasulullah’ın göklere ve onların ötesindeki alemler cennetlere, kürsi ve arş-ı muazzama ve onunda ötelerine Allah tarafından yükseltilip, nice sırlara ermesidir. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Mi’rac hadisesinden önce de, sonra da, defalarca ruhani mi’rac yapmıştır.
Ruh ve bedenle yapmış olduğu bu miraçta müminlerin de ruhani mirac yapabilmesi için, beş vakit namazı getirmiştir. “Essalâtü mi’râcul mü’minîn” hadis-i şeriflerinde; “Namaz müminin miracıdır”diye buyurmuşlardır.
Rasulullah bir gecede Mekke’den(Mescid-i Haram’dan) Kudüs’e kadar olan olağan üstü gidiş ve dönüş, ayet ile açıkça belirtilmiştir ki bu kısmı inkar eden kafirdir. İsra suresinin ilk âyet-i kerimesinin meali şöyledir:
-“Kuluna (Muhammed’e) bir gece bazı âyetlerimizi  göstermek için, onu Mescid-i Haram’dan (Mekke’den), çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya (Kudüs’e) götüren Allah, her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir. Her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla gören Odur.”
(İsra Suresi Ayet: 1)

      İsra kelimesi, gece yürümek anlamında kullanılmakta olduğu için, “isra” kelimesi rüyada yükseldi anlamlarında kullanılamaz. Yine aynı surede buyuruluyor ki, melaen:
-“İsra gecesi, sana, o temaşayı (gösterdiğimiz olayları) ve Kur’anda lanetlenen (Zakkum) ağacı da, yalnız insanlara bir fitne yaptık. (Miracı ve zakkum ağacını inkâr ettiler.) Bizim ikazımız, ancak onların taşkınlıklarını artırıyor.” (İsra/ 60)
Ehl-i Sünnet Alimleri; “Rasulullah’ın, Mekke’den Kudüs’e götürüldüğüne inanmayan kâfir olur. Göklere ve bilinmeyen yerlere götürüldüğüne inanmayan ise sapık, yani bid’at ehl-i olur.” diye bildirmiştir. Bu inkarcılar ancak Allah’ın kudretinin büyüklüğnden şüphe eden münkirlerdir. Allahü teâlânın kudretinden ise, ancak kâfirler şüphe eder.
İbn-i Abbas’ın(r.a.) rivayetine göre; Sidre-i Münteha yedinci kat semanında ötesindedir. Yerden yükselen her şey orada son bulur.
Rasul-i Ekrem:
-“ Oraya vardığımda bana üç şey verildi. Bunlar namaz, Bakara Suresinin son iki ayeti ve ümmetimin büyük günahlarının affedileceğidir. Bundan sonra cennete gittim.
Cebrail (a.s.) Allahu tealanın Zâtını takdis ve eksik sıfatlardan tenzih ederek :
سبّوح قدّوس ربّنا و ربّ الملائكة وارّوح” (Subbuhun Kuddusun Rabbunâ ve Rabbul-Melâiketü ver-Rûh), (Allah, noksan sıfatlardan münezzeh ve kemal sıfatlarla muttasıftır. Bizim, meleklerin ve rûhunda Rabbidir.)buyurur dedi.


İbn-i Mesud’un(r.a.) rivayetine göre, bundan sonra Refref  isminde yeşil bir perde geldi. Onunla Allahu tealaya yaklaştı. Nitekim ayeti kerimede :
– “ 
ثُمَّ دَنَا فَتَدَلَّى “ (En-Necm-8) ve: “فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْاَدْنَى” (En-Necm-9). Mealen;“Sonra Cebrail yaklaştı da sarktı.” ve; “Araları iki yay aralığı kadar, belki daha da yakın oldu.”  (En-Necm 8-9 )

Müfessirlerin bu hususta dört kavli vardır. Katade ve Hasan’a göre iki ok atımı mesafedir. Bazı müfessirlere göre ise ok atılan yayın uzunluğu kadar bir mesafedir. Hülasa, doğrusunu Allah bilir.  Bu yakınlığın anlamında ulema ihtilaf etmişlerdir. Bazı ulemaya göre bu yakınlık, Cebrail’le Rasulullah’ın arasındaki mesafedir.
Bu yakınlıklar mecazidir. Bizim bildiğimiz mesafelerle alakalı değildir. Allahu teala Rasulünü kendine yaklaştırmak için yukarı kaldırdğı düşünülmesin. Zira, ayeti kerimede de ifade edildiği gibi,  Allah kuluna şah damarından daha yakındır. Bu yakınlık bilinen mesafe yakınlığı değildir. Bu yakınlığın hakikatı bilinemez ve anlaşılamaz. Ayeti kerimede de belirtildiği gibi; “(Muhammed aleyhisselama) bir gece bazı âyetlerimizi  göstermek için,”cümlesi, Peygamberimize mi’racta, bu dünyaya ait olmayan şeyleri göstermek ve Cemalullah‘ın görülmesi şerefine bu dünyanın layık olmadığını belirtmek içindir…
Rasulullah Arş’a varınca nalinlerini (ayakkabıları) çıkarmak istedi fakat bir hitab duydu:
-“ Nalinlerini çıkarma, nalinlerinin altında Arş ve Kürsi şereflensin”dedi. Rasul-i Ekrem bunun üzerine şöyle dedi:
-“ Ya Rabbi, Musa’ya nalinlerini çıkar demiştin.” Allah:
– “Musa ile sen bir değilsiniz; Musa Kelimim(konuştuğum), sen ise Habibimsin (en sevdiğim kulumsun)”buyurdu.
Zehratür-Rıyaz’da anlatıldığına göre, Rasulullah beş çeşit binek ile Allah’a yükseldi. Bunlar, Burak, mi’rac(nurdan asansör), Birinci kat gökten yedinci kat göğe kadar meleklerin kanatları, oradan sidre-i müntehaya kadar, Cebrail’in kanadı, beşinci biniti de Refref adında yeşil bir perdedir. Nitekim ayeti kerimede,
– “Sidreyi bürüyen bürüyordu.” (En-Necm 16) buyurulmuştur.

          Kaabe Kavseyn’e kadar bununla gitti ve Allah’a yaklaştı.
Allah’ın Elçisi’nin, 5 ayrı binekle yüce alemlere yükselmesi; Allah’a yaklaşmak için değildir. Böyle bir anlayış, Allah’a mekan atfetmeyi çağrıştırır. O binekler, madde alemleri içinde bulunan; yer, gökler, cennetler, kürsi ve arş içinde yol almak içindir. Büyük alim ve veli, İmam-ı Rabbani (kaddesallahu sirrahul-akdes) Hazretleri :
– “Allah, bu alemin ne içindedir, ne dışındadır. İnsan ruhu da mekansız yaratıldığı için ruh, bu bedenin ne içinde, ne dışındadır.”diye ifade ederler.”

        Bid’at ehl-i sapıklar;
Mirac rüyada oldu diyorlar. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bunun rüya olduğunu söylemiş olsaydı o zamanki müşrikler buna itibarda etmezler, itirazda etmezlerdi. “Rüya değil mi?” deyip geçiştirirlerdi. Halbuki olay uyanıkken olduğu için müşriklerin akılları bunu almadı ve inkar ettiler. Gerçi, Rüyada olan mi’raçlarda haktır ve doğrudur. Ancak meşhur İsra olayı uyanıkken olmuştur. Namaz da o gece beş vakit olarak farz kılındı.
İmtihan rüyada olmaz, uyanıkken olur. Peygamber efendimizin anlattığı rüya olsaydı, hiç kimse tuhaf karşılamaz, kâfirler, hep birlikte isyan etmez, Müslüman görünen münafıklar, böyle şey olmaz demezlerdi. Onları Müslüman sananlar da, bunları mürted oldu zannettiler. Onun için bazı kitaplarda, (Mirac olayı, bir çok kişinin mürted olmasına sebep oldu) diye yazar. İnançları sarsan bir olay olmasaydı, Hazret-i Ebu Bekir de, inkâr fırtınası içinde, Resulullahın miracını tasdik etmezdi. Allahü teâlâ, bu tasdikinden dolayı Rasulü Muhammed aleyhisselam vasıtası ile ona Sıddık ismini verdi. Burada sıddık, sözünde ve imanında çok doğru olan demektir. Ebu Bekri Sıddık, Rasulullahın Miracını ilk tasdik edenlerden olduğu için yüksek derecelere kavuştu, Peygamberlerden sonra insanların en üstünü oldu. Allah’a ve Rasulüne iman edip, Onların sözünü tasdik etmek müminlerin alametlerindendir. Bir âyet meali:
(Müminler, “İşittik, itaat ettik [Allah ve Resulünün sözlerini beğendik, kabul ettik]” derler, işte kurtuluşa erenler bunlardır.) [Nur 51]

        İsra suresinin 60. âyet-i kerimesinde bildirilen fitne [imtihan] hâlâ devam ediyor, aklını ölçü alan mutezile kafalı kimseler, böyle bir mucizeye akıl erdiremedikleri için, Miracı bir türlü kabul edemiyorlar. Evet olay çok büyüktür, bir mucizedir, insanların yapması imkansızdır, ama bunu Allahü teâlâ yapıyor. Onun kudretinden hiç şüphe edilir mi?

        Kâfirlerin Telaşı ve Soruları:

Bu gidip gelmek, gayet kısa zamanda oldu. Geldiğinde, mübarek yatakları henüz sıcak idi. Gelince, nasıl gidip geldiğini anlattı. Burak’la Mescid-i Aksa’ya gittiğini, oradan gökleri geçerek Cenneti Cehennemi ve daha başka yerleri gezdiğini söyledi. Dönüşte yolda, develi yolcular gördüğünü, bir devenin ürküp yıkıldığını söyledi. (İnşallah çarşamba günü Mekke’ye gelirler) buyurdu. Kâfirler bu olayı işitince inkâr edip, “Akla zıttır, mümkün değildir” dediler. “Bu iş burada bitti, mal, mülk, saltanat verdik, davasından vazgeçiremedik. Ama artık ondan kurtulduk” diye sevinçlerinden oynamaya başladılar. Birkaçı hemen Hazret-i Ebu Bekir’in evine geldi. Çünkü onun akıllı, tecrübeli, hesaplı bir tüccar olduğunu biliyorlardı.

         Kapıya çıkınca hemen sordular:
-“Ey Ebu Bekir, sen çok kere Kudüs’e gittin geldin, iyi bilirsin. Mekke’den Kudüs’e gidip gelmek ne kadar zaman sürer” dediler. Hazret-i Ebu Bekir, “İyi biliyorum, bir aydan fazla” dedi. Kâfirler bu söze sevindiler. “Akıllı, tecrübeli adamın sözü böyle olur” dediler. Gülerek, alay ederek ve Hazret-i Ebu Bekir’in de kendi kafalarında olduğuna sevinerek, “Senin efendin, Kudüs’e bir gecede gidip geldiğini söylüyor, artık iyice sapıttı” diyerek, Hazret-i Ebu Bekir’e sevgi, saygı ve güven gösterdiler.

        Hazret-i Ebu Bekir, Resulullah efendimizin mübarek adını işitince “Eğer O söyledi ise, inandım. Bir anda gidip gelmiştir. O, gerçek söyler. Ondan yalan sâdır olmaz” diyerek içeri girdi. Kâfirler neye uğradıklarını anlayamadılar. “Vay canına, Muhammed ne yaman büyücü imiş. Ebu Bekir’e sihir yapmış” diyorlardı.

        Hazret-i Ebu Bekir hemen giyinip, Resulullah efendimizin yanına geldi. Büyük kalabalık arasında yüksek sesle, “Ya Resulallah! Miracınız mübarek olsun! Allah’a sonsuz şükürler ederim ki, bizleri, senin gibi büyük Peygambere hizmetçi yapmakla şereflendirdi. Parlayan yüzünü görmekle, kalbleri alan, ruhları çeken tatlı sözlerini işitmekle nimetlendirdi. Ya Resulallah! Senin her sözün doğrudur, inandım. Canım sana feda olsun” dedi.

Kâfirler bu hâle çok kızdı. Müminlerin kuvvetli imanına, Peygamberin her sözüne hemen inanmalarına, Onun çevresinde pervane gibi toplanmalarına dayanamadılar. Peygamber efendimiz daha önce Kudüs’ü, Mescid-i Aksa’yı görmemişti, bunu kâfirler de bildiği için, Resulullahı mahcup, mağlup etmek için, imtihan etmeye yeltenip dediler ki:
“Sen Kudüs’e gittim diyorsun. Söyle bakalım! Mescidin kaç kapısı, kaç penceresi var?”
Resulullah hepsine cevap verirken, Hazret-i Ebu Bekir, “Öyledir ya Resulallah, aynen öyledir ya Resulallah” derdi. Çünkü Hazret-i Ebu Bekir, tüccardı, Kudüs’ü Mescid-i Aksa’yı iyi biliyordu, çok gidip gelmişti. Kâfirlerin kendileri de oraları çok iyi biliyorlardı. Bu bakımdan kâfirler, “Yanlış söylüyorsun” diyemiyorlar, inat için dahi olsa, Resulullahın cevaplarını inkâr edemiyorlardı.

        Resulullah efendimiz, edebinden, hayasından karşısındakinin yüzüne bile bakmazdı. Mescid-i Aksa’nın kaç penceresi olduğunu bilmiyordu. Daha sonra bu olayı şöyle anlattı:
(Mescid-i Aksa’da etrafıma bakmamıştım. Sorduklarını görmemiştim. Kureyş beni yalanlayınca, o anda Cebrail aleyhisselam, Mescid-i Aksa’yı gözümün önüne getirdi. [Televizyon gibi] görüyor, sayıyordum. Sorularına, hemen cevap veriyordum.) [Buhari]

Çarşamba günü güneş batarken, Resulullahın bahsettiği kervan Mekke’ye geldi. Kervandakiler, fırtına eser gibi olduğunu, bir devenin yıkıldığını söylediler. Bu hâl müminlerin imanını kuvvetlendirdi. Kâfirlerin düşmanlığını artırdı.

        Kur’an-ı kerim âyetlerinin inmesi, mucizelerin görülmesi müminlerin imanlarını kuvvetlendirdiği gibi, kâfirlerin de düşmanlıklarını artırırdı. İki âyet meali:
– (Müminler, Allah anılınca kalbleri ürperen, âyetler okununca, imanları artan [kuvvetlenen] ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir.) [Enfal 2]

– (Andolsun ki, sana Rabbinden indirilen âyetler, onların [kâfirlerin] çoğunun azgınlığını ve küfrünü artırır.) [Maide 64]

 


6-  Cennet Cehennem Şu anda Yok diyor

CEVAP:
Cennetler şu anda bütün ihtişam ve güzellikleri ile hem madde olarak hem ruhani olarak mevcuttur. Bu konuda hem Kur’an’da ayetler var hem de Rasulullah’ın(ona salât ve selam olsun) beyan ettiği hadis-i şerifler vardır. Esasında cennetlerin henüz yaratılmadığını iddia eden sapık mutezile mezhebidir. Günümüzün mutezile mensubu bazı naylon ilahiyatçılar, geçmişteki sapıkların sapkınlığını ısıtıp Müslümanların önüne kafaları karıştırmak ve medyatik olmak için getiriyorlar. Bunların bu iddiaları yeni bir fikir değil unutulmuş bir sapkınlıktır.
Bunların esas amacı peygamberimizin miracını inkar etmektir. Çünkü Peygamberimiz miraçta bizzat cennetleri teşrif ettiklerini buyurmuşlardır. Cennetler henüz yaratılmasaydı Rasulullah(salat ve selam olsun ona) nereyi gezecekti.?
Âl-i İmran Suresinde  Rabbimiz şöyle buyurmaktadır, mealen:
– “Rabbinizin bağışına ve genişliği göklerle yer arası kadar olan, Allah’ın muttakkîler için hazırladığı cennete koşun!”
(Âl-i İmran-133)
Allah, bu sakat zihniyetlilerin iddia ettiği gibi  henüz yaratılmamış cennet için muttakilere, genişliği göklerle yer arası kadar olan cennete  “koşun” der miydi?

Bedayül-Ahbar’da ve diğer muteber kaynaklarda nakledildiğine göre Cenab-ı Hakk’ın cenneti Adem’den iki bin yıl önce yarattığını belirtmektedir. Adem aleyhisselam Mekke ile Taif arasında yaratıldı ve 40 yıl kalıpta bekletildi. Sonra ona ruh verildi. Melekler secde ettiler iblis isyan etti. Daha sonra melekler ona gökleri gezdirdiler ve cennete getirdiler. Cennetin her yerinde “Lâ ilahe illallah Muhammedun Rasulullah” yazılı olduğunu gördü. O bir uyku esnasında Allah onun sol eğe kemiğinden Havva’yı yarattı. Bundan sonra Cenabı Hak Adem’e şöyle buyurdu, mealen:

– “Dedik ki: “Ey Âdem, sen ve eşin cennette oturun, ikiniz de ondan dilediğiniz yerde bol bol yeyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.” Bekara-35
Bu ayeti kerime, cennetin Adem’den çok önce yaratıldığını ve şu anda da halen var olduğunu gösteren açık bir belgedir.

– “Bunun üzerine şeytan onları(n ayağını) oradan kaydırdı, içinde bulundukları (cennet yurdu)ndan çıkardı. Biz de: “Birbirinize düşman olarak inin, orada belirli bir vakte kadar sizin için bir karar yeri ve bir nasib vardır.” dedik. ” Bekara-36

HADİS-İ ŞERİFLERDE CENNET:

Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
–“ Cennette mü’min, çocuk arzu ettiğinde, hamli, doğumu ve yaş alması bir anda oluverir.” (Hadis-i Tirmizî, Cenneh, 23;)

Resulullah (sav) buyurdular ki:

“Gümüşten iki cennet vardır. Kapları ve içinde bulunan diğer şeyleri de gümüştendir. Altından iki cennet vardır, kapları ve içlerinde bulunan diğer eşyaları da hep altındandır. Adn cennetinde, cennetliklerle Rablerini görmeleri arasında Allah’ın veçhindeki ridau’l-kibriyadan (büyüklük perdesinden) başka bir şey yoktur.” (Buhari, Tefsir, Rahman 1, 2, Bedu’l-Halk 8, Tevhid 24; Müslim, İman 180; Tirmizi, Cennet 3.)

Rasulullah (sav) buyurdular ki:

– “Cennette bir ağaç vardır ki, binekli bir kimse yüz yıl gölgesinde yürüse onu katedemez. İstersiniz şu ayeti okuyun: “Daimi gölgelerdedirler, çağlayıp duran su başındadırlar.”
(Vakıa 30-31).” (Tirmizi, Tefsir, Vakıa, Cennet 1)

Ebu Hureyre: Resulullah (sav) buyurdular ki:

“Cennette hiçbir ağaç yoktur ki gövdesi, altından olmasın.” (Tirmizi, Cennet 1)

Ebu Hureyre: Resulullah (sav) buyurdular ki:

“Cennette, yay kadar bir yer, güneşin üzerine doğduğu veya battığı şeyden (dünyadan) daha hayırlıdır.”

Tirmizi, Hz. Enes’ten şu ziyadede bulunmuştur:

“Sizden birinizin yayı kadar veya kamçısı kadar cennetteki bir yer, dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır. Cennet ehlinden bir kadın, arz ehline görünecek olsa, dünya ve içindekileri aydınlatır, arzla sema arasını güzel koku ile doldururdu, onun başörtüsü dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır.” (Buhari, Bed’ül-Halk 8, Tefsir, Vakı’a 1; Müslim, Cennet 6; Tirmizi, Cennet 1)

Sa’d İbnu Ebi Vakkas: Resulullah (sav) buyurdular ki:

“Cennette olan şeyden bir tırnağın azalttığı miktar, semavat ve dünya arasında dört ciheti de tezyin etmiş olarak görünürdü. Eğer cennet ehlinden bir adam dünya ehline zuhur etse ve bilezikleri görünse o(nun şavkı) güneşin ziyasını bastırırdı, tıpkı güneşin, yıldızların ziyasını bastırması gibi.” (Tirmizi, Cennet 7)

Büreyde (ra) Bir adam Resulullah (sav)’a: “Cennette at var mı?” diye sordu. Aleyhissalatu vesselam da:

“Allah Teala Hazretleri seni cennete koyduğu takdirde, kızıl yakuttan bir at üzerinde orada dolaşmak isteyecek olsan, o seni istediğin her yere uçuracaktır.” buyurdular.
Bunun üzerine diğer biri de: “Cennette deve var mı?” diye sordu. Ama buna Aleyhissalatu vesselam öncekine söylediği gibi söylemedi. Şöyle buyurdular:

“Eğer Allah seni cennete koyarsa, orada canının her çektiği, gözünün her hoşlandığı şey bulunacaktır.” (Tirmizi, Cennet 11)

Resulullah (sav) buyurdular ki:

“Cennette siyah gözlülerin (hurilerin) toplanma yerleri vardır. Orada, benzerini mahlukatın hiç işitmediği güzel bir sesle şarkı okurlar ve şöyle söylerler: “Bizler ebedileriz, hiç ölmeyiz! Bizler nimetlere mazharız, fakr bilmeyiz! Rabbimizdan razıyız, mükedder olmayız! Kendisinin olduğumuz beylerimize ne mutlu!”(Tirmizi, Cennet 24)

Resulullah (sav) buyurdular ki:

“Cennet ehlinin bir çarşısı vardır. Her cuma oraya gelirler. Derken kuzey rüzgarı eser, elbiselerini ve yüzlerini okşar. Bunun tesiriyle hüsün ve cemalleri artar. Böylece ailelerine, daha da güzelleşmiş olarak dönerler. Hanımları: “Vallahi, bizden ayrıldıktan sonra sizin cemal ve güzelliğiniz artmış!” derler. Erkekler de: “Sizler de, Allah’a kasem olsun, bizden sonra çok daha güzelleşmişsiniz!” derler.” (Müslim, Cennet 13)

Resulullah (sav) buyurdular ki:

“Cennette bir çarşı vardır. Ancak orada ne alış, ne de satış vardır. Sadece erkek ve kadın suretleri vardır. Erkek bunlardan bir suret arzu ederse o surete girer.”(Tirmizi, Cennet 15)

Cennetler yaratılmamış olsa idi Rasulullah böyle bir açıklama yapar mıydı?

 

 

7-  İsa(a.s.) Gelmeyecek Öldü diyor

CEVAP:
Hazreti İsa aleyhisselamın kesinlikle öldürülmediğini Nisa Suresi 157
′de görmekteyiz. Mealen:
“Biz Allah’ın Rasulu Meryem oğlu Mesih İsa’yı öldürdük” demeleri, onlara aittir.  O’nu ne öldürdüler ne de O’nu astılar, lakin kendilerine bir benzetme yapıldı. O’nun hakkında ihtilaf edenler kesin bir şüphe içindeler. Onların O’na dair hiçbir bilgileride yoktur.” (Nisa-157)
ve Nisa Suresi 158. ayetin meali:
– “Bilakis Allah O’nu kendine kaldırdı. Allah güçlüdür, hikmet sahibidir.”
Ayette, mealen; “ Ancak onlar için, (bir başkası) O’na benzetildi.” diye beyan edilir. Ve aynı ayetin devamında: “O’nun hakkında ihtilaf edenler kesinlikle şüphe içindedirler”  Hristiyan ve yahudilerin bu husustaki bilgilerinin sağlıklı olmadığını, bu ayetten net olarak anlamaktayız.

Barnabas İncili, diğer incilleri bu mevzuda da, tekzib etmektedir.  Barnabas İncili bu benzetme olayını  şöyle beyan eder; “İsa’nın yerine öldürülen kimsenin, kendisinin İsa’ya benzetildiğinin bile farkında değildir.”
Bu ifadelerin bu İncil’e, olaya şahid kişilerce yazıldığı, yine bu incildeki beyandan öğreniyoruz.  Kaldı ki Barnabas İncili  şu durumda doğrusuna en yakın olduğu sanılan bir İncildir. Şu durumdaki incillerin, Kur’an Kerim gibi tamamının,  Allah’ın ayetleri olmadığını, bazı ifadelerin daha ilk yazılımında başkaları tarafından yazıldığı buradan da açıkça anlaşılmaktadır.
Nisa suresi 157. ayetin devamında: “Onların O’na dair hiç bir bilgileri yoktur. Ancak zanna tabi olurlar. Ve İsa’yı kesinlikle öldüremediler.”   ve Nisa suresi  158. ayette, “Öldürülmenin tam aksine, Allah O’nu kendine(katına) kaldırdı.”  Bu ayetteki ifade ne kadar açık ki; Hz. İsa’nın öldürülmeyip Allah katına sağ olarak yükseltildiği “bel” edatı ile açıkça ifade edilmektedir. ”bel” demek Arapçada durumun tam zıddı demektir ki bu;
ÖLDÜRÜLMEYİP, GÖĞE SAĞ OLARAK KALDIRILDIĞININ AÇIK İFADESİDİR.
Ayetin devamında mealen: “Allah azizdir ve hikmet sahibidir.” diye beyan edilir.

Seyit Kutub’un “Biz bu ikinci görüşe eğilimliyiz. Ubeyy okuyuş tarzında; ayetin, “illa leyu’minenne bihi kable mevtihî ” şeklinde okunması da, bu görüşü desteklemektedir. Bu okuyuş tarzında, fiildeki zamirin kime dönük olduğu açıkça görülmektedir.

         Bu durumda anlam şöyle olur!
NOT: Seyit Kutup Nisa 159. ayetin manasını aşağıda nasıl açıklıyor: 
“ illa leyu’minenne bihi kable mevtihî ”:  İsa (a.s)’ı inkar eden yahudiler, bu inkarlarını sürdürdükleri, onu öldürdüklerini ve çarmıha gerdiklerini söyledikleri halde, bunlardan birinin ölümü yaklaştığında can boğaza dayandığı anda, kendisine gerçek görünmekte, İsa’nın doğru söylediğini, peygamberliğinin hak olduğunu görmekte ve O’na iman etmektedir. Ancak böylesi bir imanın hiçbir yarar sağlayamadığı bir sırada… Kıyamet günü de İsa, bunların aleyhine şahitlik yapacaktır.” 

Seyit Kutup yukarıda 159. ayete, ayette olmayan bir mana yükleyerek ehl-i sünnetin zıddına bir mana verip, açık açık yanlış mana vermektedir ki işte 159. ayetin meali:
– ”Ehl-i kitabtan hiçbir kimse yoktur ki, ölümünden önce muhakkak ona iman etmiş olmasın.”
Ehli sünnet ile Seyit Kutub’un tefsiri ile aynı manayı taşıyor mu?   Bir ayet hangi kıraat ile okunursa okunsun, ne Kur’an’ın harfleri nede manası asla değiştirilemez. Ayet gerek Ubeyy İbnü Ka’b’ın Ubeyy okuyuşu ile, gerekse Muaz İbnü Cebel, Zeyd ibnü sabit veya İbni Mes’ud okuyuşu ile okunsun,  yukarıda Seyit kutub’un verdiği manadan uzaktır.  Seyit Kutub’un tefsirinde benimsediği ikinci görüşü: “Başka grub tefsir bilgini de ayetten şu anlamı çıkarmıştır: “Kitap Ehli’nden hiç kimse yoktur ki, ölmeden önce (yani Kitap Ehli’nden olan kişi) İsa’ya iman etmemiş olsun.” Bu da -ölümün eşiğinde olan kişiye, gerçeğin tüm çıplaklığıyla göründüğüne ancak, bu bilmenin yarar sağlayamadığına ilişkin görüşe kanıt teşkil etmektedir..”  Şu hususuda belirtelimki her insan ister inansın ister inanmasın vefat etmeden önce ölüm sekeratında iken, sadece İsa’ya değil, Allah’a, ahirete ve tüm enbiyanın getirdiklerine iman edecektir. Bunda hiçbir ehl-i sünnet aliminin ihtilafı yoktur. Ama bu imanın Allah katında, kafir ve münafıklara hiçbir geçerliliği olmayacaktır .
159. ayette Cenabı Hak (c.c.) (mealen):
– “ehl-ikitabtan hiç kimse yoktur ki Onun ölümünden önce, O’nun tebliğine iman etmemiş olsunlar.” der
Nisa 159. ayeti, mealen: ”Ehl-i kitabtan hiçbir kimse yoktur ki O’nun ölümünden önce, O’na iman etmemiş olmasınlar.” olarak tercüme edilir. Dikkat edilirse burada “hum” zamiri kullanılmamış “hu” zamiri kullanılmış olup, çoğul değil tekil üçüncü şahıs zamiri kullanılarak ehli kitabın vefatları esnasında iman etmeleri değil, İsa aleyhisselamın vefatından önce ifadesi kullanılarak yanlış anlaşılmalara yer bırakılmamıştır.
Seyit Kutub mason Abduhun etkisi altında kaldığından, bu kadar açık bir ifadeye kasten yanlış mana vermiştir.
Hz. İsa aleyhisselamın vefat etmesinden önce ehli kitabın, İsa’ya iman etmeleri söz konusu iken, ”ehli kitabın her biri vefatlarından önce İsa’ya iman ederler”  ifadesi ile açık bir mana çarpıtılmıştır. Yukarıdaki açıklamalarda Kur’an-ı Kerîm, İsa aleyhisselamın henüz vefat etmediğini çok açık bir ifade ile haber vermektedir.

Taberi Tefsinde ise Nisa Suresi 159. ayeti kerime şu mealde izah edilir:
Kitap ehlinden hiçbir kimse yoktur ki, ölmeden önce ona iman etmiş olmasın. İsa* kıyamet gününde onların üzerine şahitlik edecektir.

Müfessirler bu âyet-i kerime’yi çeşitli şekillerde izah etmişlerdir.

a- Abdullah b. Abbas, Ebû Malik, Hasana Basri, Katade ve İbn-i Zeyd âyeti şöyle izah etmişlerdir: “Ehl-i kitaptan hiçbir kimse yoktur ki İsa Deccal’ı öldürmek için tekrar yeryüzüne gönderildiğinde İsa ölmeden önce ona iman etmiş olmasın.”

Görüldüğü gibi bu görüşte olanlara göre bu âyet-i kerime, Hazret-i İsa’nın yere inmesinden sonra ehl-i kitap olan bütün insanların Hazret-i İsa’ya iman edecekle rini ve müslüman olacaklarını bildirmektedir. Kıyamet gününde de Hazret-i İsa, ehl-i kitap için şahitlik edecektir. Onlardan kimin iman edip kimin iman etmediğini bildirecektir.

b- Yine Abdullah b. Abbas, Mücahid, İkrime, Hasan-ı Basri, Muhammed b. Şirin ve Cüveybir’den nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyetin izahı şöyle dir: “Yahudilerden hiçbir kimse yoktur ki, ölümünden önce isteyerek veya istemeyerek İsa’ya iman etmiş olmasın.”

Görüldüğü gibi bu görüşte olanlara göre bir Yahudinin boynu da vuruşla . bir yerden düşerek de ölse veya bir yırtıcı hayvan tarafından parçalanarak da öl se mutlaka Hazret-i İsa’ya iman eder sonra canı çıkar. Hristiyanlar da böyledir.

c- İkrime’den nakledilen diğer bir görüşe göre âyetin mânâsı şöyledir: “Ehl-i kitap olan Yahudi ve Hristiyanlardan hiçbir kimse yoktur ki o kimse ölümünden önce Muhammed‘e iman etmiş olmasın.”

Taberi bu görüşlerden

birinci görüşün tercihe şayan olduğunu söylemiştir. Zira ikinci görüşte olanlar, bütün ehl-i kitabın, Hazret-i İsa’ya iman ettikten sonra ölmüş olacaklarını söylemişlerdir. Bunların ifadeleri esas alındığı takdirde, Ölen ihl-i kitaba İslam muamelesi tatbik etmek icabeder. Çünkü Hazret-i İsa’ya hakkıyla iman edenin, Hazret-i Muhammed de dahil diğer bütün Peygamberlere iman etmesi ve müslüman olması gerekir. Hazret-i Muhammed‘e iman edinin Hazret-i İsa’yı yalanla ması mümkün olmadığı gibi Hazret-i İsa’nın Peygamber olduğuna iman edinin de Hazret-i Muhammed‘i yalanlaması mümkün değildir. Bunların izahlarına göre ölen her ehl-i kitaba İslam muamelesi uygulanarak, onun yıkanması, cenazesinin kı lınması, malının, erginlik çağına gelmemiş olan çocuklarına veya erginlik çağı na ermiş müslüman çocuklarına taksim edilmesi, eğer küçük çocuğu veya ergin lik çağına gelmiş müslüman çocuğu yoksa malının, böyle olan müslümanlar gi bi Beytül Mala aktarılması gerekir.

Halbuki bütün müslümanlar, Hazret-i Muhammed‘e ve onun, Allah katından getirdiklerine iman etmeden önce ölen bir ehl-i kitaba müslüman muamelesi ya pılmayacağı ve ona, hayatındaki gibi ehl-i kitap hukukunun uygulanacağı husu sunda ittifak etmişlerdir. Bu da: “Her ehl-i kitap ölmeden önce Hazret-i İsa’ya mutla ka iman eder,” görüşünün yanlış olduğunu, âyetin bu bölümünden maksadın, âhir zamanda Hazret-i İsa’nın yeryüzüne indiği sırada mevcut olan ehl-i kitabın kasdedildiğini ve bunların, Hazret-i İsa’ya dolayısıyla Hazret-i Muhammed‘e iman edeceklerini beyan ettiğini gösterir. Nitekim bu hususta Ebû Hureyre (radıyallahü anh) Resûlüllah(sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğunu Rivâyet etmiştir:

“Peygamberler baba bir kardeştirler. Anneleri ayrıdır. Dinleri ise birdir. Ben, Meryemoğlu İsa’ya daha yakınım. Çünkü benimle onun arasında Peygam ber yoktur. İsa inecektir. Siz onu gördüğünüzde onu tanıyın. O, orta boylu, kır mızı ile beyaz arası bir tendedir. Onun üzerinde iki parçadan meydana gelen açık sarı bir elbise bulunur. Ona ıslaklık dokunmasa da sanki başından (saçla rından) su damlıyor gibidir. O, haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıra cak ve insanları İslama davet edecektir. Allah, onun zamanında İslam dışındaki bütün dinleri yok edecektir. Yina Allah onun zamanında Deccal Mesihi yok edecek, yeryüzünde güven hakim olacaktır. Öyle ki arslanlar develerle, kaplanlar sığırlarla, kurtlar koyunlarla beraber otlayacak ve çocuklar yılanlarla oynayacaklardr. Bunlar birbirlerine zarar vermeyeceklerdir. İsa yeryüzünde kırk senekılackalardır.” Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 2, s. 406

Görüldüğü gibi Hazret-i İsa, Deccalı öldürmek için ölümünden evvel gökten inince bütün bâtıl dinler ortadan kalkacak, insanlar İslam dininde birleşecekler ve böylece ehl-i kitap olanlardan, İsa’ya iman etmeyen kalmayacaktır.

Hasan-ı Basri diyor ki: “Allah’a yemin olsun ki Hazret-i İsa şu anda diridir ve Allah katmdadir. O, yeryüzüne indiği zaman bütün ehl-i kitap ona iman edecektir. Kıyamet gününde de Hazret-i İsa, kendisine inanan veya inanmayanlara karşı şa hit olacaktır.”

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i İsa’nın tekrar yeryüzüne ineceğini beyan ederek buyuruyor ki:

“Hayatım kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki, Meryemoğlu İsa ya kında aranıza adeletli bir hakem olarak inecek, haçı kıracak, domuzu öldürecek (onu ortadan kaldırıp yenmesini yasaklayacak) cizyeyi kaldıracaktır. Ayrıca o zaman mal artacak öyle ki kimse ona tenezzül etmeyecektir. Buhari, K. el-Büyü, bab: 102/ Müslim, K. el-iman, bab: 242, Hadis no: 15

Taberi diyor ki: “Âyet-i-kerimeyi “Hiçbir ehl-i kitap yoktur ki ölmeden önceMuhammed‘e iman etmiş olmasın.” şeklinde izah edenlerin görüşlerinin fasit olduğu, bundan önceki görüşün fasit olduğunu izahtan anlaşılmaktadır. Bu na ilaveten daha önce Hazret-i Muhammed‘den bahsedilmemiştir ki bu âyette geçen deki zamirin Hazret-i Muhammed‘i gösterdiği söylensin. Daha önce Hazret-i İsa, annesi ve Yahudilerden bahsedildiğinden bu zamirin Hazret-i İsa’yı gösterdiğini söylemek elbetteki daha isabetlidir.

Şimdi konu ilgili hadis-i şerifleri nakledelim:
Peygamber efendimiz(s.a.v.) şöyle bidirdiler:
– “İsa ölmedi, kıyametten önce size dönecektir.”
(Hadis-i Kütüb-ü Sitte 3.cild 365.shf.)
Ebu Hureyre’den naklen Peygamber(s.a.v.) şöyle bildirdiler:
– ”Vallahi Meryem oğlu İsa Feccurravha(Mekke-Medine arasında bir yer) mevkiinde hacc yapmak veya umre yapmak yahutta her ikisini de yapmak için elbette telbiye getirecektir”
(K.Sitte 13.cild 152 shf.de  Müslim Hacc 216(1252)
Buhari ve Müslim’deki diğer bir hadis-i Şerifi naklen:
– “Nefsim yed’i kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, Meryem oğlu İsa’nın hakem ve adalet sahibi olarak inmesi yaklaşmıştır. O, haçı kıracak, domuzu katledecektir.”
(kütübü Sitte c.14 shf.270-274, 5004 )
Cabir (r.a.)dan Rasulullah(s.a.v.) bildirdiler ki:
– “
Ümmetimden bir gurup hak için mücadeleyi, muzaffer bir şekilde kıyamete dek sürdürecektir. O zaman Meryem oğlu İsa’da iner. O vakit müslümanların lideri “Gel bize namaz kıldır “der. O “hayır”der, “ Allah’ın bu ümmete bir ikramı olarak siz birbirinize emirsiniz” der.
(hadis-i müslim, iman 247.)

Abdullah ibnu Amr’dan(r.a) Peygamber(s.a.v.) efendimiz bildirdilerki:
– “Meryem oğlu İsa yeryüzüne iner, evlenir ve çocukları doğar. Kırkbeş yıl böyle geçer. Sonra vefat eder ve benimle birlikte kabrime defn edilir.”(kütübü.sitte c.15.shf.377)
Bu kadar açık ifadelerle, bu kadar sahih hadis-i şeriflerle İsa aleyhisselamın ölmediği ahir zamanda tekrar geri geleceği hem Kur’an-ı Kerim, hem Peygamber (s.a.v.) efendimiz tarafından açıkca bildirilmişken, bu sadık haberlere muhalefetin manası Peygambersiz Allah inancı değil de nedir? Allahu teala Peygambersiz imanı asla kabul etmeyeceğini, yine Kur’an-ı Kerim’de beyan etmektedir. Yazıklar olsun bu mason, sinsi, sözde din adamlarına.  Bu reformcu masonlara körü körüne tabi olanlara çok yazık. Bu bariz haberleri görmezden gelip, Kur’an’a  yanlış mana vererek bilgisi az olan müslümanların kafalarını karıştırmak, İslam düşmanlarının ekmeğine yağ sürmektirki;  Allahu teala o kimseleri hem bu dünyada, hem ahirette perşian edecektir.
D İ K K A T !  Seyyid Kutub denilen şahıs, 1903 yılında Mısır’da doğmuş ve Kahire İlim Enstitüsü mezunu sosyalist bir yazar iken,  mason locası başkanı Muhammed Abduh’un yolunu kendine kılavuz edinmiş ve bu doğrultuda  eserler yazmış, ehl-i sünnet karşıtı bir sapıktır.(Sadeti Ebediye 1060 shf.)
İsa (a.s.) ın nüzulu hakkında gerek Buhari’de ve gerekse kütübü sittedeki diğer hadislerde, hadis-i şerifler olmasına rağmen , Peygamberimiz(s.a.v.)in hadislerine hiç yer vermemesi esef verici bir durumdur.

 


8-  İsa(a.s.) Bebekken Konuşmamıştır diyor

CEVAP:
Ama Allahu teala öyle demiyor. Sure-i Meryem mealen:
27 – Sonra Meryem onu (İsa’yı) yüklenerek kavmine getirdi. Onlar (hayretler içinde şöyle) dediler: “Ey Meryem! doğrusu sen görülmemiş bir şey yaptın.”

28 – “Ey Harun’un kızkardeşi! Senin baban kötü bir adam değildi, annen de iffetsiz bir kadın değildi.”

29 – Bunun üzerine Meryem çocuğu gösterdi. Onlar; “Biz beşikteki bir çocukla nasıl konuşuruz?” dediler.

30 – (Allah’ın bir mucizesi olarak İsa şöyle) dedi: “Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. O bana kitab verdi ve beni bir peygamber yaptı.”

31 – “Beni, nerede olursam olayım mübarek kıldı. Hayatta bulunduğum müddetçe namaz kılmamı ve zekat vermemi emretti.”

32 – “Beni anneme hürmetkar kıldı. Beni zorba ve isyankar yapmadı.”

33 – “Doğduğum gün, öleceğim gün ve dirileceğim gün selam ve emniyet benim üzerimedir.”

34 – İşte hakkında (yahudilerle hıristiyanların) ihtilaf edip durdukları Meryemoğlu İsa’ya dair Allah’ın sözü budur.

 


9-  Meryem Annemiz Çift cinsiyetli idi diyor

CEVAP:
Meryem Suresinde ise Hz Meryem’in temiz ve iffetli olduğunu ve onun nasıl hamile kaldığını Kuran açıkça bildirmektedir. Buna rağmen Hz meryem’e çift cinsiyetli diyerek hakaret etmek Müslüman işi değildir.
Meryem Suresi mealen:
16 – (Ey Muhammed!) Kur’ân’daki Meryem kıssasını da an (insanlara anlat). Hani o, ailesinden ayrılarak (evinin veya mescidin) doğu tarafında bir yere çekilmişti.

17 – Sonra ailesiyle kendisi arasına bir perde koymuştu. Biz ona meleğimiz (Cebrail)i gönderdik de ona tam bir insan şeklinde göründü.

18 – Meryem: “Ben senden Rahmân (olan Allah) a sığınırım. Eğer Allah’dan korkuyorsan (dokunma bana)” dedi.

19 – Melek: “Ben, sana temiz bir oğlan bağışlamak için, Rabbinin gönderdiği bir elçiyim” dedi.

20 – Meryem: “Benim nasıl çocuğum olabilir? Bana hiçbir insan dokunmamıştır. Ben iffetsiz de değilim” dedi.

21 – Melek: “Bu, dediğin gibidir. Ancak Rabbin buyurdu ki: Bu (babasız çocuk vermek), bana pek kolaydır. Hem biz onu nezdimizden insanlara bir mucize ve rahmet kılacağız. Hem, bu önceden (ezelde) kararlaştırılmış bir iştir.” dedi.

22 – Nihayet (Allah’ın emri gerçekleşti) Meryem İsa’ya gebe kaldı ve o haliyle uzak bir yere çekildi.

23 – Sonra doğum sancısı onu bir hurma dalına tutunup dayanmaya zorladı. “Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim” dedi.


10- Cehennem Ebedi Değil diyor

CEVAP:
Cehennemin ve Cennetin sonsuz olduğuna dair birçok âyet-i kerime vardır. Mesela Bekara 25, A.İmran 116, Maide 85, Enam 128, Tevbe 68, Hud 107.

Âyet-i kerimede Cehennem için de, Cennet için de (Hüm fiha halidun = Onlar orada ebedi kalırlar) buyuruluyor. (Bekara 81, 82)

Ebedilik sıfatı
Sual: Kur’an-ı kerimde, kâfirlerin Cehennemde, müminlerin Cennette, ebedi kalacağı bildiriliyor. Böyle olunca, Allahü teâlâdan başka şeyler için de, ebedilik sıfatı kullanılmış olmaz mı?
CEVAP
Bunların var olmaları, varlıkta durmaları, kendilerinden olmadığı gibi, ebedi olmaları da, kendilerinden değildir. Bunları, ebedi yapan, Allahü teâlâdır. Allahü teâlâ, “Ol!” derse, var olur, “Yok ol!” derse, yok olur. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Mahlûkların yok olacaklarına inanmak, yoktan var edildiklerine inanmak gibi, imanın şartıdır. (Arş, Kürsi, Levh, Kalem, Cennet, Cehennem ve Ruh denilen mahlûklar yok olmayacak, sonsuz var olacaklardır) ifadesi, bunlar yok olamaz demek değildir. Allahü teâlâ, var etmiş olduğu şeylerden, dilediklerini, tekrar yok edecek, dilediklerini de, yalnız kendi bileceği fayda ve sebeplerden dolayı, hiç yok etmeyecek, bunlar ebedi, yani sonsuz var olacaklardır demektir. Allahü teâlâ, dilediğini yapar ve istediğini emreder. Demek ki, âlem yani her şey, Allahü teâlânın dilemesi ve kudreti ile vardır. Var olmaları için ve varlıkta kalmaları için, Allahü teâlâya muhtaçtır; çünkü baki olmak demek, varlığın her an devam etmesi demektir. Başka bir şey olmak demek değildir. Hem var olmak, hem de varlıkta kalabilmek, Allahü teâlânın iradesi, dilemesi ile olur. (3/57)

Cennet de, Cehennem de dolacaktır

Cehennem sonsuz değil mi?
Sual: İbni Teymiyye, (Cehennem sonsuz değil) dediği için, İbni Teymiyyeci bir arkadaş, (Nebe sûresi 23. âyetinde, sonsuz olarak değil, asırlar boyunca Cehennemde kalınacağı bildiriliyor. Dolayısıyla, kâfirler de Cehennemde ebedî kalmayacaktır) diyor. Bu yanlış değil mi?
CEVAP
Evet, yanlıştır. Bahsedilen âyet-i kerimenin meali şöyledir:
(Onlar orada ahkâb [hukublar, devirler] boyunca kalacaklardır.) [Nebe 23]

Ahkâb, hukub kelimesinin çoğuludur. Hukub, birçok seneleri ihtiva eden bir devir demektir. İmam-ı Kurtubi hazretleri tefsirinde buyuruyor ki:
(Devirler boyunca orada kalacaklar) demek, (Devirler devam ettikçe, Cehennemde kalacaklar) demektir. Bu devirlerin ardı arkası kesilmeyecektir. Her bir devir geçtikçe bir başkası gelecektir. Sonsuza kadar, ardı ardınca günler gelecek, demektir. Eğer beş ya da on ahkâb denilseydi ya da buna benzer bir ifade kullanılmış olsaydı, o zaman belirli bir zamana delalet ederdi. Ahkâbın söz konusu ediliş sebebi, hukubun en uzun süreyi kapsadığından dolayıdır. Böylelikle onların anlayışlarının benimsediği ve bildikleri şekilde onlara hitap etmiş olmaktadır. Burada bu ifade, ebedîlik için kullanılmıştır. Yani onlar orada ebediyen, sonsuz olarak kalacaklardır.

Ahkâb ifadesi kalblere daha bir dehşet verir ve ebediliğe daha açık bir delil teşkil eder. Anlamlar birbirine yakın olduğu için ahkâb ifadesi kullanılmıştır. (Cami’u li-Ahkâm)

Beydâvî, Celâleyn, Medârik tefsirlerinde de, (Sonsuz devirler boyunca içinde kalacaklar) şeklinde açıklanmıştır. Bu husus şu mealdeki âyet-i kerimelerde, daha açıkça bildirilmiştir:
(Kötülükleri [günahları, küfürleri] kendilerini çepeçevre kuşatanlar cehennemliktir, orada ebedî kalırlar.) [Bekara 81]

(Şüphesiz, kâfirlere Cehennem azabı ebedîdir, sonsuzdur.) [Zuhruf 74]

Cennet de, Cehennem de sonsuzdur.


11- Nuh(a.s.) 950 Yıl Yaşamadı diyor


CEVAP:
Kur’an’da Hz. Nuh’un (a.s.) yaşıyla ilgili olarak şu bilgi yer almaktadır. Mealen:
– “Andolsun ki biz Nuh’u kendi kavmine gönderdik de o 950 yıl onların arasında kaldı. Sonunda onlar zulümlerini sürdürürken tufan kendilerini yakalayıverdi. Fakat biz onu ve gemidekileri kurtardık ve bunu âlemlere bir ibret yaptık.” (el-Ankebût 29/14-15)
Bu âyetten anlaşıldığına göre Hz. Nuh’un (a.s.) 950 yıl kavmiyle birlikte yaşamış ancak bu sürenin onun bütün ömrünü veya Peygamberlik süresinin tamamını mı yoksa tufana kadar olan safhasını mı içine aldığına işaret edilmemiştir.
Bu kadar açık mana ifade eden ayetlere rağmen felsefeci ayetleri inkar ediyor. Buna tabi olanlara Rabbim hidayet eylesin.


12- Deniz ayrılmadı (Hz Musa A.s.)

CEVAP:
Firavun ve kavmine çok sayıda bela verilmesine rağmen, onlar Allah’a teslim olmamışlar; Allah’ı tek İlah olarak kabul etmemişlerdi. Hatta başlarına gelenlerden ötürü Hz. Musa’yı sorumlu tutarak, onu Mısır’dan sürmek istemişlerdi. Allah Kur’an’da, Hz. Musa ve beraberindeki müminlere şöyle buyurmaktadır:

Musa’ya: ‘Kullarımı gece yürüyüşe geçir, çünkü izleneceksiniz’ diye vahyettik. Bunun üzerine Firavun şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi.

(Şuara/ Âyet: 60,61,62,63,64,65,66,67) Mealen:
– Derken (Firavun ve adamları) güneş doğmuştu ki, onların ardına düştüler.

61 – İki topluluk birbirini görünce, Musa’nın adamları “Eyvah, yakalandık! dediler.

62 – Musa: “Hayır, aslâ! dedi, Rabbim şüphesiz benimledir, bana yolunu gösterecektir.”

63 – Bunun üzerine Musa’ya “Vur asân ile denize” diye vahyettik; vurunca bir infilak etti, her bölük koca bir dağ gibi oluverdi,

64 – Ötekilerini de buraya yanaştırıvermiştik.

65 – Musa ve beraberindekilerin hepsini kurtardık,

66 – Sonra da ötekileri suda boğduk.

67 – Şüphesiz bunda bir âyet (ibret) vardır; ama çokları iman etmiş değillerdir.

 

Bu konu ayrıca İngiltere British Müzesinde ki Firavun devrinden kalma
6 no’lu Mısır papirüsünde de şöyle geçer:

“Sarayın beyaz odasının muhafızı, kitaplarının reisi Amenamoni’den kâtip Penterhor’a:

Bu mektup elinize ulaştığı vakitte ve noktası noktasına okunduğu zaman, kalbini müteessir edecek bir halde olan acıklı felaketi, dalgalarda boğulma felaketlerini öğrenerek kalbini kasırga önündeki yaprak gibi en şiddetli ıstıraba teslim et.

 Musibet şiddetli, zaruret birden bire onu zabdetti. Sular içinde uyku, canlıyı acınacak bir şey yaptı. Reislerin ölümünü, kavimlerin efendisi şarkların ve garpların kralının mahvolmasını tasvir et. Sana gönderdiğim haber hangi habere kıyas edilebilir?”

Mısır firavununun denizde boğulduğu ayetlerden mezkür yazıttan da açıkça anlaşılmaktadır. Ona rağmen felsefeci Okuyan, açık ayetleri Rasulullahın ve ashabının anladığı gibi anlamayıp inkar yolunu seçmiş. Allah buna hidayet versin.

13- Belkıs Tahtı Bir Anda Gelmedi diyor

 

CEVAP:
Sure-i Neml/38 mealen:
– (Sonra Süleyman müşavirlerine) dedi ki: “Ey ulular! Onlar teslimiyet gösterip bana gelmeden önce, hanginiz o Melike’nin tahtını bana getirebilir?”

39 – Cinlerden bir ifrit, “Sen makamından kalkmadan ben onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm ve güvenim var.” dedi.

40 – Kitaptan ilmi olan kimse ise, “Gözünü açıp kapamadan, ben onu sana getiririm” dedi. (Süleyman) onu (Melike’nin tahtını) yanıbaşına yerleşivermiş görünce, “Bu, dedi, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin (gösterdiği) lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; nankörlük edene gelince, o bilsin ki Rabbim müstağnidir, çok kerem sahibidir.”

Felsefeci Okuyan, “Belkıs Tahtı bir anda gelmedi diyor” ama, Kuran onun açık bir yalancı olduğunu üstte zikredilen ayetlerle gösteriyor.


14- “Yedi Uyurlar Hikaye” diyor

CEVAP:
Sure-i Kehf/22 Mealen:
– Ashab-ı Kehf’in sayılarında ihtilaf edenlerden bazıları: Onlar, üç kişidir, dördüncüleri köpekleridir” diyecekler. Diğer bazıları da “Onlar, beş kişidir, altıncıları köpekleridir ” diyecekler. Her ikisi de bilinmeyen hakkında tahmin yürütmektir. (kimileri de:) “Onlar, yedi kişidir; sekizincisi köpekleridir” derler. De ki: “Onların sayılarını Rabbim daha iyi bilir.” Onları ancak pek azı bilir, Bu sebeple onlar hakkında bu bildirilenler dışında bir münakaşaya girişme ve bunlar hakkında hiç kimseye de bir şey sorma!

23 – Hiçbir şey için, Allah’ın dilemesi dışında: “Ben yarın onu yapacağım deme”

24 – Ancak Allah dilerse (yapacağım de). Ve unuttuğun vakit Allah’ı an ve “Umarım Rabbim beni, doğruya daha yakın olana eriştirir.” de.

25 – Onlar, mağaralarında(güneş takvimine göre) üçyüz yıl kadar kaldılar ve (ay takvimine göre) dokuz yıl da buna ilave etmişlerdir.

26 – “De ki: “Onların ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir.” Göklerin ve yerin gaybı O’na aittir. O ne güzel görendir! O ne mükemmel işitendir! Onların, O’ndan başka bir yardımcısı yoktur. O, kendi hükümranlığına kimseyi ortak etmez.”

Bu kadar açık ayetlere rağmen Ashab-ı Kehf yok diyen biri alim de değildir Müslümanlığı da sorgulanmalıdır.

DIKKAT: Sitemize ya da yazarlarımıza hakaret veya küfür eden ve yazarlarımızı tehdit eden şahısların IP adresleri ve giriş saatleri sistemimiz tarafından kaydedilmektedir. Avukatımız aracılığıyla bu kişiler hakkında gerekli yasal işlemler başlatılacaktır. Yorum göndermeden önce nezaket kurallarına dikkat ediniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Dikkat! Yorum yazmadan önce aşağıdaki uyarıyı okuyunuz:
5237 S.lı Türk Ceza Kanunu MADDE 125 Hakaret (1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.
(2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur.

Türk Ceza Kanununun yukarıda belirtilen maddelerine göre, sitemiz veya yazarlarımızın onur, şeref ve saygınlığını zedelemeye yönelik mesajlar gönderenler hakkında  gerekli yasal haklarımızı kullanacağımızı önceden bildiririz. Yorum yazarken nezaket kurallarına dikkat ediniz.

Bir cevap yazın