Ruh, Nefis Ve Şeytan

Namaz Kılan Genç      Allahu Teala insan oğlunu ruh ve bedenden yaratmıştır. Ruh bu madde alemine ait değildir. O, Allah’ın “Ol” emriyle yaratılmış ve yaratılışı itibari ile Allah’a aşık olmaya uygundur. Ruh bu alemde yalnızdır. Beden elbisesine girince ona bağlılığı artmış, kendisini beden sanmaya başlamıştır. Ruhun bir gözü kudsî ve ulvî aleme bakar, bir gözü ise bu dünya alemine bakar. Kudsî aleme bakan gözünü, kötülükleri arzu eden anlamına gelen nefsi emmarenin dünyevi istek ve arzu günahları kapattığı için, insanın aklını alacak kadar güzel olan melekuti alemin nurlarına ve onunda ötesinde olan, lâhûtî alemin ilahi nurlarına kör kalmıştır.
Allahu Teala kullarını sınav etmek için, nefsi emmare ve şeytanları yaratmıştır. Şeytanları yaratmasaydı bile imtihan sebebi olarak, nefsi emmare yeterdi. Şeytanların da şeytanı nefsi emmaredir. O öyle bir bataklık duygusudurki şeytanlar bile o bataklıktan beslenirler. Bu bataklık kurutulmadıkça oradan sivrisineklerin eksik olmayacağı gibi, şeytanlar da nefsi emmaresi temizlenmemiş kimseleri rahat bırakmayacağı barizdir.
Bu emmare-i nefsin  hayvanlarda bulunmadığını İmam-ı Rabbani (k.s.) hazretleri Mektubat’ta haber vermektedir. Acıkan, susayan ve diğer doğal ihtiyaçları dürtü olarak hissettiren, hayvani nefisten ayrı, başlıbaşına bir kötü duygular kaynağıdır. Bu kötülükleri arzu eden nefsin işi, Allah’ın emirlerine ve yasaklarına muhalefet etmektir. Bir kimsenin helal olan şeyleri ihtiyacı kadar yemesi içmesi ve istek duyması günah da değildir, nefsin istekleri de değildir. Bu nefis ancak, haramları ve helallerin aşırısını ister. Allah’ın emirleri olan farzların yapılmasını asla sevmez. Onun yerine nafile ibadetlerle ruhu, oyalamağa çalışır.

Nefsi emmarenin mizacında, yaratılışında, Allah’ın (c.c.) emir ve yasaklarına muhalefet etmek vardır. Bir insan, Allah’ın dinine inanmadığı  zaman, sadece kendisi dîne muhalefet iken, kişinin kendisi Allah’ın dinine iman ettiği zaman ise, içinde dine karşı iki muhalefet oluşur. Biri sesli, diğeri ise dinmeyen bir istek durumunda olan nefsi emmaredir. Sesli muhalefet şeytanın dürtüsüdür. O bir çakmak gibi çakar, söner. Örnek:
-“Gidipte gelen varmı ki, ibadet ederek kendini her şeyden mahrum ediyorsun?” ya da;
-“Daha yaşın genç hayatını yaşa, ileride dört dörtlük bir kulluk yaparsın” veya;
-“Canım bu dünyada ne kötüler varki, sen onların yanında günahsız sayılırsın” veya;
-“El alemin gittiği yere sende gidersin, hem ne malum, ölümden sonra bir hayat ya yoksa?“gibi benzer cümleleri insanın kalbine atar.
Kişi onun şeytanın sesi olduğunu anlarsa, şeytan hilesinin anlaşıldığını anladığı an, hemen taktik değiştirir. Daha değişik sözlerle kişiyi kandırmaya çalışır. Örnek:
-“Daha yaşımda genç, hayatımı biraz daha yaşasaydım da, ondan sonra ibadete başlasaydım.”  şeklinde, söyleyen senmişsin gibi, iç aleminde gizliden gizliye senin ağzından senin dilinle sözler söyler. Kişi bunların şeytani dürtüler olduğunu sezdiği an, şeytan sürekli taktik değiştirerek kişiyi rahat bırakmaz.. O mel’una itaat edilmediği süreç içinde, vesvesleri zayıflayarak devam edecektir. İnsan, nefsiyle mücadele ederde, kişi kalbini masiva sevgisinden temizlerse, Allahu Telanın lutfu ile ruhun melekûti aleme bakan gözü açılır. O alemin kudsi ışıkları iç derinliğimizde pırıltılar halinde aklımızı sarhoş ederek  ışıldamaya başladımı, imansız nefis imana gelir ve nefis mutmeinne olur, tatmin olur…ve kalbde hakiki iman oluşur. Kendisini rahatsız eden şeytanları, Allah’ın kalbine verdiği nur ile görür.  Bataklık kuruyupta sivri sinekler açıkta kalınca, sivri sineklerin  mekan değiştirmek durumunda kalmaları gibi, şeytanlar da artık, Allahu Tealanın korumasına girmiş bu kimseden uzak durmaları zorunluluktur. Allahın Rasulü (s.a.v.) efendimiz “Şeytan Hattab’ın oğlu Ömer’i (r.a.) gördüğünde yolunu değiştirir.” diye beyan ettiği hadis-i şerifleri bu manayı teyit eder durumdadır.
Mutasavvıflar nefsi terbiye etmede Rasulullah (s.a.v.) efendimizden  iki yol almışlardır. Biri Ruh yolu, diğeri ise riyazat ve mücahede yoludur. Riyazat ve mücahede yolu uzun bir yoldur. Bu yolda başarılı olanlar bu zamanda yok gibidir ama, geçmişte bir hayli kalabalıktı. Bunlar Hasan-ı Basri, Rabiatül Adeviye, İbrahim bin Ethem, Cüneydi Bağdadi ve Abdulkadir Geylani hazretleri gibi büyüklerdir. Günümüzde bu büyüklerin yolunu devam ettirdiklerini iddia eden şeyhlere bakıldığında, bir çoklarının bariz bir yalancı oldukları meydandadır. Bu, Nefis Yolu Terbiyesinde mürid yetiştiren Rehber olan kimselerin, dünyalıklardan, zahiri ve batıni olarak soyutlanmaları gerekirken, bu adamların tam bir debdebe, lüks ve israf içinde yaşamakta olduklarını esefle görürsün. Hemen hepsinin gelirleri haramlarla karışmıştır. Çünkü hizmet adı altında müritlerinden aldıkları aidatlarla, zekat ve öşürlerle sıradan zenginlerin yaşayamadıkları kadar lüks içinde yaşarlar.  Bunları tanımak zor değildir. Riyazat ve mücahede yolunu seçtiğini iddia eden şeyhleri, İbrahim bin Edhem’in zühdü ile, Ruh yolunu seçtiğini söyleyen şeyhleri de, Şah-ı Nakşibend ve İmam-ı Rabbani hz.lerinin sünneti yaşamaları ile ölçerseniz, eğriyi doğrudan ayırmanız zor olmayacaktır.

İkinci yol ise Ruh yoludur. Hazreti Ebu Bekir Sıddık (r.a.) efendimizin Allah’a vuslata erdiği yoldur. İlk zamanlar bu yolun talibleri bir hayli az iken, AbdulHalık Gucdevani (k.s.) açığa çıkan bu yol, Şah-ı Nakşibend Bahaeddin-i Buhari (k.s.) hazretleri ile yaygınlaşıp, İkincibinin Müceddidi İmam-ı Rabbani (k.s.) hazretleri ile zirveye ulaşmıştır. Bu yolda dünyayı hükmen terk edip, başta Ehl-i Sünnet inancını öğrenmek, sonra şeriatı öğrenip ona göre amel etmek, sünnet üzere bir yaşantı  yaşamak vardır.  AbdulHalık Gücdüvani hazretlerinden itibaren bu yolda başarılı olanlar çoktur. Tasavvuf yolunda seyir süluku en kısa ve en kolay yolun bu yol olduğunu bu yolun sadatları(büyükleri) bildirmektedirler.

         Ruhun Allah’a aşık olması mümkün müdür?
Bazı cahil kimseler kuru mantıkla derler ki:”Bir kimse kendi cinsinden olmayan bir varlığa nasıl aşık olabilir?” Bunun cevabı şudur:
Ahmedül Haznevi (k.s.)hazretlerinin halifelerinden Şeyh Seyyid Abdul-Hakim Hüseyni (k.s.)hazretlerine sufileri şu hadis-i şerifin sırrı olan açılımını sorarlar:
-“Efendim, “Hubbil vatan minel iman ” hadis-i şerifini bize açıklarmısınız?”
Abduhakim Hüseyini k.s. hazretleri soruyu şöyle cevaplar:
-“Bu hadisin iki manası vardır. Zahiri manası;” Vatan sevgisi imandandır.”demektir ki, bu herkesce bilinen manadır. İkincisine gelince o malum ola ki Ruhlar, alemi ervahta yartıldıklarında Allah’ın c.c. hitabına mazhar olmuşlardır. O İlahi hitaba ruhlar aşık olmuştur. Ruhlar bu dünyaya geldiğinde o güzelliğin hasreti içinde bir arayışa girerler. O asli vatana kavuşmanın arayışı içine giren bir sufi, (İmam-ı Rabbani hazretlerinin bildirdiğine göre insan ruhunun biri bu aleme diğeri sır alemine bakan iki gözü vardır. Sır alemine(melekut alemine) bakan gözünü dünya sevgileri perdelemiş olduklarından  dini vecibeleri yapmakla birlikte zikir, sohbet ve rabıta-i şerife ile kalbi masivadan(Allah Sevgisinin dışındaki sevgilerden) temizlemekle işe başlanır. Tabi kamil ve mükemmil bir mürşidin rehberliğinde olmalı bütün bunlar.)  sıra ile kalb, ruh, sır, hafi ve eHfa letaiflerinin kemal bulması durumunda, bu latifeler sıra ile alem-i emrdeki (Arş-ı A’lâ’nın Üstü) asıllarına yükselirler. İnsan bedeninde iken, nefse hizmet eden bu ruhun açılımları olan letaifler, asıllarına yükseldikten sonra, nefis tek başına bedende hizmetçisiz olarak kalır ve bunalıma girer. O letaiflerin ayrılık hasretinden öyle yanıp tutuşur ki, bulunduğu bedeni terk ederek hızla yükselir ve beş letaifin en üstü olan eHfanında yukarısına yükselerek, orada kendisini terbiye eden İlahi isimlerden bir ismin nuru ile karşılaşır. Daha önce kafir olan bu nefis, gördüğü o İlahi ismin nurunun güzelliği ve zevki karşısında aklı şaşar ve Rabbine aşık olup müslüman olur. İşte o vakit El-Fecr Suresinin 27. ve 28. ayetlerindeki; “İrciî” hitabına mazhar olur. Ayetlerin meal-i şerifi; “Ey mutmeinne(İman ve sevinç bakımından tatmin) olmuş nefs, dön Rabbine, sen O’ndan razı olarak, Rabbinde senden razı olarak.” 

Şimdi bir kimse bu tasavvuf yolu dışında bir çalışma ile, bu nefsi emmareyi terbiye etmesi ne kadar mümkün olur? İlahi nurun güzelliğini görmemiş, her türlü kötülüğün kaynağı olan bir nefis, insana imanda ve şeriatı yaşamada nasıl yardımcı olabilir?  Midesi sürekli ağrıyan ve bulanan bir kimseye, baklavanın tadını, kebabın lezzetini anlatmakla, nasıl kabul ettirebilirsin? Ruhu ve kalbi, nefsi emmare ile hastalanmış bir kimse, Allah’ın varlığını, peygamberlerini, kıyameti, cennetleri hangi delillerle isbat edip, emmare nefsine bunları inandırabilir? Bu emmare nefise, imanın güzelliğini ve ibadetlerin tadını anlatmak, mide hastasına güzel yiyeceklerin tadını anlatmaktan daha mı basit?

Öyle ise yiyeceklerin tadını algılamada öncelikle midenin tedavisi nasıl gerekli ise, imanı kurtarma hususunda da kalbi arındırarak nefsi hastalıklarından kurtarmak, ondan çok daha önemlidir.  “Ölümün fitnesinden Allah’a sığınırım “diye dua eden Peygamber s.a.v efendimiz, aslında bu dua ile, son nefesteki tehlikelere karşı bizi uyarmaktadır.


Şeytanın Namaz ile İlgili Hilesi!
Kul namaz kılmak isteyince, ona vesvese verir…im.
Henüz vakit var, meşgulsün, isini bitir, sonra kılarsın, derim.
Namazını geciktiremezsem, insan şeytanlarından birini yollarım ve namazını geciktiririm.
Onu da yapamazsam, o kula namazda musallat olurum.
Sağa bak, sola bak,- derim, bakınca da yüzünü okşar, alnından öperim.
Sonra da „namazın bozuldu” diye vesvese verir namazdan çıkarırım.
Sağa sola baktıramazsam, yalnız başına namaz kıldığında yanına giderim.
Çabuk kılmasını emrederim.
Horozun yem yediği gibi çabukca kıldırırım.
Bunu da yaptıramazsam, cemaâtle namaz kılarken, başına bir gem takarım ve başını imamdan önce secde ve rükûya götürürüm ve namazını bozarım.
Bunu da yaptıramazsam, namazda parmaklarını çıkırdatmasını emrederim.
Böylece beni tesbih eder.
Miskinlere, zavallılara giderim, namazı bırakmalarını emrederim.
Namaz size göre değil, siz rızkınıza bakin, işinizde çalısın derim.
Hastalara giderim, hastaya zorluk yoktur, iyi olunca kılarsın derim.
Hattâ, hastayı isyân ettirir, küfre bile sokarım.

İnsanın içinde iradesi olmadan iki kimse konuşur. Biri melek diğeri ise şeytandır. İnsanın kendisi içinden konuşursa ancak iradesiyle konuşur.
İnsanın zihnindeki düşünceler melek ve şeytanın verdiği ve bir de hafızasındaki bilgilerden oluşur. Bir fikrin oluşması ancak insanın iradesiyle seçmesi sonucunda olur.
Nefis ise insanın içinde iradesini zorlayan kötü istek deposudur. Ama asla insana zorla bir isteğini yapmaya muktedir değildir. Tıpkı insanın kötü dostları gibi uzun bir süre yalvarır ama isteği olmayınca vazgeçer. Ramazanda oruç tutarken nefsin bir süre sonra açlığa alışması gibi.

Bizler ancak; şeytanın şerrinden Allah’a sığınmakla kurtulabiliriz.Vesselam.

DIKKAT: Sitemize ya da yazarlarımıza hakaret veya küfür eden ve yazarlarımızı tehdit eden şahısların IP adresleri ve giriş saatleri sistemimiz tarafından kaydedilmektedir. Avukatımız aracılığıyla bu kişiler hakkında gerekli yasal işlemler başlatılacaktır. Yorum göndermeden önce nezaket kurallarına dikkat ediniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Dikkat! Yorum yazmadan önce aşağıdaki uyarıyı okuyunuz:
5237 S.lı Türk Ceza Kanunu MADDE 125 Hakaret (1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.
(2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur.

Türk Ceza Kanununun yukarıda belirtilen maddelerine göre, sitemiz veya yazarlarımızın onur, şeref ve saygınlığını zedelemeye yönelik mesajlar gönderenler hakkında  gerekli yasal haklarımızı kullanacağımızı önceden bildiririz. Yorum yazarken nezaket kurallarına dikkat ediniz.

Bir cevap yazın