Mezhepsizlere ve Mealcilere Reddiye – 1

Bu makale, hak mezhepleri ele almakla birlikte, hak mezheplerin ortaya çıkışı, mezheplerin gerekliliği, hak mezhepler arasındaki teferruat farklılıkları ve mezhepsizlerin hak mezheplere karşı yanlış tutumları gibi önemli konuları ele almaktadır. İki farklı yazarımızın kaleminden çıkmıştır. Birinci bölüm, Fatma Ulusoy tarafından; İkinci bölüm ise Nurullah Osmanoğlu tarafından kaleme alınmıştır.

BİRİNCİ BÖLÜM
(Fatma Ulusoy)

Cemaat-ı Müslimin ve Mü’minin olarak hepimiz biliyoruz ki; Kur’an-ı Kerim dinimizin gereklerini bildiren yüce bir ders kitabıdır ve bu kitabın muallimi ve mütercimi Hz. Muhammed (S.A.V)’ dir. Nitekim mealen incelediğimizde birçok hususun efendimizin bizzat açıklaması ile bugünkü şeklini aldığını göreceğiz. İnceleme fırsatı olmayanlar için birkaç hususla meseleyi aydınlatalım. Kur’an-ı kerim’de bizlere “namaz kılın” emri buyrulmakta ve namazın farzlarıyla ilgili ayetler bulunmaktadır. Fakat bu emrin uygulanış şekliyle ilgili detaylı bir açıklama yoktur. Efendimiz namazın nasıl kılınacağını bizzat kendi anlatarak ve uygulayarak müminlere öğretmiştir. Yine “Hac” emri de bu şekildedir.

Peygamberimizin bizzat anlatıp göstermesi haricinde, sünnet ve hadisleri de mü’minlerin faydalandığı diğer rehberler olmuştur. Peygamberimizin ahirete irtihali ve “Allah’ın Kitabı’ndan size ne verildiyse onunla amel gerekir. Onun terki konusunda hiçbiriniz için mazeret yoktur. Eğer Allah’ın Kitabında yoksa o zaman benim bir sünnetim geçmiştir. Şayet benim geçmiş bir sünnetim yoksa bu defa ashabımın dedikleri vardır. Çünkü ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine sarılsanız hidayete erersiniz. Ashabımın ihtilafı ise sizin için rahmettir.” (Beyhaki, el-Medhal, s. 162-3, no: 152. tah. M. Ziyaurrahman el-A’zami Daru’l-Hulefa-Kuveyt, t.y.) hadisinin sırrınca müminler meselelerinini efendimizin ashabına danışmıştır. Çünkü onlar efendimizin bizzat huzurunda bulunmuş, onun yaşayışına şahit olmuş,  ondan elzem olan bilgileri öğrenmişler ve ayrıca kur’an  ve sünnetten hüküm çıkarabilme anlayışına sahip olmuşlardır. İşte bizzat kaynağından beslenen Ashab-ı Kiram, kendisinden sonra gelen Tabiin’e ve onlar da kendisinden sonra gelen Tebe-i Tabiin’e öğrendiklerini öğretmişlerdir. Bahsi geçen mezhep imamları efendimizin “İnsanların en iyisi benim asrımda bulunan Müslümanlardır (Eshab-ı Kiram). Onlardan sonra en iyileri, onlardan sonra gelenlerdir (Tabiin). Onlardan sonra en iyileri, onlardan sonra gelenlerdir (Tebe-i Tabiin). Onlardan sonra gelenlerde yalan yayılır. Bunların sözlerine ve işlerine inanmayınız” hadis-i şerifindeki zamanının en iyi insanlarıdır.

Bir anlamda Kur’an  ve hadisleri yorumlama şekli olan mezhep peygamberimizin ahirete irtihalinden sonra ortaya çıkmıştır. Bunun nedeni efendimiz aramızdayken meselelerin bizzat O’na danışılmasıydı. Fakat aramızdan ayrılışıyla daha önce karşılaşılmayan konular hakkında kıyas ve ictihad yolu açılmıştır.[1] Kıyas ve ictihadın Kur’an ve sünnete aykırı olduğunu ve bunun dinde ayrılığa ve bölünmelere sebep olacağını düşünmek yanlıştır. Nitekim efendimiz “Ümmetim dalâlet üzerinde ittifak etmez.”( İbni Mâce, Fiten:8) ve “Müslümanların güzel gördüğü bir şey, Allah katında da güzeldir.”  (Müsned, 1:379)  buyurmaktadır. İmamlarımızın farklı yorumlamasıyla oluşan dört mezhep haktır ve efendimizin mezhep imamlarından biri olan İmam-ı Azam Ebu Hanife’yi  “İman, süreyya yıldızına çıksa Fâris oğullarından biri elbette alıp gelir” hadis-i şerifleriyle işaret etmesi bunun kanıtı olarak gösterilebilir; Fâris, İran’ın Fers denilen memleketindeki insanlar demektir. İmamların en büyüğü olan Tabiin’den İmam-ı Azam’ın dedesi buradandır. Bu hadis-i şerifin İmam-ı Azam’ı gösterdiği açıktır.

Mezhep çeşitliliği müminlere sunulan bir genişlik ve kolaylıktır. Örneğin; Şâfiî’de, oruca imsak vaktinden önce niyet etmek şarttır. Uyumak, unutmak gibi herhangi bir sebeple bunu yapamayan bir Şâfiî, orucunu kurtarmak için, (Bu orucumu Hanefî’ye uyarak tutuyorum) derse oruç sahih olur. Bozulmaktan kurtulmuş olur. Din konusunda söz hakkı olan bu âlimlere uymamız gerektiğini  “Ey iman edenler, Allah’a itâat edin, Peygamber’e ve sizden buyruk sahibi olanlara (ulû’l-emr’e) itâat edin.” (en-Nisâ 4/59)” hadis-i şerifinden de kolaylıkla çıkarabiliriz.

Yazacaklarımı burada bitirip sözü Nurullah Hocamıza bırakıyorum.

İKİNCİ BÖLÜM
(Nurullah Osmanoğlu)

Bazı kesimler tarafından mezhepler bir ayrılık unsuru gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Oysaki bu tamamen yanlış bir kanıdır. Ehl-i Sünnet İmamları arasındaki farklılıklar, kesinlikle ihtilaf unsuru değil; aksine ihtiyaçtan doğan ve ufak tefek farklı değerlendirmelerden kaynaklanan ayrıntılardır. Bu ayrıntılar genellikle ibadetler, medeni ilişkiler ve ceza gibi konuların, Kur’an’da açık bir şekilde geçmeyen ancak Resulullah’ın yaşayış şeklinde görülen teferruatlarla ilgilidir. Diğer bir deyişle, hak mezhepler arasındaki farklılıklar asıl meselelerde değil, uygulanışla ilgili teferruatlardadır. Kaldı ki imanla ilgili konularda bu dört İmamımız arasında herhangi bir görüş farklılığı zaten yoktur.

Peki fer’i konulardaki farklılıkların sebepleri nelerdir? Bazı ayetlerde yer alan kelimelerin mecazi veya hakiki manada kullanılıp kullanılmadığı farklı yorumlanmıştır; bazen de bir ayetteki kelimenin birden fazla manaya gelmesi gibi sebepler, yine, müçtehitlerimizin farklı yorumlamasının sebeplerindendir. Diğer taraftan bazı hadislerin, Hz. Muhammed’in kelimesi kelimesine söylediği gibi değil, mana itibariyle rivayet edilmesi de bazen tek bir kelimenin bile farklı şekilde yorumlanmasına sebep olmuştur. Benzer şekilde bazı hadislerin birden fazla manaya gelmesi de görüş farklılıklarının sebepleridir. Hadislerin sahihliği konusunda dört müçtehidimiz de farklı yöntemler kullanmıştır; bu da içtihatların belirlenmesinde farklılıklara sebep olmuştur. Ancak bu farklılıklar, işin teferruatında sınırlı kalmıştır. Bu durum, Ehl-i Sünnet alimleri tarafından asla bir ayrılık unsuru olarak görülmemiş, aksine İslam’ın bir zenginliği olarak görülmüştür.

Hz. Muhammed bir hadisinde buyuruyor ki: “İnsanların en hayırlısı benim asrım(daki ashabım)dır. Sonra onlara yakın olan (Tabiîn)lerdir. Sonra da onlara yakın olan (Tebe-i Tabiîn)lerdir.” (Tirmizi)

Hz. Muhammed’e en yakın dönemlerde yaşamış olan dört büyük müçtehit (İmam-ı Azam Ebu Hanife, İmam-ı Hanbel, İmam-ı Malikİmam-ı Şafi) eskiden olduğu gibi günümüz İslam dünyasında da en sağlam ve güvenilir kaynaklardır. Her Müslüman’ın bu dört İmam’dan birini izlemesi, dünya ve ahiret için en doğru seçim olacaktır. İşte, adı geçen bu dört müçtehitten İmam-ı Azam Ebu Hanife, dört mezhep imamları içinde, Eshab-ı Kiram’a en yakın dönemde yaşamış, Eshab-ı Kiram’ın ve Tabiîn’in yaşayışlarını görmüş, her sözü kitaba ve sünnete dayalı bir ilim adamıdır. Yaşamı boyunca asla Kur’an ve sünnet dışına çıkmamış ve din adına kendi düşüncesi ile hiçbir şey söylememiştir. Nitekim bu büyük alimin geleceğini Hz. Muhammed, şu hadis ile önceden bildirmiş ve onunla övünmüştür: “Âdem aleyhisselam, benimle övündüğü gibi, ben de ümmetimden ismi Numan, künyesi Ebu Hanife olan bir zât ile övünürüm. O ümmetimin ışığıdır.” (Dürr-ül-muhtâr, İbni Abidin) İmam-ı Azam, rivayet edilen hadisleri derlemiş, tahlil etmiş ve Müslümanların ihtiyacı üzerine bazı içtihatlarda bulunmuştur. Yine İmam-ı Hanbel, İmam-ı Malik ve İmam-ı Şafi de Tebe-i Tabiîn döneminde yaşamış ve Ashab-ı Kiram’ı görmüş kişilerin yetiştirdiği din adamlarıdır. Hz. Muhammed’e yakın dönemlerde yaşadıkları için bu dört İmam’a uymak en doğru seçimdir.

Eğer mealcilerin yaptığı gibi her birey, az bir din bilgisiyle ayetleri ve hadisleri kendisi yorumlayacak olsaydı, günümüzde insan sayısı kadar mezhep olurdu. Bu da dinde bir bütünlük değil, her bireyin ibadetlerini farklı şekillerde ifa ettiği başıbozuk bir Müslüman topluluğunun oluşmasına sebep olurdu. Tam da İslam düşmanlarının istediği gibi, değil mi?

Dolayısıyla o dönemde dini konularda ittifak etmiş Ehl-i Sünnet İmamlarının izinden gitmek her Müslüman’ın izleyeceği yol olmalıdır. Hz. Muhammed, “Ümmetim yanlış bir iş üzerinde, söz birliği yapmaz!” buyurmaktadır. İmam-ı Azam Ebu Hanife de o devrin ve sonraki dönemlerin büyük alimleri tarafından saygıyla anılmış, onaylanmış ve içtihatlarının izinden gidilmiş bir alimdir. Ehl-i Sünnet Müçtehitleri arasındaki görüş farklılıkları veya tezatlıklar, kişiyi dinden çıkarmaz veya ibadetini geçersiz saymaz. Nitekim bu farklılıklar sadece görüş açılarının farklı olmasından kaynaklanmakta ve kimi zaman her görüşün de haklılık payı bulunmaktadır. Birbirinden farklı gibi görünen teferruatların her biri incelendiğinde, değinilen hususların dayanaklarının hak olduğu görülmektedir.

Bir örnek vermek gerekirse, abdest alırken başı meshetme konusunda bütün imamlar ittifak etmişlerdir. Nitekim Maide Suresi 6. ayette namaz için abdest almayı emretmekte ve abdestin farzları belirtilmektedir. Ancak meshin nasıl yapılacağı konusunda müçtehitlerimiz farklı görüşlerde bulunmuşlardır. Bunun nedeni de ayette geçen “Vemsehû bi-ruûsikum” (Başınızı meshedin) ifadesinin farklı yorumlanmasından kaynaklanmaktadır. Arapça’da çeşitli sözcüklerin başında kullanılan “bi-” harfi, bazen “güzelleştirmek”, bazen “biraz” anlamını vermekte, bazen de “bitiştirmek” manasında kullanılmaktadır. Mezhep imamları bu ifadeyi anladıkları şekilde yorumladıkları için farklı uygulama çıkmıştır.

İmam-ı Ebu Hanife, “bi” ifadesini “biraz” manasında ele almış ve başın bir kısmının meshedilmesinin yeterli olacağı konusunda içtihat etmiştir. İmam-ı Şafii, “bi” harfini “bitiştirmek” anlamında ele almış ve elin başa değmesinin yeterli olacağını belirtmiştir. İmam-ı Malik ise ayetteki “bi” harifinin “güzelleştirmek” anlamında kullanıldığına inanmış ve dolayısıyla başın tamamının mesh edilmesi gerektiğine içtihat etmiştir.

Ancak bu sadece bir teferruat olduğu için bunu bir ayrılık noktası gibi göstermek yanlış olur. Nitekim burada görüldüğü gibi her İmam’ın içtihadında haklılık payı vardır. Teferruatta ayrılık gibi görünen bu hükümlerin, geçerli dayanaklarının olduğu görülmektedir. Bu durumda teferruattaki farklılıkları bir ayrılıkmış gibi gösteren zatların iddiası ise geçersiz kalmaktadır.

Diğer bir örnek, Hz. Muhammed, namaz kılarken mübarek alnına taş batar ve alnı kanar. Hz. Ayşe, taşı Resulullah’ın alnından alarak yere atar. Hz. Muhammed, yeniden abdest alarak namazlarını kılar. Hanefi Mezhebi İmamı, İmam-ı Azam Ebu Hanife ile Şafii Mezhebi İmamı Şafii hazretleri abdesti bozan meseleleri ele alırken bu meseleyi farklı şekillerde değerlendirmişlerdir. İmam-ı Azam, “Resulullah, alnına batan taş kan çıkardığı için abdest almıştır” hükmüne varırken; İmam-ı Şafii ise abdestin bozulmasını Hz. Ayşe’nin Resulullah’ın alnına dokunmasına bağlamıştır. Hanefi mezhebinde az bir kan abdesti bozan sebeplerden biri olurken, Şafii mezhebinde kadının dokunması abdesti bozan sebeplerden biri olarak görülmüştür. Bu örnekte olduğu gibi her iki hüküm de haklı bir gerekçeye bağlıdır. Bu gibi belirsiz durumlarda içtihat farklılıklarının olması gayet doğaldır. Bunun gibi ayrıntıdaki farklılıklar, Müslümanlar arasında kesinlikle bir ayrımcılık sebebi olarak görülmemelidir.

İslam Büyüklerinden İmam-ı Rabbani Mektubat kitabında müçtehitlere hata ihtimalleri bile olsa uymanın caiz ve hatta vacib olduğunu belirtiyor:

“Müctehidlere uyanlara, onların mezhebinde bulunanlara da, hatâlı işlerde sevâb verilir. Evliyânın yanlış keşflerine uyanlara, sevâb verilmez. Çünkü ilhâm ve keşf, ancak sâhibi için seneddir. Başkalarına sened olamaz. Müctehidlerin sözü ise, mezhebinde bulunan herkes için seneddir. O hâlde, Evliyânın yanlış ilhâmlarına, keşflerine uymak câiz değildir. Müctehidlerin “rahmetullahi aleyhim ecma’în” hatâ ihtimâli olan sözlerine uymak ise câiz ve hattâ vâcibdir.” (Mektubat, 55)

Hak mezhepler arasındaki farklılıklar, İslam dünyasında asla karışıklıklara ve ayrılıklara yol açmamıştır. Dört hak mezhebin imamları da birbirlerine karşı saygıyı eksik etmemişler ve Müslümanların gereksinimleri üzerine içtihatta bulunmuşlardır.

İslam’ın yayılmasıyla birlikte İslam coğrafyası genişlemiş ve farklı milletler İslam’ı kabul etmeye başlamıştır. Bu sırada insanların dini konularda ihtiyaçları artmış ve Eshab-ı Kiram’ın yaşayış şeklini gören Tebiîn ve Tebe-i Tebiîn dönemi müçtehitlerinin ilimlerinden yararlanılmıştır.

Tebiîn dönemiyle birlikte hadislerin ve fıkıh kaidelerinin derlenmesini sağlayan müçtehitlerimiz, insanoğlunun dini konulardaki ihtiyaçlarına cevap vermeye çalışmıştır. Hz. Muhammed, Ashabın anlamadığı noktalarda Kur’an’ı yorumlamış ve dini yaşayış şekliyle Müslümanlara örnek olmuştur; o yaşayış şeklini takip edenlere de Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat diyoruz. Resulullah döneminde yaşamış olan Eshab-ı Kiram, Hz. Muhammed’in dini yaşayış ve ibadet şeklini, sonraki nesillere aktarmıştır. Eshab-ı Kiram’ın rivayetlerini ve yaşayışlarını bize aktaran o dönemin Ehl-i Sünnet Müçtehitlerinden birine uymak en mantıklı seçim olacaktır.

Nitekim dinle ilgili bir konuda tereddüde düşüldüğünde bir müçtehidin içtihadından yararlanmak, Allah’a ve Resulullah’a itaat etmenin göstergesidir.

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin ve sizden olan ulu-l emre itaat edin. Eğer Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah ve Resulüne götürün. Bu daha iyidir ve sonuç bakımından daha güzeldir.” (Nisa 59)

Bu ayette geçen “sizden olan ulu-l emre itaat edin” tabiriyle alimler vurgulanmaktadır. Ayetin devamında yer alan “herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah ve Resulüne götürün” kısmı da kıyasa delildir. Kur’an ve hadislerde hükmü açıkça bildirilmeyen meselelere kıyas ederek hüküm çıkarılması gerekir. Bu da içtihadı gerektirir. Hz. Muhammed’den sonraki dönemlerde içtihadı müçtehitler, yani “ulu’l emr” yapar.
Nitekim Resulullah, Kur’an’da belirtilen farzların nasıl yerine getirileceğini, ayrıntılarıyla yaşamış ve fıkıh kurallarını dini yaşayış şekliyle ortaya koymuştur. Elbetteki Kur’an’da emredildiği üzere Hz. Muhammed’e itaat edip, onun yaşayış şeklini örnek almamız, emredildiği üzere farzdır.

“…Peygamber size neyi verirse, onu alın; neden sizi nehyederse, ondan da sakının…” (Haşr, 7)

İşte ayette de apaçık bir şekilde görüldüğü üzere, her Müslüman’ın Hz. Muhammed’i örnek alması gerekir. Bu noktada Mezhepsizler, Hz. Muhammed’in ve onu örnek alan Eshab-ı Kiram’ın yaşayış şeklini göz ardı edip, sadece ayetlerden yola çıkarak İslam’da ayrılıklara yol açacak cahilane fetvalarda bulunmaktadırlar. Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat çatısı altında yer alan dört hak mezhebin teferruattaki içtihat farklılıklarını, sanki bir ayrılık noktasıymış gibi göstererek Müslümanların zihnini bulandırmaya çalışmaktadırlar.

Tam da bu noktada Mezhepsizler, İslam dünyasını ayrıştırmak ve karıştırmak için tasarlanan entrikaların maşası olarak kullanılmaktadır. Çünkü bu kişiler, her zaman mezhepleri bir ayrılık unsuru gibi yansıtmaya çalışmaktadır. Açıkça görülmektedir ki Mezhepsizler, Müslümanlar’ın kafasını bulandırmak amacıyla “Hz. Muhammed’i ve O’nu örnek alan hak müçtehitleri boş verin, Kur’an’ı kendiniz okuyun, kendiniz yorumlayın ve kendiniz yaşayın” şeklinde insanları yanlış yola sevk etmeye çalışmaktadırlar. Bu noktada her Müslüman’ı, bu gibi tehlikeli kişilerin ayrılıkçı fikirlerine karşı tedbirli olmaya davet ediyorum.

Her Müslüman, dini öğrenirken Ehl-i Sünnet alimlerinin eserlerinden faydalanmalıdır. Nitekim bu husus İmam-ı Rabbani tarafından da vurgulanmıştır:

“Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi inanmak, farzları, sünnetleri yapmak ve harâmlardan, şüphelilerden kaçınmak elbette lâzımdır. Bunları Ehl-i sünnet âlimlerinden ve bunların kitaplarından öğrenmelidir.” (Mektubat, 227)


NOTLAR

Kıyas; Bir şeyi başka şeye benzetmek demektir. Fıkıhta, Kur’an ve Hadisten anlaşılmayan bir şeyin hükmünü, bu şeye benzeyen başka şeyin hükmünden anlamak demektir. Haşr suresinin, (Ey ilim sahipleri itibâr edin) manasındaki 2. âyet-i kerimesi, (Bilmediklerinizi, bildiklerinize kıyas edin) demektir. İtibâr, benzetmek demektir. (Menâr şerhi)

İctihad; Âyet-i kerimelerden ve hadis-i şeriflerden, manaları açıkça anlaşılmayanları, açıkça bildirilen diğer hükümlere kıyas ederek, benzeterek, bunlardan çıkarılan yeni hükümlere ictihad denir. Kıyas, yani ictihad yapabilecek  derin âlimlere “Müctehid” denir. Bu benzetme işine “İctihad” denir. Bir müctehidin ictihad ederek elde ettiği bilgilerin hepsine, o müctehidin “Mezheb”i denir. İctihad, gücü, kuvveti yettiği kadar, zahmet çekerek, uğraşarak çalışmak demektir. İctihadda yanılmak da günah değildir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Âlim, ictihadında hata ederse bir, isabet ederse iki sevap alır.) [Buhari]

DIKKAT: Sitemize ya da yazarlarımıza hakaret veya küfür eden ve yazarlarımızı tehdit eden şahısların IP adresleri ve giriş saatleri sistemimiz tarafından kaydedilmektedir. Avukatımız aracılığıyla bu kişiler hakkında gerekli yasal işlemler başlatılacaktır. Yorum göndermeden önce nezaket kurallarına dikkat ediniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Dikkat! Yorum yazmadan önce aşağıdaki uyarıyı okuyunuz:
5237 S.lı Türk Ceza Kanunu MADDE 125 Hakaret (1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.
(2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur.

Türk Ceza Kanununun yukarıda belirtilen maddelerine göre, sitemiz veya yazarlarımızın onur, şeref ve saygınlığını zedelemeye yönelik mesajlar gönderenler hakkında  gerekli yasal haklarımızı kullanacağımızı önceden bildiririz. Yorum yazarken nezaket kurallarına dikkat ediniz.

“Mezhepsizlere ve Mealcilere Reddiye – 1” üzerine 3 yorum.

  1. Sn hocam islam dinindeki mezhep konularındaki asli konularda fark olmadığı ve ehli sünnet olan mezheplerin üzerinde her hangi bir şüphem yada sorum yok ama zaruret hasıl olmadan neden bir hanifi müslüman şafi mezhebine uyamıyor… veya halimde bana uyan benim için kolaylık gelen konuda her hangi bir sünni imamın iştihatiyla icra yapamıyorum… zaruret isteniyor … sonuçta bütün imamların hükümleri ayet ve peygamberimin sünneti ve hadisi ile içtihat oldu ise seçimimi ben neden yapamıyorum… duruma göre şafi duruma göre maliki duruma göre hambeli duruma göre hanifi olamıyorum burdaki beis nedir saygılar…

    1. Mezheplerin kolaylıklarını seçip keyfi olarak amel yapmak telfik olur buyuruyor ulema. O durumda herkes işin kolayına kaçar ve nefsine kolay geleni yapar nefsine ağır gelenden kaçar.
      Zorluklara katlanmadan insan nasıl olgunlaşacak?. Allah Kuranda zorluklara sabredenleri sevdiğini belirtiyor oysaki. Siz Allahın sevdiği kul olmak istemez misiniz?

  2. Mezhebsiz sapıklar, bazı cahil müslümanları kandırmak için, ehl-i sünnet alimleri arasında sanki büyük bir çatışma varmış gibi yeni uyduruk hikayeler üretiyorlar. Veya o zamanki alimler arasındaki ictihat farklarını abartıp içine bazı yalanlar ve iftiralar katarak hikaye eidyorlar.
    Bunlara : “Sizin bu hikayelere dair kaynaklarınız nedir?” diye sorulduğunda vercekleri sahih hiç bir kaynak yoktur. Bunların kaynakları; o devirlerde yaşamış kendileri gibi sapık mezhepli ve meşrepli kimselerden başkaları değildir. Şimdi herkesin güvendiği ve takdir ettiği bir kimsenin içtihadına mı itimat edil melidir, yoksa hakka ve hakikatlere ters düşmüş muhaliflerin iftira ve yalan dolu yazılarına mı?
    İşte bu mezhebsizlerin kaynakları o zamanın samimi müslümanlar olan ehl-i sünnet alimlerinin bünyelerine kabul etmedikleri yalancı ve iftiracı muhaliflerinin yazdıkları yazlarıdır.
    Bu mezhebsizlere soruyorum:
    “Okuma yazma bilmeyen kimseler kimin tercüme ettiği ve kimin okuyacağı meale göre amel etmelidir? Bu kimseler ne kadar güvenlidir? Cenaze namazını nasıl kılnıcağına dair bir ayet gösteremeyeceğinize göre cenaze namazı kılmak için hangi hadisin ne kadar güvenli kaynaktan geldiğini sıradan müslümanlar nasıl bulabilecek? Her bir mesele için yapılacak araştırmalar saatlleri ve hatta yılları bulacak. Müslümalar o zamana kadar o ibadeti araştırmakla mı geçiştirecek?
    Bunların amacı üzüm yemek değil, İslamı ortadan kaldırmaktır. Bu işin farkında olmayıpta, İslama hizmet yaptığını sanan kandırılmış müslümanlar da vardır. Bu ihanetin bizzat içinde olup kendilerini kamufle eden münafıklar ise işi organize eden münafıklardır. Bu münafıklar islamı dıştan yıkamayacağını anlayınca günümüzde taktik değiştirmiş, bazı alim müsveddelerini satın alarak islamı içten yıkmayı hedeflemişlerdir. Ama; Allahu Teala Saff suresi 8 ayeti kerimede ne buyuruyor, mealen:
    -“Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır.” (Saff/ 8)
    Bu gizli düşmanlar 1400 yıldır bu nuru söndürmeye güçleri yetmedi ve kıyamete kadar da yetemeyecektir. Zira, Allah Ehl-i Sünnete inananlarladır…

Bir cevap yazın