Miraç Nedir?

Yazan: Bekir Abdullah        miraç gecesi mübarek olsun
Mi’râc; Arabça, “arace“(yükseldi) mazi fiilininden türetilmiş, yukarı çıkılan durum, anlamına gelen bir kelimedir.
Rasulullah’ın göklere ve onların ötesindeki alemler cennetlere, kürsi ve arş-ı muazzama ve onunda ötelerine Allah tarafından yükseltilip, nice sırlara ermesidir. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Mi’rac hadisesinden önce de, sonra da, defalarca ruhani mi’rac yapmıştır.
Ruh ve bedenle yapmış olduğu bu miraçta müminlerin de ruhani mirac yapabilmesi için, beş vakit namazı getirmiştir. “Essalâtü mi’râcul mü’minîn” hadis-i şeriflerinde; “Namaz müminin miracıdır”diye buyurmuşlardır. Bir gecede Mekke’den(Mescid-i Haram’dan) Kudüs’e kadar olan olağan üstü gidiş ve dönüş, ayet ile açıkça belirtilmiştir. İsra suresinin ilk âyet-i kerimesinin meali şöyledir:

   -“Kuluna (Muhammed’e) bir gece bazı âyetlerimizi  göstermek için, onu Mescid-i Haram’dan (Mekke’den), çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya (Kudüs’e) götüren Allah, her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir. Her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla gören Odur.” (İsra S. Ayet: 1)

      İsra kelimesi, gece yürümek anlamında kullanılmakta olduğu için, “isra” kelimesi rüyada yükseldi anlamlarında kullanılamaz. Yine aynı surede mealen buyuruluyor ki:
   -“İsra gecesi, sana, o temaşayı (gösterdiğimiz olayları) ve Kur’anda lanetlenen (Zakkum) ağacı da, yalnız insanlara bir fitne yaptık. (Miracı ve zakkum ağacını inkâr ettiler.) Bizim ikazımız, ancak onların taşkınlıklarını artırıyor.” (İsra/ 60)
      Ehl-i Sünnet Alimleri; “Rasulullah’ın, Mekke’den Kudüs’e götürüldüğüne inanmayan kâfir olur. Göklere ve bilinmeyen yerlere götürüldüğüne inanmayan ise sapık, yani bid’at ehl-i olur.” diye bildirmiştir. Bu inkarcılar ancak Allah’ın kudretinin büyüklüğnden şüphe eden münkirlerdir. Allahü teâlânın kudretinden ise, ancak kâfirler şüphe eder.
       Ebu Hureyra ve Ebu Said el-Hudri (radıyallahu anhuma) hazretlerinden nakledildiğine göre, Rasul-i Ekrem mi’rac olayını şu şekilde bildirmiştir:
  – “ Bir gece, yarı uyanık bir halde iken baktım ki Cebrail (a.s.) geldi ve: “ Kalk ya Muhammed, Allahu teala seni davet ediyor.”dedi. Bunu duyunca kalktım ve hemen abdest aldım, Harem dışına çıktım. Burak’a bindim. Burak adımını gözünün görebildiği en son yere atıyordu. Beyt-i Makdise geldim. Cemaatle namaz kılmamız emredildi. Ben İbrahim’in imam olmasını istedim. O:
   -“ Sen imam ol dedi. İmam oldum ve Enbiya ruhlarına iki rekat namaz kıldırdım ve sonra mi’raca çıktım”.
       Enes (r.a.) hazretlerinin rivayetinde Rasul-i Ekrem:
   -“ Cebrail benimle birlikte Sidrei müntehaya kadar geldi. Sidre-i Müntehanın altında dört nehir(Bunlar mecazi ırmaktır. Aslının ne olduğunu Allah bilir.) akıyordu. Bunların ikisi dünyaya ikisi ahirete gidiyordu.  Burada bana ve ümmetime elli vakit namaz farz kılındı. Dönüşte Musa ile karşılaştığımda :
   -“ Ümmetin buna dayanamaz”dedi. Bende birkaç kez geri dönüp azaltılmasını istedim. Nihayet beş vakte kadar indirildi.
       Allahu Teala :
   -“  Kullarıma farzımı yerleştirdim ve artık elli yerine beş vakte indirdim.”buyurdu.
       Rasulullah(s.a.v.) birinci kat gökte Adem, ikincide İsa ve Yahya, üçüncüde Yusuf, dördüncüde İdris, beşincide Harun, altıncıda Musa, yedinci kat gökte ise İbrahim aleyhimüsselam hazretleri ile karşılaştı.
       İbn-i Abbas’ın(r.a.) rivayetine göre; Sidre-i Münteha yedinci kat semanında ötesindedir. Yerden yükselen her şey orada son bulur.
       Rasul-i Ekrem:
-“ Oraya vardığımda bana üç şey verildi. Bunlar namaz, Bakara Suresinin son iki ayeti ve ümmetimin büyük günahlarının affedileceğidir. Bundan sonra cennete gittim.

      Cebrail (a.s.) Allahu tealanın Zâtını takdis ve eksik sıfatlardan tenzih ederek :
“سبّوح قدّوس ربّنا و ربّ الملائكة وارّوح” (Subbuhun Kuddusun Rabbunâ ve Rabbul-Melâiketü ver-Rûh), (Allah, noksan sıfatlardan münezzeh ve kemal sıfatlarla muttasıftır. Bizim, meleklerin ve rûhunda Rabbidir.)buyurur dedi. Rasulullah cennetlerden de öte gidince, kendisine rehberlik ve arkadaşlık eden Cebrail: 

  -“  Artık ben buradan öteye geçemem, geçersem arşın nuru beni yakar. Zaten buradan öteye geçmeye senden başka kimseye izin verilmemiştir.” Arş’tan öte bir alem olmadığı için, Cebrail:

  -“  Orada Rabbine selam söyle”dedi.
       Peygamber efendimiz Allahu Tealayı şöyle sena etti:

  -“  Ettehıyyâtü lillâhi vassalavâtü vattayyibât” (Mali ve bedeni ve lisani tüm ibadetler Allah için yapılır) dedi. Bunun üzerine Allahu Teala, Rasulüne şöyle selam verdi:
– “ Es-selâmü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullâhi ve berakâtüh.” (Ey mertebesi yüce Peygamber; Allah’ın selamı, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun.) buyurdu.
      Alemlere rahmet olarak gönderilen Rasulullah, ilahi rahmetten ümmetininde faydalanmasını istemek üzere Rabbinin selamını aldı:
– “ Esselâmü aleynâ ve alâ ıbâdillâhis-sâlihîn.” ( Selam ve esenlik bizim ve Allah’ın salih kullarının üzerine olsun. )
     Cebrail ve gerisinde duran melekler hep birlikte şehadet getirdiler:
– “ Eşhedu en(L) Lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammedun® Rasûlullâh” (Şahidlik ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur ve yine şahidlik edrim ki, Muhammed Allah’ın kulu ve Rasulüdür.)
İbn-i Mesud’un(r.a.) rivayetine göre, bundan sonra Refref  isminde yeşil bir perde geldi. Onunla Allahu tealaya yaklaştı. Nitekim ayeti kerimede :

 – “ ثُمَّ دَنَا فَتَدَلَّى “ (En-Necm-8) ve: “فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْاَدْنَى” (En-Necm-9). Mealen; “Sonra Cebrail yaklaştı da sarktı.” ve; “Araları iki yay aralığı kadar, belki daha da yakın oldu.”  (En-Necm 8-9 )

Müfessirlerin bu hususta dört kavli vardır. Katade ve Hasan’a göre iki ok atımı mesafedir. Bazı müfessirlere göre ise ok atılan yayın uzunluğu kadar bir mesafedir. Hülasa, doğrusunu Allah bilir.  Bu yakınlığın anlamında ulema ihtilaf etmişlerdir. Bazı ulemaya göre bu yakınlık, Cebrail’le Rasulullah’ın arasındaki mesafedir.
Bu yakınlıklar mecazidir. Bizim bildiğimiz mesafelerle alakalı değildir. Allahu teala Rasulünü kendine yaklaştırmak için yukarı kaldırdğı düşünülmesin. Zira, ayeti kerimede de ifade edildiği gibi,  Allah kuluna şah damarından daha yakındır. Bu yakınlık bilinen mesafe yakınlığı değildir. Bu yakınlığın hakikatı bilinemez ve anlaşılamaz. Ayeti kerimede de belirtildiği gibi; “(Muhammed aleyhisselama) bir gece bazı âyetlerimizi  göstermek için,”cümlesi, Peygamberimize mi’racta, bu dünyaya ait olmayan şeyleri göstermek ve Cemalullah‘ın görülmesi şerefine bu dünyanın layık olmadığını belirtmek içindir…

        Rasulullah Arş’a varınca nalinlerini (ayakkabıları) çıkarmak istedi fakat bir hitab duydu:
    -“ Nalinlerini çıkarma, nalinlerinin altında Arş ve Kürsi şereflensin”dedi. Rasul-i Ekrem bunun üzerine şöyle dedi:
    -“ Ya Rabbi, Musa’ya nalinlerini çıkar demiştin.” Allah:
    – “Musa ile sen bir değilsiniz; Musa Kelimim(konuştuğum), sen ise Habibimsin (en sevdiğim kulumsun)”buyurdu.
          Zehratür-Rıyaz’da anlatıldığına göre, Rasulullah beş çeşit binek ile Allah’a yükseldi. Bunlar, Burak, mi’rac(nurdan asansör), Birinci kat gökten yedinci kat göğe kadar meleklerin kanatları, oradan sidre-i müntehaya kadar, Cebrail’in kanadı, beşinci biniti de Refref adında yeşil bir perdedir. Nitekim ayeti kerimede,
– “Sidreyi bürüyen bürüyordu.” (
En-Necm 16) buyurulmuştur.

          Kaabe Kavseyn’e kadar bununla gitti ve Allah’a yaklaştı.
Allah’ın Elçisi’nin, 5 ayrı binekle yüce alemlere yükselmesi; Allah’a yaklaşmak için değildir. Böyle bir anlayış, Allah’a mekan atfetmeyi çağrıştırır. O binekler, madde alemleri içinde bulunan; yer, gökler, cennetler, kürsi ve arş içinde yol almak içindir. Büyük alim ve veli, İmam-ı Rabbani (kaddesallahu sirrahul-akdes) Hazretleri :
– “Allah, bu alemin ne içindedir, ne dışındadır. İnsan ruhu da mekansız yaratıldığı için ruh, bu bedenin ne içinde, ne dışındadır.”diye ifade ederler.”

***********************************************************************************************************
         İbn-i Abbas (r.a.) ve Kâ’bu’l Ahbar o gece Rasulullah’ın , Allahu tealayı baş gözü ile gördüğünü söylerler.
Hz.Aişe(radıyallahu anha) ise Rasululllah’ın Allahu tealayı kalb gözü ile gördüğünü nakleder. İmam Nevevi de Müslim ve Buhari şerhlerinde : “Benim katımda , Rasul-i Ekrem’in   Allah’ı baş gözü ile gördüğü sabittir” demektedir.

         İbn-i Abbas zamanın en bilginlerindendi. O baş gözü ile gördüğünü iddia etmektedir. Buhari ve Müslim şerhlerinde İmam Nevevi de bu iki rivayeti toplayarak der ki:
– ”  Allahu Teala Rasul-i Ekremden bütün duyuları kaldırarak nurun keyfiyetini gözünden giderdi. Nefsini nurani yaptı. Daha sonra da Allahu tealayı Allah’ın kendi nuru ile ve Rasulullah’ın bütün duyu organları müşahede etti. Yani; Allahu Tealayı Allah’ın nuru ile gördü.
Buradaki ifadeden anlaşılan şudur:
       “Rasulullah (s.a.v.),  Allahu tealayı hem baş gözü ile, hem kalb gözü ile birlikte görmüştür.

Büyük mutasavvıf İmâm-ı Rabbânî miracı şöyle anlatıyor:

“O’nun (s.a.) mirac gecesinde Rabbini görmesi, dünyada değil, âhirette vaki olmuştur. Çünkü O (s.a.), mirac gecesi mekan-zaman dairelerinin dışına çıkınca ve imkân âleminin darlığından kurtulunca ezel ve ebedi bir an olarak buldu, başlangıç ve sonu bir nokta olarak gördü…” (C. I, 283. mektup).

*******************************************************************************************************

 Rasûlullahın mi’râc gecesinde Allahü teâlâyı görmesi dünyâda olmayıp âhırette olduğu bildirilmektedir:

Soru: Ehl-i sünnet âlimleri, sözbirligi ile diyor ki, Allahü teâlâyı dünyâda kimse görmez. Hatta, Ehli sünnet ulemasının çoğuna göre,  Rasulullah mi’rac gecesinde dahi Allahu Tealayı görmedi dediler. Huccet-ül-islâm imâm-ı Gazâlî, (Resûlullahın “aleyhissalâtü vesselâm” mi’râc gecesinde Rabbini görmedigi dahâ dogrudur) demişdir. Sen ise, o Serverin mi’râc gecesinde gördügünü bildiriyorsun. Bunu nasıl kimse görmez. Hattâ, Ehl-i sünnet âlimlerinin çogu, Resûlullah (aleyhi ve alâ âlihissalevâtü vetteslîmât) mi’râc gecesinde Allahü teâlâyı görmediğini) açıklarsın?

Cevâb: O Server “aleyhissalâtü vesselâm” mi’râc gecesinde, Rabbini dünyâda görmedi. Âhıretde gördü. Çünki, O Server “aleyhissalâtü vesselâm” o gece, zemân ve mekân çevresinden dısarı çıkdı. Ezeli ve ebedi bir ân buldu. Baslangıcı ve sonu, bir nokta olarak gördü. Cennete gideceklerin, binlerce sene sonra, Cennete gidislerini ve Cennetde oluslarını o gece gördü. Eshâb-ı kirâm arasında malı en çok olanlardan Abdürrahmân bin Avf, Eshâb-ı kirâmın “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” fakîrlerinden besyüz sene sonra Cennete girecekdir. Onun besyüz sene geçdikden sonra Cennete girdigini gördü. Ona, niçin geç kaldıgını sordu. Iste o makâmdaki görmek, dünyâda görmek degildir. Âhıret görmesi ile görmekdir. Ehl-i sünnet âlimleri, dünyâda görülemez buyurdular. Biz ise, âhıretdeki görmekle gördügünü söylüyoruz. Bu görmegi dünyâda gördü demek de, mecâz olarak denilmisdir. Dünyâdan gidip gördügü ve yine dünyâya geldigi için denilmisdir. Herseyin dogrusunu Allahü teâlâ bilir.

Peygamber efendimiz Mirac’da Allahü teâlâyı gördü
Sual:
Mutezile itikadında olan biri, (Peygamberimizin, Mirac’a gidince Allah’ı gördüğünü söylemek, Allah’a mekân isnat etmek olduğu için küfürdür. Bu bakımdan Mirac diye bir olay yoktur) diyor. Yanlış değil mi?
CEVAP
Evet, kesinlikle yanlıştır. Mekân isnat etmekle ilgisi yoktur. Burada iki sual var: 1- Mirac hak mıdır? 2- Allahü teala ile bir yerde konuşmak ona mekân tayin etmek mi olur?

1- Resulullah efendimiz, Mirac’ta mekânsız, zamansız, cihetsiz, sıfatsız olarak Allahü tealayı gördü. Ehl-i sünnet âlimleri, söz birliğiyle Mirac’ın hak olduğunu bildiriyorlar. Kavl-ül-fasl kitabında deniyor ki: İsra sûresinin ilk âyet-i kerimesinde, Allahü teâlâ, kudret ve azametinden, nice harika olaylardan bazılarını göstermek için, Muhammed aleyhisselamı Mekke’den Kudüs’e götürdüğünü bildiriyor. İsra kelimesi rüya için kullanılmaz. Uyanıkken, gece yürümek mânâsında kullanılır. Yine buyuruldu ki:
(Sana [Mirac’da] gösterdiğimiz temâşâyı insanlar için bir fitne kıldık.) [İsra 60]

Fitne yani imtihan, uyanıkken olur. Peygamber efendimizin anlattığı rüya olsaydı, hiç kimse tuhaf karşılamazdı. Hazret-i Ebu Bekir tasdik edip, yüksek derecelere kavuşmazdı.

Resulullah’ın “sallallahü aleyhi ve sellem” Mekke’den Kudüs’e götürüldüğüne inanmayan kâfir olur. Göklere ve bilinmeyen yerlere götürüldüğüne inanmayan ise sapık olur. (Bahr)

Mekke’den Kudüs’e ancak bir ayda gidip gelinebilir. Kısa bir anda Mekke’den Kudüs’e varıp gelmek ancak Allahü teâlânın kudretiyle olur. Buna inanıp da, daha uzaklara gittiğine inanmamak, Allahü teâlânın kudretinden şüphe etmeyi gerektirir. İşte mezhepsizlerin anlamadığı husus burasıdır. Allahü teâlâ dilerse niçin olmasın? Peygamber efendimiz, (Göklere ve daha uzaklara gidip geldim) buyuruyor. Bunu inkâr etmekteki maksat nedir? Gayrimüslimler, İslamiyet’i yıkmak için böyle konularda yerli maşalarını kullanıyorlar.

2- Zaman ve mekân mefhumu mahlûklar yani insanlar içindir. Yaratan yani Allahü teâlâ için değildir. Zamanları, mekânları her şeyi o yaratmıştır. İnsanlara göre olan “ezel” ile “ebed”i birleştirip Cenneti Cehennemi insanlarla nasıl doldurduğunu Habibine göstermiştir. Şimdi Cehennem boşken, ezel ile ebed birleşince, Resulullah efendimiz, “sallallahü aleyhi ve sellem” Cehenneme girenleri görmüştür. Allahü teâlâyı, Cenneti ve Cehennemi âhirete giderek görmüştür.

Zaman, insanlar içindir
Allahü teâlânın kullarının cennetlik veya cehennemlik olmasını bilmesi de böyledir. (Allah ileride ne olacaksa bilir) demek insanlara anlatmak içindir. Yoksa Allahü teâlâ için zaman diye bir mefhum yok, ilerisi gerisi diye bir şey yok. Gelecek ve geçmiş, insanlar içindir. Allahü teâlâ hepsini bir anda görüyor, biliyor. An kelimesi de Allah için söylenmez, ama başka kelime olmadığı için böyle söyleniyor.

Bid’at ehli bazı kimseler, Peygamber efendimizin bir anda, Cenneti, Cehennemi ve daha birçok yerleri gezip gelmesine akıl erdiremiyorlar. Bir kısmı da hâşâ (Mirac’ı kabul etmek, Allah’a mekân tâyin etmek olur) diyerek Mirac’ı inkâr ediyor. Allahü teâlâ, Musa aleyhisselamla Tur Dağı’nda konuşmuştur. Tur Dağı Allah’ın mekânı mıdır? Elbette değildir. Cennete giren müminler de, Allahü teâlâyı, nasıl olduğu anlaşılmadan görecektir. Cennet de Allahü teâlânın mekânı değildir. Allahü teâlâ mekândan münezzehtir. Nasıl olduğu bilinmeyen bir görmekle göreceklerdir. Nasıl olduğu bilinmeyeni, anlaşılmayanı görmek de, nasıl olduğu anlaşılmayan bir görmek olur.

Cesed beden demektir
Sual:
S. Ebediyye kitabında deniyor ki:
(Ehl-i sünnet vel-cemaat âlimleri buyurdu ki, miracda, ruh ve cesed birlikte olarak, Mekke-i mükerreme’den Kudüs’e ve oradan, yedi kat göke ve sonra Sidre denilen yere ve Sidre’den Kâbe kavseyn makamına, uyanık olarak, gece, bir anda götürülmüş ve getirilmiştir.)
Cesed, ruhsuz bedene denmiyor mu? (Ruh ve cesed birlikte) demek yerine, (Ruh ve beden birlikte) demek gerekmez mi?
CEVAP
Bazı kelimelerin birkaç mânâsı olur. Bu da cümledeki durumuna göre mânâsı değişir. Örnek verelim:

Harç kelimesinin birkaç manası vardır. Mesela maliyede harç demek, vergi demektir. İnşaatta, su, kum karıştırılmış çimento demektir. Ziraatta, gübre karıştırılmış toprak demektir. Mutfakta da harç vardır: Köfte harcı, dolma harcı gibi. Maliyenin harcı, çimento değildir. Ziraattaki harç, vergi değildir. Mutfaktaki köfte harcı da, vergi veya çimento değildir.

Piyasada birçok Osmanlıca sözlük vardır. Hepsinde de cesed için; ten, gövde, vücut, beden, ruhsuz vücut diye yazar. Ruh ve cesed kelimeleri birlikte kullanılınca, ruhsuz yani ölü beden anlaşılmaz. Ölünün cesedi soğuktur denirse, ruhsuz beden olduğu anlaşılır. Cesedin çoğulu ecsaddır. Cesedler, cisimler, tenler, vücutlar demektir. Mesela madde âlemine, âlem-i ecsad denir.

Bir de cümlenin sonunda, (Uyanık olarak, gece, bir anda götürülmüş ve getirilmiştir) deniyor. Uyanık dendiği için de, ölü denmediği, canlı olarak götürüldüğü pek açıktır.

        Bid’at ehl-i sapıklar;
Mirac rüyada oldu diyorlar. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bunun rüya olduğunu söylemiş olsaydı o zamanki müşrikler buna itibarda etmezler, itirazda etmezlerdi. “Rüya değil mi?” deyip geçiştirirlerdi. Halbuki olay uyanıkken olduğu için müşriklerin akılları bunu almadı ve inkar ettiler. Gerçi, Rüyada olan mi’raçlarda haktır ve doğrudur. Ancak meşhur İsra olayı uyanıkken olmuştur. Namaz da o gece beş vakit olarak farz kılındı. 

        İmtihan rüyada olmaz, uyanıkken olur. Peygamber efendimizin anlattığı rüya olsaydı, hiç kimse tuhaf karşılamaz, kâfirler, hep birlikte isyan etmez, Müslüman görünen münafıklar, böyle şey olmaz demezlerdi. Onları Müslüman sananlar da, bunları mürted oldu zannettiler. Onun için bazı kitaplarda, (Mirac olayı, bir çok kişinin mürted olmasına sebep oldu) diye yazar. İnançları sarsan bir olay olmasaydı, Hazret-i Ebu Bekir de, inkâr fırtınası içinde, Resulullahın miracını tasdik etmezdi. Allahü teâlâ, bu tasdikinden dolayı Rasulü Muhammed aleyhisselam vasıtası ile ona Sıddık ismini verdi. Burada sıddık, sözünde ve imanında çok doğru olan demektir. Ebu Bekri Sıddık, Rasulullahın Miracını ilk tasdik edenlerden olduğu için yüksek derecelere kavuştu, Peygamberlerden sonra insanların en üstünü oldu. Allah’a ve Rasulüne iman edip, Onların sözünü tasdik etmek müminlerin alametlerindendir. Bir âyet meali:
(Müminler, “İşittik, itaat ettik [Allah ve Resulünün sözlerini beğendik, kabul ettik]” derler, işte kurtuluşa erenler bunlardır.) [Nur 51]

        İsra suresinin 60. âyet-i kerimesinde bildirilen fitne [imtihan] hâlâ devam ediyor, aklını ölçü alan mutezile kafalı kimseler, böyle bir mucizeye akıl erdiremedikleri için, Miracı bir türlü kabul edemiyorlar. Evet olay çok büyüktür, bir mucizedir, insanların yapması imkansızdır, ama bunu Allahü teâlâ yapıyor. Onun kudretinden hiç şüphe edilir mi?

——————————————————————————————————————————————-

Miraç Gecesini Nasıl Değerlendirmeliyiz..?

Mirac gecesini ibadetle, gündüzünü de oruçla geçirmeli.

Cuma günü tek olarak oruç tutmak, bazı âlimlere göre mekruhtur. Cumartesi günü oruç tutmak ise bütün âlimlere göre mekruh olduğu için, bu mübarek gün cumaya rastladığı zaman, orucu perşembe veya cumartesi ile birlikte tutmak iyi olur. Cumartesi gününe rastlarsa, Cuma ile cumartesi veya cumartesi ile Pazar günü beraber tutmak gerekir.

Bu gece kaza namazı kılmalı, Kur’an-ı kerim okumalı, dua, tevbe etmeli, sadaka vermeli, müslümanları sevindirmeli, bunların sevaplarını ölülere de göndermelidir!

Her zaman doğru iman sahibi olmaya, farzları yapıp haramlardan kaçmaya, tevbe edip farz borçlarını ödemeye çalışmalıdır! Bütün bunları yapmak ise ilimle olur. İlmihal bilgileri en kıymetli ilimdir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Geceleyin bir müddet ilim ile meşgul olmak, bütün gece sabaha kadar ibadet etmekten daha kıymetlidir.) [Ebu Nuaym]

 

        Kâfirlerin telaşı ve soruları

        Bu gidip gelmek, gayet kısa zamanda oldu. Geldiğinde, mübarek yatakları henüz sıcak idi. Gelince, nasıl gidip geldiğini anlattı. Burak’la Mescid-i Aksa’ya gittiğini, oradan gökleri geçerek Cenneti Cehennemi ve daha başka yerleri gezdiğini söyledi. Dönüşte yolda, develi yolcular gördüğünü, bir devenin ürküp yıkıldığını söyledi. (İnşallah çarşamba günü Mekke’ye gelirler) buyurdu. Kâfirler bu olayı işitince inkâr edip, “Akla zıttır, mümkün değildir” dediler. “Bu iş burada bitti, mal, mülk, saltanat verdik, davasından vazgeçiremedik. Ama artık ondan kurtulduk” diye sevinçlerinden oynamaya başladılar. Birkaçı hemen Hazret-i Ebu Bekir’in evine geldi. Çünkü onun akıllı, tecrübeli, hesaplı bir tüccar olduğunu biliyorlardı.

         Kapıya çıkınca hemen sordular:
     -“Ey Ebu Bekir, sen çok kere Kudüs’e gittin geldin, iyi bilirsin. Mekke’den Kudüs’e gidip gelmek ne kadar zaman sürer” dediler. Hazret-i Ebu Bekir, “İyi biliyorum, bir aydan fazla” dedi. Kâfirler bu söze sevindiler. “Akıllı, tecrübeli adamın sözü böyle olur” dediler. Gülerek, alay ederek ve Hazret-i Ebu Bekir’in de kendi kafalarında olduğuna sevinerek, “Senin efendin, Kudüs’e bir gecede gidip geldiğini söylüyor, artık iyice sapıttı” diyerek, Hazret-i Ebu Bekir’e sevgi, saygı ve güven gösterdiler.

        Hazret-i Ebu Bekir, Resulullah efendimizin mübarek adını işitince “Eğer O söyledi ise, inandım. Bir anda gidip gelmiştir. O, gerçek söyler. Ondan yalan sâdır olmaz” diyerek içeri girdi. Kâfirler neye uğradıklarını anlayamadılar. “Vay canına, Muhammed ne yaman büyücü imiş. Ebu Bekir’e sihir yapmış” diyorlardı.

        Hazret-i Ebu Bekir hemen giyinip, Resulullah efendimizin yanına geldi. Büyük kalabalık arasında yüksek sesle, “Ya Resulallah! Miracınız mübarek olsun! Allah’a sonsuz şükürler ederim ki, bizleri, senin gibi büyük Peygambere hizmetçi yapmakla şereflendirdi. Parlayan yüzünü görmekle, kalbleri alan, ruhları çeken tatlı sözlerini işitmekle nimetlendirdi. Ya Resulallah! Senin her sözün doğrudur, inandım. Canım sana feda olsun” dedi.

        Kâfirler bu hâle çok kızdı. Müminlerin kuvvetli imanına, Peygamberin her sözüne hemen inanmalarına, Onun çevresinde pervane gibi toplanmalarına dayanamadılar. Peygamber efendimiz daha önce Kudüs’ü, Mescid-i Aksa’yı görmemişti, bunu kâfirler de bildiği için, Resulullahı mahcup, mağlup etmek için, imtihan etmeye yeltenip dediler ki:
“Sen Kudüs’e gittim diyorsun. Söyle bakalım! Mescidin kaç kapısı, kaç penceresi var?”
Resulullah hepsine cevap verirken, Hazret-i Ebu Bekir, “Öyledir ya Resulallah, aynen öyledir ya Resulallah” derdi. Çünkü Hazret-i Ebu Bekir, tüccardı, Kudüs’ü Mescid-i Aksa’yı iyi biliyordu, çok gidip gelmişti. Kâfirlerin kendileri de oraları çok iyi biliyorlardı. Bu bakımdan kâfirler, “Yanlış söylüyorsun” diyemiyorlar, inat için dahi olsa, Resulullahın cevaplarını inkâr edemiyorlardı.

        Resulullah efendimiz, edebinden, hayasından karşısındakinin yüzüne bile bakmazdı. Mescid-i Aksa’nın kaç penceresi olduğunu bilmiyordu. Daha sonra bu olayı şöyle anlattı:
(Mescid-i Aksa’da etrafıma bakmamıştım. Sorduklarını görmemiştim. Kureyş beni yalanlayınca, o anda Cebrail aleyhisselam, Mescid-i Aksa’yı gözümün önüne getirdi. [Televizyon gibi] görüyor, sayıyordum. Sorularına, hemen cevap veriyordum.) [Buhari]

        Çarşamba günü güneş batarken, Resulullahın bahsettiği kervan Mekke’ye geldi. Kervandakiler, fırtına eser gibi olduğunu, bir devenin yıkıldığını söylediler. Bu hâl müminlerin imanını kuvvetlendirdi. Kâfirlerin düşmanlığını artırdı.

        Kur’an-ı kerim âyetlerinin inmesi, mucizelerin görülmesi müminlerin imanlarını kuvvetlendirdiği gibi, kâfirlerin de düşmanlıklarını artırırdı. İki âyet meali:
(Müminler, Allah anılınca kalbleri ürperen, âyetler okununca, imanları artan [kuvvetlenen] ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir.) [Enfal 2]

(Andolsun ki, sana Rabbinden indirilen âyetler, onların
[kâfirlerin] çoğunun azgınlığını ve küfrünü artırır.) [Maide 64]

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bir Cevap Yazın